Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Ağustos '11

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
357
 

Keyfiyetin Doruğu

Keyfiyetin Doruğu
 

Eğer aykırı bir kişilikseniz, eğer mevcut anayasanın tanımına uymayan bir kimliği kendi şahsiyetinizin bir parçası haline getirmişseniz, o tanımlanan millet formatının ve dinsel kimliğin dışında kendi isteğinizin dışında özellikler taşıyorsanız, o taşıdığınız özellikleri ve aykırı kişiliğinizi ille de ve ısrarla savunuyorsanız vay halinize… İşte o zaman, huzurlu bir yaşama özlem dolu bakışlar fırlatıp, hüzünlere gark olmanın ötesinde acılara bezeli bir yaşamın kapısını aralamış da oluyorsunuz.

İsteseniz de böyle, istemeseniz de böyle.

Mevcut anayasanın çizmiş olduğu sınırların dışında hareket eden hiçbir birey için huzurlu yaşam diye bir şey söz konusu dahi olmuyor. Bir an için geliyor, kendi değerlerinizin savunusunu yaptığınız an, hiç de hak etmediğiniz cezaların muhatabı olup, hayatınızın geriye kalan kısmında bedellerin en ağırını ödeyerek devam ediyorsunuz o yaşama. Acıların en acısını tadarak, insan onurunun en hazin şekli ile ayaklar altına alınmış halini tadarak sürdürüyorsunuz yaşamınızı.

Yıllardır tartışılır durur şu faşizme başucu olmuş darbe anayasamızın içeriği. Despotizmi diz boyu körükleyen, devlet kutsiyetini baş tacı eden, birey haklarını her an “ama” ve “ancak” ifadeleriyle kıskaca bağlayan maddelerden mütevellit, eğer o çizilmiş şekil ve şemaile uymamayı amentü bellemişseniz, “Yok arkadaş, ben demokratım” demişseniz, o duvardan alıp, karşı duvara bir kum torbası gibi vurulan bir birey oluyorsunuz. Ne kadar insancıl olduğunuz kimsenin umurunda değildir. Ne kadar insan sever olduğunuz, ne kadar doğasever olduğunuz hak getire. Her şey devlet ve millet için… Her şey bu iki kavramın kutsallığı için… Her düşünce kalıbı bu iki kavramın kutsiyetine gölge düşürmeyecek biçimdeyse, halimizin neden bu kadar vahim olduğunun da resmidir.

“Anayasanın başlangıç bölümü” deyip geçmemek lazım… Kim bilir kaç kez okumuşumdur o başlangıç bölümünü. Koca bir eğitim hayatımızın en önemli dönemeç noktalarında, beynimizin en ücra köşelerini iğdiş edercesine soktukları o ne demek istediği belirli olan ama insan onur ve haysiyetine ilişkin feci belirsizlikler taşıyan ifadelerde en iyi öğrendiğimiz şey, despotizmin ta kendisi olmuştur. Sadece biat edeceksin… Emir buyurulduğunda sorgulamadan boyun eğecek, emre itaati yerine getireceksin. Makbul vatandaş olmanın temel ayracını da işte tam bu sırada kavramış ve yakalamış oluyorsun. Yok eğer o itaat merkezli söylemlere, “Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan” diye karşılık verirseniz, en bariz örneğini Nazım Hikmet suretinde yakalayıverirsiniz birden bire… “Komünist Nazım Hikmet, halkı isyana teşvik etti” manasından bir nakarat sokuşturuverirler araya, e hadi o zaman kurtar kendini hayat boyu… Devletin şevkatli kollarında akla kendini aklayabilirsen. En nihayetinde yargı erkinin nişanesi türünden, kendisine verilen en hayati görevin devlet kutsiyetine gölge düşürecek her zararlı akımın başını daha tohum halindeyken ezeceksin düsturu olmuştur. Bu hadise üzerine yargı kendisine yüklenilen ve kendisinin hiçbir itirazı dahi olmaksızın vakf eylemiş olduğu bu onur! verici misyonu, onca aydınını kodeslerde çürüterek yerine getirmiştir. Gerisin geri dönüp de arkamıza baktığımızda, her söz ve cümle üzerinden yargının zararlı unsurları teşhis etmesi ve gereken şamarı vurması üzerine memleket öyle bir güllük gülistanlık hale geldi ki, “yemede yanında yat” türünden bir hoyratlık, kendini beğenmişlik ülküsü de yarattı. Vaziyet bu denli açık ve net haldeyken, geçmişe övgü düzüp, ne antiemperyalist mücadelemiz kalmış, ne AB+D taraflarına etmediğimizi bırakmamışız. Buna inanan harbiden çok akil, kendisini akıllı sanan kim bilir kaç vatan evladı vardır. Halen anayasamızın şaşmaz savunucusu ve o anayasanın ilkelerine sıkı sıkıya bağlı olan orduyu antiemperyalist olarak nitelerken, darbeleri ve dönemlerini bu antiemperyalistliğin dışında tutmak harbiden ciddi beceri ve ciddi bir düşün dünyası ister. Oysa darbelerin hiçbir dönemde eksik olmadığı yurdumun verimli toprakları üzerinde cumhuriyet tarihimizin tümünü darbeler üzerinden açıklamaya çalışsak yeridir. Zaten aksini düşünmek çok ama çok safdilli olmayı gerektirir. Zira İstiklâl Mahkemelerinin hemen ardılından başlayan çok partili rejime binaen, aradan geçen kısa bir zaman dilimi sonrasında ordu zılgıtını çekip, seçilmiş başbakanı ve bakanları darağacında sallandırmamış mıydı? Tabi memlekette vaziyet böyleyken, varın siz bir düşünün hele, az buçuk rejim karşıtlığı yapmış olan kimselerin başına nelerin gelebileceğini tasavvur etmeyi.

Ve bir gece…

Mustafa Kemal, Dolmabahçe Sarayında akşam sofrasını kurdurtmuştur ve gecenin ilerleyen saatlerinde kendisine Nazım Hikmet’ten bahsedilir. Ve Mustafa Kemal gecenin yarısı Nazım Hikmet’i yanına çağırtır. Görevli Nazım Hikmet’i evinde bulur ve Nazım Hikmet’in başına talih kuşu konduğundan demler vurur. Ama Nazım Hikmet, Mustafa Kemal’in bu teklifini reddeder. Mustafa Kemal’in huzuruna çıkmayı geri çevirir. Bundan sonrası malumunuzdur… Nazım Hikmet her yazdığı yazı ve şiir sonralarında mahkeme koridorlarını arşınlar. Çekmediği zulüm, işkence kalmaz. Memleketin dört diyarındaki cezaevlerini bir bir dolaşır. Dayısı Ali Fuat Cebesoy bakan olduğu halde, milli mücadelenin önder kadrosunda yer aldığı halde, buna rağmen Nazım Hikmet, zararlı bir unsur olarak bellenmiş, hayatı tümüyle karartılmıştır. Kendisinden hiçbir koşulda ödün vermezken nazım Hikmet, arkadaşları Şevket Süreyya Aydemir, Vala Nurettin gibi isimler rejimin kutsayarak yollarından dönmüşlerdir. Yolundan dönmeyen Nazım Hikmet ise 1930’lardan itibaren yaşamının her dönemini acılar içerisinde geçirmiştir. Ve Mustafa Kemal 1938 yılında ölümüne ramak kaldığı bir dönemde “Bu çocuğa çok çektirdik, bu çocuğu kurtarmak lazım” diyebilmiştir.

Yani demem o ki…

Devletin çatısı olan anayasamızın belirsiz ifadeleri sanki maksatlı olarak ele alınıp, yazılıyor. Ve gün geliyor, o belirsizlikler içerisinde keyfince yorumlamalar yaparak, gücü elinde bulunduranın ekmeğine yağ süren bir metin haline dönüşüyor anayasa. Bu gün Nazım Hikmet suretinde aydınların başına gelenlerin özünde yatan şey bu değil midir? Gücü elinde bulunduranın keyfi yorumları sonrasında bitmek bilmeyen zulümler…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 1512
Toplam yorum
: 3024
Toplam mesaj
: 195
Ort. okunma sayısı
: 1118
Kayıt tarihi
: 07.08.07
 
 

Yazarım... Okurum... Öğrencilik yıllarımda çok yazdım... Kompozisyon derslerinde yazdım... Duvar ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster