Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

31 Aralık '11

 
Kategori
Aşk - Evlilik
Okunma Sayısı
350
 

Kilit (2)

Resmi işlemlerini bitirmiş, sıra kitaplarını toplamaya gelmişti. Bu kez, Şanlıurfa’da görevliyken başına gelen olayın benzerini yaşamak istememiş, işlemlerin tam olarak bitmesini beklemişti. Zaten fazla bir kitabı yoktu. Kitaplarının çoğunu okula getirmemiş, getirdiklerinin bir kısmını daha önce götürmüştü. O nedenle, kitapları kutulara yerleştirmek uzun sürmedi. Odanın boşaldığını görünce, otuz yılı aşan meslek yaşamını sonlandırdığına inandı. Okuldan ayrılmadan önce, son kez, oturduğu ilk odasını ziyaret etmek ve onunla vedalaşmak istedi. Ne de olsa, acı-tatlı üç buçuk yılı orada geçmişti. Hafif bir yorgunluk ve heyecan hissetti. Koltuğa oturdu. Geriye doğru yaslandı ve başını koltuğa bıraktı. Ayaklarını üst üste attı. İlk odasına gidecek gücü kendinde bulamadı. Koltuğa nasıl oturduysa, işte öylece yığılıp kalıverdi. Anılara dalıp gitti.

* * * *

Ders arası mıydı yoksa öğle arası mıydı? Tam hatırlayamıyordu. Kantine çay içmek için inmişti. Çayı aldı. Bu arada bir masada iki öğretim elamanının oturduğunu gördü. Selamlaştı. Her ne kadar yanlarına gitmek istemediyse de ayıp olur düşüncesiyle, yanlarına gidip “Oturabilir miyim?” diye izin istedi ve bir sandalyeye oturdu. Hafiften hafiften başladılar konuşmaya. Bir süre geçtikten sonra, binanın önündeki dardağan ağacından yanık bir kuş sesi geldi. Bu ses, bir Arap bülbülü sesiydi. Arap bülbülleri, diğer kuşlarla birlikte dardağan ağacının dallarına sıkça konar ve dardağan tohumlarını yerlerdi. Yazın sonlarına doğru dardağanın üst dallarına kuşların sıkça konması ve çeşitli sesler çıkararak yuvarlak siyah taneleri yemeleri çok rastlanılan bir durumdu. Bazen ağacın dallarında o kadar çok kuş konardı ki kuş cıvıltıları, sanki kuş kavgasına dönüşür, odasında otururken, pencereden gelen kuş seslerinden rahatsız olurdu.

O gün ağaçtan gelen bülbül sesi, şimdiye kadar duyduğu kuş seslerine, hatta Arap bülbülü sesine hiç benzemiyordu. Evde Arap bülbülü beslemiş ve onların yaşadığı doğal ortamlarında bulunmuş bir kişi olarak böyle bir sesi ilk kez duyuyordu. O güne kadar, böyle bir tınıya hiç rastlamamıştı. Bu ses, şairlerin dizelerinde, aşıkların türkülerinde anlattığı “bülbülün sesi” olmalı, diye düşündü. Sesin güzelliği bir yana, tınısı karşısında etkilenmemek mümkün değildi. O gün, kısa bir süre de olsa duyduğu bu sesin etkisiyle, sanki büyülenmişti. Masadan, derse gitmek için ayrıldığında, şairlere, aşıklara hak vermiş, Arap bülbüllerine başka bir gözle bakmaya başlamıştı. Evet, o küçücük, kara Arap bülbülü, çok güzel, güzel de ne kelime, çok etkiyici ötüyordu. Sesinin etkiyiciliği ile tüylerinin rengi, güzelliği arasında hiçbir bağ yoktu. Dersi, yüksek sesle hiç konuşmadan, Arap bülbülünün sesini dinleyerek bitirdi ve odasına çıktı. Koltuğuna oturdu. Uzunca bir süre daha bülbülün sesini dinledi.

* * * *

Bir işi için bir arkadaşın odasına uğradı bir gün. Odasında başkaları da vardı. Oturmak istemedi. Hemen dönmek istediyse de, arkadaşı ısrar edince oturmak zorunda kaldı. Çay içtiler, küçük sohbetlerde bulundular. Yüzü arkadaşına ve pencereye dönüktü. Yer yer dışarıyı izliyordu. Pencerenin önünde, kısa sürede büyüyüveren, kavak gibi bir ağaç vardı. Ağacın dalları birkaç sene içerisinde metrelerce büyümüş, üçüncü katın penceresini geçmiş, dördüncü katın penceresine yaklaşmıştı. Bu ağacın meyvesi, yenebilecek tohumları yoksa da kuşların konmak için tercih ettikleri bir yerdi. Çünkü burada, öğrenciler gibi rahatsızlık veren herhangi bir nesne bulunmuyordu.

Ortalık yaz -Adana’da güneş olduğu gün hep yaz olur ya- pencereler açıktı. Ağaçta fazla kuş olmamasına rağmen, kuş sesleri açık pencereden odaya kadar ulaşıyordu. Çok kısa süren, çok değişik tınıda bir ses duyuluyor birden. Şefkat ve sevgi dolu… Öten bir bülbülün sesi olmalı bu ses. Sevgiye davet var sanki bu seste. Karmakarışık duygular içerisinde odadan ayrıldı ve sessiz adımlarla, odasına çıkıp kendini koltuğa bırakıverdi.

* * * *

Hemen evden çıkabilirse, ucu ucuna otobüse, dolaysıyla randevuya yetişebilirdi. Tam iç kapının koluna eline attığı sırada, açık bulunan mutfak penceresinden içeriye yayılan bülbül sesini duydu. Allah’ım bu ne güzel, ne içten, ne duygulu, ne etkileyici bir ses! Bülbül ötmüyor da sanki feryat figan ediyor. Kapının yanında kalakaldı. Hemen karar vermeliydi. Ya bülbülün etkileyici sesini dinleyecek ya randevuya zamanında yetişecekti.

Bu etkileyici bülbül seslerini yer yer duymuş ama dış kapıyı açmasıyla birden, yanık bülbül seslerinin yerini “pırrrr” diyen kanat sesleri almıştı. Sonra da o güzelim, o etkileyici, o duygulu, o içten sesler kesilivermişti. Bu sahneleri birkaç kez yaşamış ve ilk saatler dersi olduğuna çok üzülmüştü.

Yine aynı durumla karşı karşıya kalmış ve kendi kendine, “Bu kadar güzel, bu kadar duygulu, bu kadar içten, bu kadar etkileyici nasıl ötülür? Yoksa karşısında gonca gül var da ona mı feryat figan ediyor bu bülbül?” diye söylenmişti. Ne yürüyebiliyor, ne hareket edebiliyor, ne de düşünebiliyordu. Sanki büyülenmişti. Oysa düşünebilmesi ve bir an önce karar verip eyleme geçmesi gerekiyordu. Biliyordu ki, dış kapıyı açtığı anda bülbül hemen uçacak ve senfoni kesilecekti. Açmasa, randevuya geç kalacaktı. Acaba, sessizce kapıyı açsa, senfoninin sürmesini sağlayabilir miydi? Bundan önceleri, sabahleyin kapıyı açtığında birçok kere, senfoninin yerini kanat seslerinin aldığını hatırladı birden.

“Gitme” ile “kalma” arasında çatışma yaşarken, telefon çalmıştı. Çalan, sevgililerin seslerinin bulunduğu kırmızı telefondu. Bu saatte çalan telefon, beklenen haberi vermek için çalan telefon olabilirdi. Telefona doğru yönelirken, tekrar hareket yeteneğini kazanmış, kendini toparlamaya başlamıştı. Titreyerek ahizeyi kaldırmıştı. Gelen, beklenen telefondu. Haber, istenilen şekildeydi. Bugün işyeri öğleye kadar açıktı.                            

 * * * *

O gün pazartesiydi ve saat 17.00’yi geçiyordu. Mesai bitmiş, çalışanların çoğu binayı terk etmişti. Acelesi yoktu çıkmak için. Hem ne yapacaktı bu saatte çıkıp da? Üstelik bu sıcakta… Oysa odası serinlemişti. Serinlemese de sıcaktan bunalmıyordu zaten. Çünkü buradan karşıdaki göle girip suyla, dağa çıkıp orman havasıyla serinliyordu. Bu dönem fazla dersi yoktu. Yarınki dersten ziyade, ufak tefek işlerle oyalanıyordu. Binaya tam sessizliğin çökmeye başladığı sıralardı.

* * * * 

Kapı vuruluyor hafifçe. Selamlıyor ve giriyor içeriye. Büyük hayaller mi gerçekleşiyor yoksa yeni hayaller mi başlıyor, derken iniyorlar göle doğru, ağaçlar arasından. Göl mavi değil daha çok yeşil bugün. Sular çekilmiş. Her gün, sulama ve aşırı buharlaşmadan su seviyesi düştükçe, yeni çizgiler oluşmuş kıyılarda. İnce ve bütün kıyıları boydan boya kaplayan upuzun ak çizgiler. Ve ak çizgilerin altında oluşan düzlükler. Düzlüklerde hiç taş yok. Altın kumlarla dolmuş her yer. Ayakkabılarını çıkarıyorlar hemen. Altın tanecikleri ayaklarının altında. Boydan boya, ağır adımlarla yürüyorlar tüm sahili. Hiç ama hiç konuşmuyorlar. Ayaklarının izlerinden başka hiç iz yok sahilde. Yarım saat kadar yürüdükten sonra, kenarda gördükleri bir metre uzunluğundaki çubuğu alıp duruyorlar. Sağ eliyle, orta kısmına yakın tutuyor çubuğu. O da aynı hizadan tutuyor. Sol eli, onun elinde, sağ eli çubukta. Onunsa, sağ eli kendisinde, sol eli çubukta. Halkalar oluştura oluştura uzunca bir süre dönüyorlar sahilde. Kendisi, o ve çubuk. Bir de yerde parmak izleri, durgun su ve batan güneş. İzlerini kumsalda bırakıp çıkıyorlar geldikleri yerden. Yine hiç konuşmadan.

* * * *

Yine saat 17.00’yi geçiyor. Nerdeyse gelir derken, ayakkabı sesleri duyuluyor koridordan. O kendine özgü ayakkabı sesleri. Yine başlıyor büyük hayaller. İniyorlar aşağılara. Bugün de gölün sularında kalsın izimiz, diyerek biniyorlar kayığa. Karşı karşıya oturuyorlar. Ortada çubuk duruyor. Kürekleri kendisi çekiyor, ona doğru. (Ulaşmak mümkün olmasa da…) Kendilerinden başka kimselerin olmadığı, durgun ve soğuk koylarda. Hem de hiç acele etmeden, bolca dinlenerek, bolca serinleyerek dolaşıyorlar gölü. Bu kez az da olsa konuşuyorlar gözleriyle. (O sesle konuşmayı sevmiyor da.) Yine güneş çekilirken, gölü terk edip yürüyorlar geldikleri yöne doğru.

* * * *

Çok yoğun geçiyor bugün. Aman ne de çabuk bitmiş şu mesai, derken telefon çalıyor ve “Gelebilir miyim?” diyor. “Tabii ki gelebilirsin güzelim. Benden izin alman mı gerekiyor? Bu kapı senin için hep açık. Hem ne zaman kapandı ki?” diyor kendisi. Bugün de farklı serinleyelim, diyorlar ve gölün kenarından yürüyerek dağa tırmanıyorlar. Ayaklarının altında kalıyor koca göl. Mangal, et ve ip var yanlarında. Kurumuş ot ve çöplerle kömürleri tutuşturuyorlar önce. Rüzgar estiği için, havalandırmak istemiyor mangalı. Şişleri kendisi çeviriyor, o sandviç yapıyor. Yemekten sonra, yaşlı bir ağacın güçlü bir dalına, yanlarında getirdikleri ipi bağlayıp atıyorlar. İpin iki tarafını dengeleyip, ortasına sahilde buldukları tahtayı uzatıyorlar. Böylece çift kişilik salıncak kurmuş oluyorlar. Bu tip salıncaklara çiftbeşik derler. İki kişilik olur çiftbeşikler. İşte bunun için iki kişilik salıncaklar çiftbeşik adını alır. Birbirini seven iki kişi biner çiftbeşiğe. Orta yer boş kalır ve kenarlara oturulur. Onlar öyle yapmıyorlar ve orta yeri de dolduruyorlar bir çocukla. Sonra sallanıyorlar göle karşı, rüzgar üflüyor, onlar hızlanıyor. Yine hiç konuşmuyorlar. Sadece kuş sesleri geliyor diğer ağaçlardan. Bir de rüzgarın uğultusu. Yine güneş çekilirken düşüyorlar yollara. Bugün de bitiyor böylece.

* * * *

Bir gün, son dersten sonra üçüncü kata nasıl çıktığını, kapıyı nasıl açtığını, içeri nasıl girdiğini, içeride ne yaptığını, inanın hiç hatırlayamıyordu. Kendine geldiğinde hatırladığı, sağ ayağının yorgunluktan vücudumu taşıyamaz hale geldiğiydi. Bir de sağ küreğinde, kolon kenarının verdiği acıyı hissetti. Ne masa vardı odada ne de oturaklar. Ortalıkta sadece kıvrılmış bir internet kablosu duruyordu. Bir de çekilmek üzere olan güneş görülüyordu pencereden.

* * * *

Onun yanına pek sık gelmediğini, o güne dek dört kez geldiğini, ilk gelişinde sol tarafa oturduğunu, mesleki ve genel konulardan konuştuklarını, konuşmalarının iki saat kadar sürdüğünü ve her ikisi için de doyurucu olduğunu, sohbetten mutlu ayrıldığını, ikinci seferde bir arkadaşla birlikte geldiğini, bir çay içimi kadar oturduklarını ve hal hatır konuşmaları ile günlük konulara şöyle bir değindiklerini, üçüncü seferde elinde bir yazı ile geldiğini ve okumak istediğini, ‘evet’ yanıtını alınca hemen okumaya başladığını ve daha iki üç satır okumadan sesinin tınısının birdenbire değişiverdiğini, yazıda anlatılan psikolojik ortama girdiğini, -okumak da ne kelime- olayları bir kez daha yaşadığını, yazıdan bir dinleyici olarak kendisinin de çok etkilendiğini, nefesini tutarak dinlediğini, yazı bittiğinde ikisinin de bir süre sessiz kaldıklarını, sonra “Bitti mi?” diye sorduğunu, şefkatli bir sesle ‘Evet’ karşılığını alınca, hafif bir sesle, sadece “Çok güzel, teşekkür ederim.” diyebildiğini, yazının hem içeriğinden, hem de seslendirilmesinden çok duygulandığını ve bu olayın etkisinden bir gün kurtulamadığını, bu arada yaşamında ikinci kez büyük bir dalgınlık yaşadığını, dördüncü gelişinde solgun bir yüz ifadesi ile içeri girdiğini, ağır adımlarla yürüdüğünü, iki saatten biraz fazla birlikte oturduklarını, nerdeyse kalkana kadar sandalyede hareketsizce oturduğunu, gözlerinin hep dalıp gittiğini, her zamanki gibi yine aynı konuları ama şefkat dolu bir sesle -tınıyla- konuştuğunu, kendisinin daha çok dinleyici konumunda bulunduğunu, işte ne olduysa bu konuşmadan sonra olduğunu, hatırladı.

* * * *

Yine bir pazartesi -ikinci pazartesi- günü, “Sen bu işe ne diyorsun?” sorusuna, “Bir daha böyle bir şansım olmayabilir.” dediğini, beklenmedik bu cevap karşısında yüreğinin burkulduğunu, dona kaldığını, bir süre hiçbir şey düşünemediğini, “Peki bu saate kadar niye kaldın?” dediğinde ise, “Beni bana bırakmadılar ki.” Dediğini, bir başka gün, “Ya ailene ne diyeceksin?” sorusunu, “Ben, aileme ne diyeceğimi biliyorum, ailem bana güvenir.” diye cevapladığını, iki üç gün sonra da “Ben bir şey demiyorum, ailem bilir.” dediğini, derin bir iç çekme ile yeniden yaşadı.

* * * *

Birden uyanıyor ve ayniyat memurunun odasına doğru koşuyor. “Ben bunları konuşmak için gelmemiştim Ahmet Bey. Siz de anladınız değil mi? Hem gelsem ne olur ki? Bir bahanemiz olmasa nasıl iletişim kuracağız? Allahaısmarladık, demeye ve odanın kilidini teslim etmeye gelmiştim buraya. Özür dilerim, teslim edemeyeceğim henüz. Bir süre daha taşıyacağım bu kilidi. Bu kilit, bir araya getiriyor anılarla bizi.” diyor.

  

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 425
Toplam yorum
: 282
Toplam mesaj
: 98
Ort. okunma sayısı
: 2979
Kayıt tarihi
: 06.12.06
 
 

Gazi Eğitim Fakültesi, Eğitim Bilimleri Bölümü, Eğitim Yönetimi, Teftişi, Planlaması ve Ekonomisi..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster