Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Ağustos '11

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
3317
 

Kim kimi yener?.. Toplum mu? Birey mi?

Kim kimi yener?.. Toplum mu? Birey mi?
 

Her şeyden önce birey!.. 

Ve tüm yollar bireyin mutluluğuna çıkar. [ya da çıkmalıdır!] 

Bu iki ilke yadsınamaz. Sağından solundan dolanılarak yok sayılamaz… 

Ancak mesele, işte bu yadsınamaz ilkelerin hayata geçirilmesi noktasında ortaya çıkıyor. 

Toplumculuğun karşıtına bireyciliği oturtarak yaratılan ikilemin gerçek bir temeli yoktur. 

Toplumun çıkarları ile bireyin çıkarlarını karşı karşıya koyanlar ve bu karşıtlığı çözümlenmesi gereken bir demokrasi sorunsalı olarak topluma takdim edenler, bilerek ya da bilmeyerek halkı kandırma noktasındadırlar. 

Toplumsal yarara karşı bireysel çıkarlara öncelik tanıdıklarını ileri sürenlerin bu taleplerine biraz daha yakından bakmak yaratılan bu sanal sorunun çözümü için yeterlidir sanırız. 

Toplumun yararının savulması demek, gerçekte o toplumu oluşturan tek tek bireylerin çıkarlarının korunması anlamına gelir. Peki bu çıkarlar kime karşı korunacaktır?.. 

İşte sorunun püf noktası buradadır. 

Toplumun, yani toplumu oluşturan tüm bireylerin çıkarları [ya da özgürlükleri] bu çıkarları kendi menfaati doğrultusunda gasp eden kişi ve bu kişilerin bu amaçla oluşturdukları örgütlenmelere karşı korunacaktır. 

Bu kişi ve kuruluşlar, sözünü ettiğimiz amaçlarını [toplum içinde kazasız belasız ve hatta kabul görerek] hayata geçirebilmek için bireyciliği bir ideoloji olarak ortaya atarlar. 

Bu anlamda bireycilik toplum içindeki küçük bir azınlığın toplumu karı sürdürdüğü sömürü düzeninin korunmasını sağlayan kültürel bir yapı taşıdır. 

Mesele cilalı söylemler içinde topluma takdim edilir ve hoş bir ambalajla sarmalanır. 

Ancak, birbiri ardına dizilen bu cilalanmış sözcüklere biraz daha yakından baktığımızda sorunun ne ölçüde yanıltıcı bir biçimde tezgâhlandığını görmemiz mümkün olacaktır. 

Mustafa Kemal Paşa 1925 yılında adli yılın açılış töreninde Cumhuriyetin savcılarına karşı şunları söylüyor: 

- Sınırsız bireysel özgürlük ve kişisel çıkar peşinde olanlar, kendi emellerini, çıkarlarını ulusun yüksek çıkarları ve özgürlüğünden üstün tutanlardır. 

Ortada bir pasta vardır. 

O pastayı toplum üretmiştir. 

Adil olan, erdemli olan, bu pastanın ulusun tüm fertleri arasında hakça paylaştırılmasıdır. 

İşte toplumcu düşüncenin özü ve esası budur. 

Pastadan, toplumu oluşturan bireyler eşit pay alacaklardır. 

Toplumun tüm bireylerini karşı safta toplayarak bunların karşısında birkaç seçkin bireyin çıkarlarını öne çıkartmak, gerçekte bireycilik değil, bireyin hak ve hukukunun gasp eden bir zihniyet olarak, zümreciliktir… 

Demokratik siyaset, bir halkın kendi kendisini yönetim biçimidir. Sözünü ettiğimiz bu halkın, toplumun ensesinde yapışmış bir avuç "birey" tarafından türlü çeşitli yol ve yöntemlerle kandırılarak istismar edilmesine izin veren ideolojinin adı çağımızda Neo-Liberalizm olarak adlandırılmaktadır. 

Çağdaş Neo-Liberalizm’in reklâmını yaptığı özgürlük, kimin ve neyin özgürlüğüdür? 

Neo-liberalizm, küçük bir azınlığın toplumun tüm bireylerini “serbestçe” sömürmesi anlamına gelen bir özgürlüğü savunmaktadır. 

Yukarıda sözünü ettiğimiz toplantıda konuşan Gazi Paşa konuşmasını şu sözlerle sürdürüyor: 

- Özgürlüğü ve yasaları bir alet gibi öne sürerek, ulusun en küçük bir yararını bile tehlikeye atmak hakkına hiç kimse sahip değildir. Devlet halinde yaşayan uygar uluslarda, özgürlük ulusun emrindedir; yüksek yararlarının gerektirdiği şekilde genişletilir, sınırlanır ve belirlenir. 

 

Bu gün ülkenin bölünmesi yönünde çalışan ayrılıkçı akımlar da özgürlük adına çalışmalarını sürdürmektedirler. 

Ülkenin bütünlüğü, sınırları, ekonomik bağımsızlığı ve temel esasları, yabancı çıkarlarının ve onların ülke içinde yer alan bir avuç çıkar-ortaklarının keyiflerince kemirip, yutacakları lokmalar değildir. 

Her bireyin olduğu gibi toplumların da kendilerini koruma hakları vardır. Bu hakkın menşei doğadadır. 

Devlet, tek tek bireylerin bir araya gelerek [kendilerini koruma içgüdülerini birleştirerek], kurumlaştırdıkları sosyal bir organizmadır. 

Bir başka deyişle Devlet, bireylerin, kendilerin koruma reflekslerini birleştirmelerinden doğmuş bir "yöntem"den ibarettir... 

Bu öz ve yapıdaki bir birey-organizmasının karşısına “birey”i yerleştirmek ve ortaya suni olarak bir toplum birey karşıtlığı çıkartmak, halkı yanıltmak ve sürdürülmeye çalışılan talan ekonomisi ile istismar siyasetini birbirine yamamaktan öteye bir anlam taşımamaktadır. 

 

farukhaksal@superonline.com 

 

LÜTFEN “TIK”LAYINIZ: 

www.soruyusormak.com 

www.dnm-ler.com 

www.kitlecizgisi.com 

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 911
Toplam yorum
: 360
Toplam mesaj
: 28
Ort. okunma sayısı
: 461
Kayıt tarihi
: 30.01.09
 
 

1942 yılının Şubat ayında Bursa'da (Mehmet Kemalettin'den olma, Emine İffet'ten doğma olarak) dün..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster