Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Mayıs '17

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
232
 

Kim demiş, “demokrasi yok” diye bu ülkede!

Kim demiş,  “demokrasi yok”  diye bu ülkede!
 

 
 
“Haram karışmış çok para ile denetimsiz iktidar gücü, insanı yoldan çıkarır.”                                                                                    
 
Feyzullah AKTAN
 
Neler neler oluyor, ne dolaplar dönüyormuş sınırlarda da dünyadan haberim yokmuş benim.
 
Çok ciddiyim, gerçekten çok cahilmişim; özellikle bu konuda. Oysa, Kars’ın Arpaçay ilçesinde görev yaptım 1967’de. Sovyetler Birliği sınırıydı, o zamanlar.
 
Bir yıl sonra Ağrı’da yedek subaydım. Bildiğiniz gibi İran sınırındadır bu ilimiz. Muhabereci olduğum için, az mı gidip geldim, sınır ilçesi Doğubayazıt’a.
 
Askerlikten sonra Keşan’da çalıştım üç yıl. Keşan’ın Edirne’ye bağlı olduğunu söylememe gerek var mı? Bu ilimizin Batı’ya açılan iki sınır kapısı var: Bildiğiniz gibi İpsala’dan Yunanistan’a, Kapıkule’den Bulgaristan’a…
 
Ne Kars’ta, ne Ağrı’da ve ne de Edirne’de öğrenebildim; sınırlarda neler olup bittiğini. Olmamıştı ki hiç, o taraklarda bezim!
 
Yıllar yıllar sonra, Malkara Eski Kaymakamı, İzmir ve Antalya Eski Vali Yardımcısı Turan Eren’in “anı-roman” türünde yazdığı ÜÇ DİLEK adlı eserinden öğrendim; acı gerçekleri.
 
Sözgelişi, “Bir milletvekili kanunsuz iş yapar mı?” diye sorsalar, “Hayır, yapmaz.” dersiniz, değil mi? Doğrusu ya, ben de böyle söylerdim. Bakalım, doğru mu bilirmişiz? Buyurun, test edelim: Turan Eren, eşinin hâkim olarak görev yaptığı Hakkâri’de Kaymakam Vekili olarak atama emrini beklemektedir. Yıl 1975 ve Hakkâri Valisi Derviş Yalım…
 
Kaymakam adayımız Vali Konağı’na gider bir gün. Vali, “Gel Turan, gel. Biraz önce milletvekili falanca beyin düğününden geldim. Adamın dört karısı varken, beşinciyi aldı. Aldığı da 14 yaşında bir köylü kızı. Çocuğun dünyadan haberi yok. Düğünde başta ilk karısı olmak üzere bütün karıları büyük bir memnuiyetle ve heyecanla çalışıyorlardı. Duyduğum kadarı ile başlık parası olarak önemli miktarda para ve çok güzel bir tabanca vermiş. Düğün çok kalabalıktı. Davullu zurnalı, halaylı bir düğün ile bu memleketin milletvekili beşinci karıyı alıyor. Hani Atatürk devrimleri, hani Medenî Kanun?” der.
 
Çok tuhaf bir Vali imiş, bu Derviş Yalım! Sana ne be kardeşim, milletvekilinin beşinci karısından? Adamın parası, pulu, itibarı varmış da beşinci kez evlenmiş! Zorla ve dahi bedava almamış ya kızı. Parasını fazlasıyla ödemiş. Alan memnun, satan memnunsa, kimin ne demeye hakkı var!
 
“Atatürk Devrimleri” mi dedin? Her dereceli okulda su gibi ezberletiliyor çocuklara. Sağ olsunlar, öğretmenlerimiz hakkıyla yapıyorlar görevlerini! Bilmeyeni asla affetmiyorlar.
 
“Medenî Kanun” mu? Onu da hukuk fakültelerinde ezberletiyorlar. Hâkimlerimiz, savcılarımız, avukatlarımız, polis şefleri ve jandarma komutanlarımız iyice bellemeden bu kanunu diploma alamıyorlar.
 
Her il merkezine devleti ve hükümeti temsilen senin gibi bir vali degöndermiş devletimiz. Yetmemiş; savcı, hâkim, emniyet müdürü, jandarma komutanı da… Daha ne yapsın bu devlet, bu hükümet, bu millet?
 
Koskoca bir milletvekili, Atatürk Devrimlerini ve Medenî Kanunu bilmez olur mu? Bilmese, partisi O’nu milletvekili adayı yapar mı? Haydi, yaptı diyelim; bu millet niçin vekil seçsin O’nu?
 
Dört eşi varken, beşinci kez 14 yaşındaki bir kızla evlenmesi yasalara aykırı olsaydı polis, jandarma ve savcı buna engel olmaz mıydı? “Göz göre göre, açık seçik, ayan beyan yasalara aykırı olarak iki suç birden işleniyor; tüm görevliler buna göz yumup görmezden geliyor.” mu demek istedin yoksa? Bu ülkede “demokrasi” diye bir şeyin varlığından haberin yok mu senin!
 
Yok be Sayın Vali, bu olacak şey değil! Milletvekilinden çok, senin bir eksikliğin var; gibi geldi bana!
 
Neyse… Çok uzattık bu konuyu. Keselim artık burada. Yalnız, söz milletvekillerinden açılmışken, bir örnek daha verelim de pekiştirelim: Üç Dilek kitabının yazarı, Elazığ’ın Maden ilçesinde kaymakam vekili iken, bir sabah polis komiseri telefon eder:
 
“Sayın Kaymakamım! Bir vukuatımız var. Dün gece Elazığ Milletvekilimiz Şeyh Ali Rıza Septioğlu ilçemize, Poyraz Mahallesine gelmiş. Kocaman bir teştte, yani teknede yıkanmış. Daha sonra o yıkandığı suyu fincan fincan bütün mahalle içmiş. İhbar ettiler. Ne yapmamızı emredersiniz?” diye sorar.
 
         “İçenlere zorla mı içirmişler?”   “Hayır efendim, herkes kendi isteği ile içmiş.”
 
         Bir zorlama olmadığına göre yapılacak bir şey yoktur; içenlere, “Afiyet olsun” demekten başka. Ülkemizde demokrasi olduğu bu örnekten de belli değil mi?
 
         Yazar bu olayı anlatıp geçmiş. Üzerinde durmamış hiç. İlçenin en büyük mülkî âmiri olarak hiçbir girişimde bulunmamış. Dahası, aradan tam 40 yıl geçtikten sonra bile bu konuda hiçbir yorum yapmamış.
 
         O halde, iş bize düşüyor: Ben O’nun yerinde olsaydım, derhal merkezde ve köylerde çalışan bütün öğretmenleri toplardım. Olayı dile getirip öğretmenlerin öğrencilerini bu konuda düşündürmelerini, bilinçlendirmelerini isterdim.
 
         Sonra müftü, imam ve müezzinlerle bir toplantı yapardım. Onların da görevleri değil mi, halkı aydınlatıp uyarmak? “Cuma günleri hutbelerde bin yıl öncesinin öykülerini tekrar edip duracağınıza, bu konuyu işleyin.” derdim.
 
         Ayrıca doktor, hemşire, ebe ve sağlık memurlarına da görev verirdim. Yalnızca başı, dişi ağrıyanlarla mı ilgilenmek, onların işi?
 
         Bu eleştirimi okursa Üç Dilek’in yazarı, haklı olarak şöyle diyecektir:
 
         “Dışarıdan gazel okuyup eleştirmek çok kolay… Bu satırlarıyla ülke gerçeklerini hiç mi hiç bilmediğini kanıtlamış Hüseyin Erkan. Bir iktidar milletvekiline, hele hele bir “şeyh”e karşı cephe almak, bile bile yenilgiyi kabul etmek demektir. Öyle bir kaymakamı, bir kaymakam vekilini üç gün bile tutmazlar orada. Ve uğruna onca emek harcadığı o koltuğu, rüyasında bile göremez bir daha.”
 
         Doğru söze ne denir? Özür dileyerek geri alıyorum sözlerimi.
 
         Şimdilik bırakıp bu konuyu, hudut kapılarında neler oluyor, ona bakalım bir de:
 
         Bir gün, İran’dan gelen bir otobüste kaçak eşya bulunur. Güvenlik güçleri, bu işi orada alışılmış geleneklere uygun olarak halledeceklerine, nedense, yasal işlem yapıp konuyu adliyeye götürürler. Davaya Turan Bey’in eşi Hâkim Semra Hanım bakacaktır. O sırada Hakkâri’dedir yazarımız. Akşam saatleridir. Kapı vurulur. Turan Bey kapıyı açtığında, elinde koca bir karton kutu bulunan birini görür. “Buyur kardeşim, nedir bu?” diye sorduğunda, “Bunu dün, içinde kaçak eşya yakalanan otobüsün sahibi, Hâkim Semra Hanım’a yolladı.” demesin mi?
 
         Turan Eren anlayışında bir insan, bu zavallı adamı tekme tokat kovmaz da ne yapar!
 
         Kavga gürültünün nedenini soran eşine anlatır gerçeği. Oturup birlikte üzülürler.
 
         O güne kadar işler hep öyle yürümüşse, gönderenin ne suçu var, getirenin ne suçu var!
 
         Acaba o kutunun içinde ne vardı? Ne olursa olsun. Bana ne, size ne!..
 
         Yazarın sözleriyle bitirelim bu konuyu:
 
         “O gece ikimizin de huzuru kaçmıştı. Daha sonra eşimle oturup konuştuğumuzda, meslek hayatımız boyunca bu tür olaylarla karşı karşıya kalabileceğimizi, ama kimsenin bir kuruşuna dahi tenezzül etmeyeceğimizi, bu konuda her ikimizin de son derece duyarlı ve titiz davranması gerektiği konusunda tartışmasız ve tereddütsüz anlaştık.”
 
***
 
                                                 “İKİ SEÇİM ARASI – DEMOKRASİ KARASI”
 
         “Yaş yetmiş, iş bitmiş” sözünü kesin kes çürütenlerden biri de dostum Feyzullah Aktan. Keşan gibi bir taşra ilçesinde 56 yıldır günlük bir gazete çıkaran bu yazar, kaç yaşındadır, dersiniz? Ben diyeyim 89, siz deyin 90… (Kendisi 89 diyor; kimliği 91. Biz ortada karar kılalım haydi!)
 
         Yarım yüzyılı aşkın bir süredir, gazetesinin “Genel Yayın Yönetmenliği”ni yapması yetmezmiş gibi, her gün “Kurt Kapanı” köşesinde özgün bir fıkra da yazıyor; “FAK.” İmzasıyla. Ya birkaç yıl önce yazıp yayımladığı, yüreğim ezilerek okuyup hâlâ unutamadığım “Domuz Dolabı” adlı kitabına ne dersiniz?
 
         Bir ay önce de, “İki Seçim Arası – Demokrasi Karası” adlı eserini yayımladı. Kolay okunan, acı acı güldüren, derin derin düşündüren ilginç fıkralarla dolu bir kitap…
 
         Bu demokrasi denen şey, nasıl bir şeyse neden hiç çiçek açıp meyve vermez de kararıp kalır bizim ülkemizde? Havamızı, suyumuzu, iklimimizi, torağımızı mı beğenmiyor acaba? Budayıp koruyalım derken, canına mı okuyoruz yoksa? İzninizle, son sözü, Feyzullah Aktan’a bırakayım:
 
         “Türkiye’de kamu kurumları, fiyatları 8 milyar lirayı bulan 130 bin araca sahip. Dünyanın en gelişmiş ekonomilerinden Japonya’da 10 bin makam aracı var. Bu sayı Almanya’da 11, Fransa’da ise 9 bin…
 
“SONUÇ: Saltanatlar adaletsizlikten ve açgözlülükten batar. Biri yer, biri bakar; kıyamet ondan kopar!”                                                                          
 
     Hüseyin Erkan
 
                                                                                huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr
 
                                                                                         
 
 
 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 302
Toplam yorum
: 52
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 263
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster