Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Kasım '19

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
144
 

Kim Yaptı Bana Bu İyiliği?

Öyle dalmış ki yüzyıllar süren uykusuna,

Uyandırmazsan,

Uyanacak değil.

                               Fazıl Hüsnü Dağlarca

 

                İyilik yapmayı sever misiniz?

                “Evet” dediğinizi duyar gibiyim.

                Aman ne güzel, ne güzel!..

                Pekiyi, yaptığınız iyiliği sık sık anlatır mısınız?

                Özellikle de iyilik yaptığınız kişinin bulunduğu meclislerde?

                Yok, yok. Sormam bile ayıp. Yapmazsınız çünkü böyle bir çiğliği.

                Evet, evet; en hafif bir deyişle bir çiğliktir bu.

                Benim bildiğim ve sevdiğim hiçbir insan, böyle bir densizlik yapmaz. Unutur hemen yaptığı iyiliği. Söz etmez, o iyilikten hiç.

                Unutulmaması gereken yaptığımız iyilik değil, bize yapılan iyiliktir.

                Var mıdır, unutamadığınız, size yapılan bir iyilik?

                Varsa, anlatır mısınız bunu?

                Bana sorarsanız, iyiliğini gördüğüm birçok insan var elbet. Sık sık anlatır ve şükranla yâd ederim; o lütfu benden esirgemeyenleri.

                Daha önce de yazdım birkaçını. Merak edenler için, kısaca anlatayım; benim için en önemli olanlardan birini:

                Antalya’nın Akseki ilçesinin Gödene köyünde, evimizin önündeki bahçenin hemen bitişiğindeydi ilkokul. (Köyün ortasındaki yeni okul yapılmamıştı henüz.) Beş sınıflı okulun tek öğretmeni vardı: Köylümüz, Aksu Köy Enstitüsü mezunu İhsan Özel… Tatlı dilli, yakışıklı, genç…

                Yaşım henüz tutmuyormuş ama ben tutturmuşum, “İlle ben de okula gideceğim.” diye.

                Babam, bu aşırı isteğimi öğretmene söyleyince, “Olur Osman Emmi; gelsin.” deyivermiş.

                Böylece, okullar açıldıktan bir-iki hafta sonra, öğrenci oluvermiştim ben de.

                Beyde paşada yoktu sevincim. Ama uzun sürmedi bu mutluluğum. Neden mi?

                Öğretmen sınıfa giriyor. “Günaydın” dedikten sonra, elindeki defteri açıp başlıyor okumaya.

                Numarası ve adı okunan ayağa kalkıp, “Burdayım” diye bağırıyor. Sözgelişi:

                “Mustafa Dönmez, İbrahim Güngör, Hasan Çetinkaya, Sevim Parlar, İsmail Uzun, Yaşar Ulukaya, Emine Cingöz, Kemal İldeniz, Hadiye Uysal, Mehmet Durna, Gülizar Sarıata, Şerafettin Aksoy, Saim Güngör, Ali Karakoca…”

                Üç sınıf, bir derslikte idik… Benim dışımda herkesin adını, numarasını okuyor; defteri kapatarak çıkıp gidiyordu; 4. ve 5. sınıflardaki abla ve âbilerin bulunduğu odaya. Bir gün, üç gün, beş gün hep böyle…

                Ha bugün okur adımı, ha yarın diye umutla bekliyorum ama değişen bir şey olmuyor. “Demek ki, bu okulda yerim yok benim” deyip gitmiyorum bir daha.

                Bir gün, okul bahçesinde oynarken akranlarımla, öğretmenin adımla bana seslendiğini duymayayım mı? Dönüp bakıyorum: Okulun giriş kapısı önünde beni çağırıyor yanına.

                Oyun arkadaşlarım korkuyla kaçıp giderlerken, ben de öğretmenime koşuyorum sevinçle. Varınca yanına, “Kaç gündür niçin gelmiyorsun sen okula?” diye soruyor.

                “Niçin geleyim ki!”, diyorum; “Siz her sabah herkesin adını, numarasını okuyorsunuz; benim numaramı ve adımı okumuyorsunuz. Demek ki benim numaram ve adım yok o defterde. Gelmem bir daha.”

                “Olmaz olur mu, senin numaran da var o defterde, adın da… Var, var da nasıl unutmuşum ben seni okumayı!”

                “Benim numaram var mı?”

                “Var tabii, var…”

                “Kaç benim numaram?”

                “106…”

                “Her sabah benim numaramı ve adımı da okursanız, gelirim.”

                “Okurum elbet, okurum. Gel haydi şimdi.”

                Artık numarası olan, defterde adı yazılı bir öğrenci olarak öyle bir kıvançla girdim ki o kapıdan içeri…

                Ertesi günü, nasıl bir merak ve heyecanla bekledim, bilemezsiniz.

                Öğretmen sınıfa girip “Günaydın” dedikten sonra, masasına geçip açtı defteri yine. Değişmez bir sıra ile küçükten büyüğe doğru okudu numaraları. Tam defteri kapatmak üzereyken, başını kaldırıp gözlerimin içine bakarak:

                “106; Hüseyin Erkan” demesin mi?

                Sevinçle fırlayıp ayağa, öyle bir bağırdım ki, “Buradayım!” diye… Zafer kazanmıştım çünkü ben o an, zafer!..

                Yıl boyu böyle sürüp gitti bu. Okumayı ve yazmayı öğrendim kısa zamanda ama üç dönemde üç karne aldığı halde herkes, hiçbir karne alamadım ben. Sormaz olur muyum? Sordum, sordum da… Her seferinde, “Unuttum senin karneni Erkan” deyip güzel sözlerle başımı okşayarak avuttu beni hep. (O yıllarda, bir ders yılı içinde üç karne verilirdi, her öğrenciye.)

                Arkadaşlarımın çoğu ikinci sınıfa geçti ama ben karne alamadığım için, ne geçtiğim belli oldu; ne sınıfta kaldığım.

                Dedim ki babama ve soran herkese:

                “Eğer ikinci sınıfa geçmemişsem, adımımı atmam, bir daha bu okula ben.”

                Öğretmenin kulağına gitmiş bu sözüm. Babamı çağırmış bir gün:

                “Çocuk haklı… Bir yıl boyunca kayıtsız geldiği için karne veremedim ben O’na ama sınıfı geçen çocuklardan fazlası var, eksiği yok. Nüfus cüzdanını al gel de kaydedelim; önümüzdeki yıl ikinci sınıftan devam etsin.” demiş.

                Bu müjdeyi verince babam, nasıl mutlu olmuştum o gün, ne siz sorun, ne ben söyleyeyim. Bana yapılmış en büyük iyiliklerden biridir bu.

                Tabii ki, iyilik olsun diye değil, hakkım olduğuna inandığı için böyle yapmıştır; sevgili öğretmenim!

                Evet, evet de yapmayabilirdi de: “Kayıtsız gelmişti okula. Tamam, okuyup yazmayı öğrendi ama yaşı küçüktü. Bir yıl daha okursa birinci sınıfta, gelecekte daha başarılı olur.” Deyip duymazdan gelebilir, önemsemeyebilirdi; benim o sözümü.

                Güzel de ben ne düşünürdüm acaba? Bana haksızlık yaptığına, hakkım olan bir şeyi benden esirgediğine inandığım bir öğretmeni nasıl sevebilirdim?

                Öğretmen sevilmezse dersler de sevilmez, okul da sevilmez, okumak da... Okulu, dersleri, öğretmeni sevmeyen bir öğrencinin başarılı olması mümkün mü?

                1967 Ağustos’unda Ankara-Mamak Muharebe Yedek Subay Okulu’na gitmeden önce, ikinci görev yeri Turgutlu’ya kadar gidip sevgili öğretmenimi evinde ziyaret ederek elini öptüm.

                O, bana yaptığı bu iyilikten söz etmedi kimseye ama ben hep anlattım durdum. Dahası, yazıp yayımlayarak bir örneğini de kendisine ulaştırdım:

                “Ben çoktan unutmuştum onu. Sen nasıl unutmamışsın Erkan? Gazetedeki yazında teşekkür ediyorsun bana. Asıl ben teşekkür ederim sana.” demişti telefonda.

                Kibar bir insandı; sevgili İhsan Özel öğretmenim. Soyadı gibi, özel bir insandı O. Niçin erken bırakıp gitti bu dünyayı, bilmem. Işıklar içinde uyusun. Sevgi, saygı ve minnetle yaşatıyorum; O’nu yüreğimde hep.

                Eğitimci yazar Hürrem Arman, Denizli Millî Eğitim Müdürü’yken, askere gider. İstanbul Yedek Subay Okulu’nda öğrencidir. Okul komutanı çağırır bir gün. Komutanın, adıyla bir öğrenciyi çağırması hiç de olağan bir durum değildir. Bölük komutanı ve tabur komutanı gibi Arman da niçin çağırıldığını bilmez. Bir hayli merasimden sonra odasına girdiğinde, Komutan Sırrı Şener:

                “Sen, Denizli Millî Eğitim Müdürü ve yeni evli imişsin. Her gece evci çıkmak ister misin?” diye sorar.

                “Evet, isterim. Fakat benim böyle bir müracaatım yok komutanım.”

                “Bana seni tanıttılar. Devamlı izin kâğıdını bölük komutanın verir sana.” der.

                Hemen o gün, izin kâğıdı hazırlanıp verilir. Bölükte önce onbaşılığa, sonra çavuşluğa yükseltilir. Üstelik bölüğün depo sorumluluğunu da verirler O’na.

                Bu anısını anlattıktan sonra, şöyle diyor; Hürrem Arman:

                “Okul komutanına beni tanıtanın kim olduğunu birçok soruşturmalarıma rağmen bir türlü öğrenemedim. Bu kişinin forsu, askerliğimin sonuna kadar izledi beni. Her yerde, her durumda özel bir ilgi gördüm; kayrıldım. Kimliğini açıklamadan beni izleyen bu dostun kim olduğunu hâlâ merak ederim.”

                Benden size bir tavsiye: Birisine bir iyilik yaptıysanız, sakın bunu anlatıp durmayın. Bu sizi büyütmez; aksine…

                İlle de konuşmak istiyorsanız, size yapılan iyilikleri anlatın.

                Elinizi tutan mı var?

 

 Hüseyin Erkan

huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr

ETEM SEVİK bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 303
Toplam yorum
: 52
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 268
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster