Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Haziran '18

 
Kategori
Türkiye Ekonomisi
Okunma Sayısı
680
 

Kimler, Finans ve Yatırım Gücünü Kullanarak Motor Üretmemizi ve Sanayileşmemizi Engellemektedir (3)

Kimler, Finans ve Yatırım Gücünü Kullanarak Motor Üretmemizi ve Sanayileşmemizi Engellemektedir (3)
 

Yüksek Teknolojiyi taklit etmek mi, yeniden üretmek mi daha kazançlıdır?


Rusların uçak ve motorunu geliştirdiğini düşünür, öyle biliriz değil mi? Bu doğru değildir. Bu konuda aşağıda kısa bir özet verilerek, Rus İhtilalinin mimarlarından Parvus’un, sanayileşemememizdeki doğru tespitlerine geçilecektir.

Rusların Havacılık sektöründeki atılımı, II. Dünya Savaşı’ndan sonradır. Ruslara en büyük katkıyı, Almanya’dan getirdikleri (aslında kaçırdıkları) teknik elemanlar ve İngiliz Hükümeti sağlamıştır.(1)

“…II. Dünya Savaşı öncesinde ve savaşın ilk yıllarında A.N.Tupolev ve A.Mikoyan gibi önde gelen Sovyet tasarımcıları sık sık Alman havacılık kuruluşlarını ziyaret ediyor, protipleri  ve üretim teknolojilerinin inceliyordu. Bu ziyaretlerin birinde Junkers şirketi gizli Alman projelerini de içeren bir özel bir gezi organize etmişti. Bu özellik Ruslar’ın aklında iyice kalmış olmalı ki savaş sonrasında Junkers’in Bernburg’daki fabrikası hemen sökülmüş, olduğu gibi Rusya’ya taşınmış, 1. No.lu Uçak Fabrikası adı altında Kubishev’de tekrar kurulmuştu. Rus teknisyenlerinden meydana gelen OKB-1 (*) de Junkers’in bu Rusya’daki yeni fabrikasında çalışmalara başlamıştı.

Bununla da yetinmeyen Sovyetler Birliği yöneticileri, 22 ve 23 Ekim 1946’da tarihin en büyük teknolojik göçünü (ve Batı’nın birçok yüzkarasından birini) gerçekleştirdiler. Ekseriyeti Junkers ve BMW şirketlerinden olan yüzlerce Alman bilim adamı, mühendisi, tasarımcısı ve hatta ustabaşısı, tezgah operatörü adam kaçırmayı andıran bir usulle, Stalin’in emri üzerine trenlere doldurulup Sovyetler Birliği’ne nakledildiler…

Rusya’ya gönderilen tasarımcı ve bilim adamlarının arasında BMW roket laboratuvarının başı Dr. Kurt Schenk, Junkers ekibinin lideri durumunda olan Dr. Walter Baade gibi tanınmış ve önde gelen isimler bulunuyordu...

Sovyetler Birliği Almanya’dan yalnız fabrikaları, tezgahları ve teknik elemanları değil, jet motorlarının tasarımlarını ve kendilerini de getirmişlerdi. Junkers Ju-004 ve BMW-003 bunlardan en önemli ikisiydi. Bu iki motor aynen kopyalanarak RD-10 ve RD-20 adını aldılar…

Bu arada motorlar konusunda oldukça büyük sıkıntıda olan Sovyet tasarımcılarının yardımına İngiliz hükümeti yetişti. Sovyetler Birliği’ne elli beş adet Rolls-Royce turbojet motoruna satış izin verildi. Bu motorlardan  25 adedi Rolls-Royce “Nene”, 30 adedi ise “Derwent”ti…

Bu motorlar en hızlı bir şekilde en küçük ayrıntısına kadar kopyalandı; Moskova yakınındaki 45 No.lu Motor Fabrikası’nda 1948 yılından itibaren üretilmeye başlandı. Bu fabrikada 3000 eleman çalışıyor, Alman ve Amerikan malı hassas talaşlı imalat tezgahları kullanılıyordu…

Tanınmış Alman Aerodinamik tasarımcısı Siegfried Gunther Moskova’ya getirtilerek Sovyet tasarımcıları Mikoyan ve Guryevich’in yanına baş tasarımcı olarak verilmiş ve Moskova Nehri kıyısındaki MiG ofisinde çalışmalarına başlamışdı. Çok kısa bir süre içinde, önceki tasarımları ile Rolls-Royce “Nene” motorunu bir araya getirerek zamanının en iyi avcı uçağı olan MiG-15’i yarattı. Daha ileriki yıllarda “MiG” tasarım grubu bu uçağı geliştirerek MiG-17’yi ve daha sonraları dünyanın ilk süpersonik avcı uçağı olan MiG-19’u gerçekleştirdi…”(2)

Bu arada Batı'nın bize parası ile yüksek teknolojik araç satmamasının yanında konu ile ilgili yaklaşımlarına ibretlik bir örnek veriyoruz:

(Osmanlı) Emekli memur maaşının yarısını, “İngiltere hırsızlık yapacak kadar duçar duruma düşmüşse, belki de zar zor kazanılmış bu kuruşlarla kurtulur” yazan bir notu da ekleyerek büyükelçiliğe göndermiştir. (**)

Tarihimizdeki, “ Çok” değil, “Hayati” derecede önemli olan gerçek hikayeyi kesmeden, birinci sınıf kaynaklara dayalı ve Değerli Büyükelçimizin kaleminden aktarıyoruz.

Aşağıda İngilizlerin parasını peşin aldıkları halde teslimden yarım saat evvel el koydukları ve Savaşın kaderini belirleyecek, içerisinde kırk (ahlaksız) oyun olan gasbın hikayesi:

“…İkinci Meşrutiyet’te her siyasi kesimden Osmanlı idarecisi, Devlet-i Aliye’nin muhakkak surette güçlü bir donanmaya sahip olması gerektiğine, aksi takdirde Akdeniz ve Karadeniz’deki en uzun sahillere sahip imparatorluğun güvenliğinin sağlanamayacağına inanıyordu. Jön Türkler de bu inançla Mayıs 1911’de İngiliz firması Armstrong & Vickers’a her biri 23.000 tonluk iki süperdretnot siparişi vermişlerdi. Bu gemilere Sultan Osman I ve Sultan Mehmet Reşad adlarının verilmesi kararlaştırılmıştı...

İngiltere’ye verilen siparişlerin üzerinden daha iki yıl geçmemişken, Balkan Harplerinin dehşetli kayıpları yaşanmış, Osmanlılar Balkan Harbi’ne çok zayıf bir donanmayla girmek zorunda kalmışlardı.

Gemiyi inşa eden İtalyan tersanesi tarafından ilk seferinde kendilerine teklif edildiği halde Osmanlıların parasızlık yüzünden ellerinden kaçırdığı Yunanların meşhur zırhlısı Averof, Doğu Ege Adaları’nın ele geçirilmesinde 1913 tarihli i Mondros deniz muharebelerinde Osmanlı donanması Averof’un üstün atış gücü karşısında pek bir varlık gösterememişti.

Osmanlı zırhlılarının en yenileri dahi ancak 16 mil sürat yapabilirken, Averof 22 mile ulaşabilmekteydi. Osmanlı zırhlılarının topları üç dakikada bir mermi atıyor, Averof un merkezi sistemli modern topları ise dakikada üç mermi atıyordu. (3) Osmanlı suları “bihakkın müdafaa ve muhafaza” edilememiş, Osmanlı donanmasının güçlendirilmesi tam manasıyla bir tutkuya dönüşmüştü...

Donanma Komutanı Amiral Limpus, Yunanlar dretnot sahibi olduğuna göre, Osmanlıların da dretnot edinmelerinin en doğal hakları olduğunu hatırlatmakta, Bahriye Nazırı Cemal Paşa da İngiltere nezdindeki girişimlerinde Osmanlı donanmasının hep İngiltere’yle aynı safta olacağını; Akdeniz’de giderek varlık gösteren İtalya’ya karşı güç dengesinin temininde işlevsel olacağını belirtmekteydi.

İngiltere, zırhlıların bedellerinin peşin ödenmesini istediğinden, millet dişinden tırnağından arttırdığını zırhlıların inşası için açılmış yardım kampanyasına bağışlamaktaydı. Kefen parasını dahi bağışlayan vardı. Halk iyi bir donanmaya sahip olabilmek için elinden geleni yapıyor, Türk hanımları saçlarını kestirerek bedelin ödenmesine katkıda bulunuyorlardı. (4)

Edirne’ye bağlı, günümüzde Yunanistan topraklarında kalan Drama’da çok başarılı bir bağış kampanyası düzenlenmiş, toplanan miktar Drama adı verilen orta-boy bir zırhlının satın alınması için yeterli olmuştu.’

Nitekim zırhlının satın alınması halk arasında sevinçle karşılanmış, donanmaya yapılan yardımlar artarak hızlanmıştır. Osmanlı hükümeti, aslında mali açıdan çok güç bir durumdaydı. Reşadiye zırhlısına ait teçhizata 3 Ocak 1914 tarihinde 135.000 lira ödeneceği için, Maliye Nezareti maaşların ödenmesinin gecikebileceğini duyurmuştu. Bu nedenle halkın yapacağı bağışlar çok daha önem kazanmıştı.

Şimdi artık zamanın en güçlü savaş gemilerinin yakında memlekete gelecek olması, büyük bir ümitle bekleniyordu. Haziran 1914’te bekleyişin yakında sona ereceği, zırhlıların teslim alınmasına çok az vakit kaldığı düşünülüyordu.

Ege Adaları’ndaki işgalini devam ettiren Yunanistan’ın ABD’den Idaho ve Mississipi zırhlılarını satın aldığı haberinin tam da bu umutlu günlerde ulaşması İstanbul’da şok etkisi yaratmıştı. Bu gemiler, kullanılmış da olsalar Osmanlı donanmasındaki tüm gemilerden çok daha güçlüydüler. Böylece, Osmanlıların Yunan donanmasıyla baş edebilmek için güçlü zırhlılara olan ihtiyacı had safhaya çıkmış oluyordu.

Bu durum muvacehesinde, Talat ve Enver Paşalar, artık büyük ölçüde hazır olup bazı ince işleri ile testlerini tamamlamakta olan Sultan Osman I ve Sultan Mehmet Reşad’ın bir an evvel Türkiye’ye getirilmesinin yollarını aramaya başlamışlardı. Bahriye Nazırı Cemal Paşa da hiçbir şekilde vakit geçirmek istememiş, tüm bedelleri ödenmiş olan gemilerin teslimatını çabuklaştırmak amacıyla yola çıkardığı subay ve mürettebattan oluşan binden fazla denizci temmuz sonunda İngiltere’ye varmıştı.

Öte yandan, Osmanlı İmparatorluğu’yla Çarlık Rusyası arasında Karadeniz’de üstünlük tesis etmeye yönelik ezeli rekabet de kuşkusuz ortadan kalkmış değildi. Osmanlı İmparatorluğu’na yönelik yeniden yapılanma programı, çar tarafından 5 Nisan 1914 günü imzalanmıştı.

Buna göre, 21 Şubat tarihli Büyük Konferans’ta öngörüldüğü gibi Kafkas cephesinde yeni demiryolları inşa edilecek, Karadeniz donanması ise yeni ve modern bir filo eklenmesi suretiyle daha da güçlendirilerek, Karadeniz’de stratejik üstünlük kesinkes ele geçirilmiş olacaktı. Tabiatıyla, Rusya bu hedeflere ulaşıncaya kadar Osmanlı donanmasındaki gelişmeleri çok yakından izlemekteydi. (5)

Çarlık, çok daha pahalıya mal etmesine, daha da fazla vakit almasına karşın, donanmasına katılacak zırhlıları yerli sanayii desteklemek amacıyla Rus tersanelerinde inşa ettirmekteydi. Bu nedenle, ilk Rus dretnotu ancak 1915 yılı içinde Karadeniz’e çıkabilecekti. Osmanlılar için İngiltere’de inşa ettirilen dretnotların bir an evvel teslim edilmeleri bu yüzden de bir şart teşkil etmekteydi.

Vakitlice verilmiş sipariş Rusya’nın canını çok sıkmaktaydı. Şimdi, Yunanistan’ın hamlesine cevap vermeye çalışan Osmanlı hükümetinin Şili için inşa edilen bir dretnotu da satın almaya çalıştığına dair St. Petersburg’a ulaşan ve Osmanlıların 1914 sonu itibarıyla Karadeniz’de stratejik üstünlük tesis edebileceğini gösterir duyumlar, morallerin daha da bozulmasına yol açmıştı. Osmanlı donanmasının çarlığın Karadeniz donanmasından güçlü olması, çarlığın İstanbul ve Boğazlar yolunda ilerlemesini durdurabilecek yegâne faktördü.

Kaldı ki, Rusya’nın yeniden yapılanma programında öngörülen demiryollarının tamamlanmamış olması, Kafkas cephelerine asker sevkiyatının ancak Karadeniz üzerinden gerçekleştirilmesini gerekli kılıyordu. Osmanlıların Karadeniz’de üstünlük tesis etmesi bu sevkiyatı da sekteye uğratabilecekti...

Rusya, bu esaslı mülahazalarla İngiltere nezdinde Osmanlılar için inşa edilmekte olan zırhlıların teslim edilmemesi yönündeki girişimlerini sürdürecektir. Öte yandan, konu Rus Bakanlar Konseyi’nde görüşülürken, Deniz Kuvvetleri Bakanı Amiral Grigorovich’in, Doğu Ege Adaları’nın Yunanistan’a geçmesini isteyen İngiltere’nin Osmanlıların elini çok güçlendireceği için zırhlıları Osmanlılara teslim etmek istemeyeceğini ileri sürmesi (6) Benckendorff, 8 ve 21 Mayıs 1914 tarihlerinde yaptığı iki ayrı girişimle İngiltere’nin Osmanlı donanmasını güçlendiriyor olmasından çarlığın duyduğu endişe ve rahatsızlığı Dışişleri nezdinde dile getirerek Osmanlı donanmasının Rusya’nın Karadeniz donanmasından daha süratli büyümesine izin verilemeyeceğini, inşa edilen zırhlıların teslimi halinde Karadeniz’deki üstünlüğün Türkiye’ye geçmiş olacağını vurgulamış ve İngiltere’den zırhlıların teslim edilmemesini istemiştir.

Sazonov da St. Petersburg’da aynı yönde girişimlerde bulunarak 1 Haziran günü kabul ettiği Buchanan’a Osmanlıların içinde bulundukları maddi duruma bakmaksızın üçüncü bir zırhlı için sipariş vermenin peşinde olduklarına dair haberlerin etrafta dolaştığını, İngiltere’nin bu gidişatı durdurmak için herhalde bir şeyler yapması gerekeceğini söylemiştir. Buchanan’ın, Londra’nın özel tersanelere verilen siparişler üzerinde yetkisi olmadığını ileri sürmüş olmasına karşın, neredeyse teslime hazır hale gelmiş Sultan Osman I ve Sultan Mehmet Reşad’ın (Reşadiye) ince işlerinin bu günlerde yavaşlatılmış olması dikkate şayandır.

Daha Aralık 1913’te kaleme aldığı bir notta Sultan Osman ve Reşadiye’nin Osmanlılara değil Yunanistan’a verilmesi gerektiğini ileri sürmüş olan (8) Eyre Crowe, Yunanistan’ın Akdeniz’de önemli bir güç olarak meydana çıkmasının İngiltere’nin lehine olacağına inanmış bir diplomat olarak, Avrupa’da savaşın kopmasıyla birlikte Türkiye’ye daha da sert çıkılmasını istemeye başlamıştı. Tercihinin tamamen Yunanistan yönünde olduğunu ortaya çıkartacak şekilde, İngiltere’nin Yunan deniz üslerini kullanmasını isterken Mısır’la deniz bağlantılarının devam ettirilmesini sağlamak amacıyla Yunan donanmasıyla işbirliği yapılması gerektiğini de öne sürüyordu.(9)

Aslında, bu tam da Crowe’dan beklenilebilecek bir tutumdu. Sibyl Crowe, babası Eyre Crowe’un Yunanlara çok fazla yakınlık hissettiğini. Yunan ve Ermeni azınlıklara zulmettiği için Türklere karşı gittikçe daha fazla düşman kesildiğini nakletmiştir. (10)

Crowe’un Osmanlı İmparatorluğu’nu hiçbir tereddüt göstermeksizin istiskal edebilmiş olması, İngiltere’nin Osmanlıları karşı tarafa itmekle üstlendiği risklerin farkında olduğunu ve bunlara aldırmadığını gösterir. Nitekim bu tarihte istanbul’da İngiliz Askeri Ataşeşi olan Cunliffe-Owen, İngiltere’nin Osmanlı İmparatorluğu’nun karşı safa geçmesi halinde Boğazların kapatılacağını ve bunun Rusya’ya büyük bir darbe vuracağını pekâlâ bildiğini, hatta bu durumda Hindistan’dan getirilecek askerlerin Süveyş yoluyla Avrupa cephelerine sevk edilmesi operasyonunun da tehdit altına sürüklenmiş olacağının farkında olduğunu belirtıniştir. (11)

Eyre Crowe’un birbiri içine geçmiş Yunan muhibliği ve Türk düşmanlığı o derece şiddetlidir ki, 1920-1925 yıllarında Dışişleri Genel Sekreteri olarak en üst düzeyde görev yaptığı, yani Yunanistan’ın İngiltere’nin de kışkırtmalarıyla Batı Anadolu’da fetihlere yönlendirildiği sırada dahi kudretli ve İngiltere’ye dost bir Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’de büyük bir güç olarak peyda olması fikrine bağlı kalmıştır. (12)

Artık Sultan Osman ve Reşadiye’nin I İstanbul’da Bogaz’dan içeri giriş yapmaları ülkenin her köşesinde dört gözle beklenen bir haberdir. Amiral Limpus dahi 27 Temmuz günü İstanbul’dan Osmanlı Donanması’na ait gemilerle yeni zırhlıları karşılamak üzere Çanakkale’ye doğru yola çıkmış; hatta Alman yanlısı olmakla itham edilen Jön Türk hükümeti, zırhhların gelişi vesilesiyle, hem de Avrupa büyük buhranın en tehlikeli dönemecinden geçmekte olduğu, her hareketin bir işaret olarak algılandığı bir zamanda, İngiliz-Osmanlı dostluğu onuruna İstanbul’da bir donanma haftası düzenlemiştir.(13)

Ayrıca, hiçbir şekilde güvenilir olmadığını birkaç gün içinde ortaya koyacak bu ülkeye yeni bir dretnot siparişi de verilmiş, Fatih adı verilen dretnot, 11 Haziran 1914 günü Armstrong & Vickers’ın Barrow’daki tersanesinde kızağa konmuştur.

İngiliz Deniz Kuvvetleri Bakanı Winston Churchill, Avrupa’nın uçurumun en kenarında dolaştığı, fakat Birinci Dünya Savaşı’nın henüz patlamadığı, İngiltere’nin de savaşa taraf olmadığı bir tarihte, 28 Temmuz günü verdiği bir talimatla, yapımı tamamlanmış olan Sultan Osman ve Reşadiye’yi teslim almak üzere İngiltere’de bulunan 1.300 Türk denizcisinin zırhlılara çıkmasının ve gemilere Osmanlı bayrağı çekilmesinin engellenmesi talimatını vermiştir.

Sancak çekme töreninin yapılmasına sadece yarım saat kala verilen bu emrin sonucunda, Osmanlı subaylarının protestolarına karşın İngiliz deniz piyadeleri güvertelere çıkmış, kaptan köşklerine el koymuşlardır. (14)

İngiliz hükümeti de Churchill’in Osmanlılar için inşa edilmiş iki zırhlının İngiliz donanmasına katılması yolundaki görüşünü hiç duraksama göstermeksizin benimseyecek, 31 Temmuz günü, yani Osmanlı İmparatorluğu’yla Almanya arasında ittifak anlaşmasının imzalanmasından iki gün önce, tüm bedelleri ödenerek büyük fedakârlıklarla Osmanlılar için satın alınmış olan zırhlılara el koyma kararı alınacaktır Böylece, Sultan Osman bir çırpıda HMS Agincourt, Sultan Mehmet Reşat ise HMS Erin olup çıkar.

Catherwood, ilginç bir ayrıntı olarak, İngiliz donanmasını kabinenin onayını almaksızın seferber eden genç ve muhteris Churchill’in Osmanlı zırhlılarına el koyulması kararını da kabineye haber vermeksizin kendi başına aldığına işaret etmektedir.

Catherwood, bu el koyma kararının Osmanlı İmparatorluğu’nun savaşa Almanya safında katılmasında nasıl etkili olmuş olduğunun o sıra her tarafta sürüp giden entrikaların yarattığı toz bulutunda gözden kaybolduğunu belirtir. (15)

İngiltere, bizzat kendi politikalarıyla Osmanlı İmparatorluğu’nu itilaf Bloku’ndan ne zamandır bilinçli bir şekilde uzaklaştırmaktaydı. Fakat liberal emperyalist anlatıyı oluşturan iddiaların aksine, el koyma kararı alındığında, mantık ve realpolitik şartlar ne kadar Almanya tarafını işaret etse de Osmanlıların hangi safta savaşa gireceği belli, bilinen bir şey katiyen değildi. Bilakis, Jön Türk hükümeti, Almanya’yla temas halinde de olsa, hâlâ Çarlık Rusyası’yla karşı karşıya gelmemenin yollarını arıyor, nasıl olup da İtilaf tarafında kalınabileceğini araştırıyordu.

İngiltere, Sultan Osman I ve Reşadiye’ye el koymakla, Osmanlıların yandaşlığını da her iki tarafı tatmin edebilecek bir ilişki ihtimalini de ateşin ortasına atmış; küçük ve hakir gördüğü ve gelecek sahibi olmadığına inandığı Osmanlı İmparatorluğu hakkında Temmuz-Ekim 1914’te ardı ardına yapacağı büyük hesap hataların zincirini harekete geçirmiştir.

…Osmanlı İmparatorluğu iki ay sonra muharip taraf haline gelince para meselesi tamamen ortadan kalkacak, İngiltere zırhlıları bedelsiz edinmiş olacaktır Zırhlıların parasının geri alınması çabaları Lozan’da da sonuç vermemiştir.

Antlaşma’nın 58. Maddesi. “Türkiye, Hükûmet-i Osmaniye tarafından İngiltere’ye sipariş olunup, Britanya hükümeti tarafından 1914 tarihinde vaziyet edilmiş olan harp sefineleri için tediye kılınmış bulunan mebaliğin iadesini ne Britanya hükümetinden ne de tebaalarından talep etmemeyi ve bundan dolayı her türlü metalibinden (hakkını talep etme) feragat eder” şeklindedir Anlaşmanın Fransızca metni, “vaziyet etme” için réquisition (fiili el koyma) tanımlamasını kullanmıştır.

İngiltere’nin zırhlılara el koyma kararının, savaşın herhangi bir noktasında değişebilecek, tersine çevrilebilecek bir siyasetin ürünü olmadığı, İngiltere açısından bir siyasi atlama teşkil etmediği, aksine bilinçli bir tercihin ürünü olduğu çok iyi anlaşılmak durumundadır.

İngiltere Sultan Osman ve Reşadiye’ye el koyduğu an, Osmanlılarla birlikte yapacağı bir şey olmadığını da tüm dünyaya ilan etmiş oluyor; Osmanlılar üzerinde olabilecek şanslarını yitirme noktasına gelmekten sıkıntı duymadığını ortaya koyuyordu.

İngiltere’nin hangi noktada ve nasıl bir atmosferde zırhlılara el koyduğunu daha iyi görebilmek için ilerde Malta sürgünleri arasında da yer alacak olan Fazıl Berki Bey’in, haberin ulaşmasından önce Meclis-i Mebusan oturumunda dile getirdiği şu ifadelere de göz atılabilir:

Girit’i vermeyiz diye o kadar bağırdık, o kadar protestolar, mitingler yaptık. Taşradan Merkezî hükümeti o kadar aldattık, malımızı, canımızı her şeyimizi feda ederiz dedik, fakat sonra o Girit nereye gitti? Üç Padişah zamanında 180,000 İslâm şehidi verilerek, 25-26 sene uğraşılarak zapt edilen zavallı Girit ne oldu? Halbuki vaktiyle çok söylendi, çok feryat edildi ki Girit, protesto ile miting yapmakla korunamaz. Ancak deniz gücüyle, mükemmel bir donanma ile korunabilir. Bu sözler maalesef lâyık olduğu derecede etkisini yapmadı ve bir Averof a karşı mükemmel bir zırhlı dretnot alınamadı. Bundan dolayı da bu kadar facia başımıza geldi ve bugün de hâlâ alaylar altında eziliyoruz. (16)

Fazıl Berki Bey’in Osmanlıların halet-i ruhiyesini ortaya koyan bu kanaati herkesçe paylaşılıyordu. Üstelik İngiltere, son taksit de eline geçtikten hemen sonra tebligatı yapmıştır ki, bu da çok açık bir kötü niyet göstergesinden başka bir şey olarak görülemez.

Zırhlılara el konulması talimatı, Armstrong Şirketi’ne 1 Ağustos sabahı ulaştığı halde şirket bunu gizli tutmuş, 700.000 liralık son taksitin aynı gün Osmanlı Devleti tarafından yatırıldığını telefonla öğrendikten sonra gemiye el konulduğunu Sultan Osman’ın komutanına tebliğ etmişlerdi. (17)

El koyma ameliyesinin, sancak törenine yarım saat kala gerçekleşmiş olması da son taksitin dahi hesaba geçmesinin beklendiğini gösterir.

Şu halde, ortada olan her yönüyle bir hırsızlıktır.

Sultan Osman I ve Reşadiye için açılan kampanyaya Osmanlı hanımlarının sadece saçlarını değil, yüzüklerini de satarak katkıda bulunmuş oldukları, subayların zaten düzensiz ödenen maaşlarını yatırdıkları çok iyi bilinir. El koyma haberinin duyulmasından sonra İngiliz Büyükelçiliği’ne yağan protestolarda çok büyük bir kızgınlık dile getirilmiştir.

Ama aşırıya kaçan bir lisan yine de kullanılmamış, ağırbaşlı, bazen de çok çarpıcı ifadelerle kalplerin en derin yerlerine işleyen bir acı ifade edilmiştir.

Örneğin, bir emekli memur maaşının yarısını, “İngiltere hırsızlık yapacak kadar duçar duruma düşmüşse, belki de zar zor kazanılmış bu kuruşlarla kurtulur”   yazan bir notu da ekleyerek büyükelçiliğe göndermiştir.(18)

Osmanlılar ihanete uğradıklarını düşünmekte haklıydılar. Çok uzun yıllardır donanmanın gelişmesinde işbirliği yapılan ülke, tüm bedelleri ödenmiş zırhlıları ellerinden alıyor, bir de gemilerin sonsuza dek kendisine geçtiğini kanıtlamak ister bir hırsla, dakikalar geçmeden isimlerini değiştiriyordu. Hatta bununla da kalmıyor, Şili için inşa edilmişken, anılan ülkenin vazgeçmesi sonucu Osmanlılar tarafından satın alınması kararlaştırılıp pazarlığı da yapılmış olan iki torpido destroyerine de el koyuyordu. Bu günlerde, İngiltere’nin, kendi imparatorluk sahasıyla bitişik ya da yol üstündeki büyük Osmanlı coğrafyasını savaş dışı tutması her şeye değebilecekken, bu yönde bir politikanın sahip olması gereken en asgari gereklerini dahi yerine getirmemektedir. (19)

Diğer taraftan, Osmanlı zırhlılarına el konulmasının İngiltere’nin Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla germi verdiği ittifak politikasıyla ilgili yönleri olduğunu da gözden kaçırmamak gerekir. Nitekim savaşın kopmasıyla birlikte paniğe kapılan Venizelos hükümeti de İngiltere’den zırhlıların Türkiye’ye verilmemesini isteyince, (20) bu talep müsait bir zemine düşmüş, zaten Yunanları müttefik olarak görmek için çabalayan İngiltere, askeri stratejik bir bahaneye de kavuşmuştur. St. Petersburg’dan (Rusya-Canmehmet) gelen aynı yöndeki talepler de çerçeveyi tamamlamıştır

Rusya başından itibaren İngiltere’nin Osmanlılar için güçlü ve modern zırhlılar inşa etmesine karşı çıkmıştır Buna da hiç şaşmamak gerekir Netice itibarıyla, Osmanlı donanmasına subay yetiştirecek olan Mühendishane-i Bahr-i Hümayun 1773’te açıldığı ve Baron de Tott önderliğinde Fransa’dan getirilen hocalarla dersler başladığında, Çarlık Rusyası bu okulun da varlığından rahatsız olmuş, Fransa üzerinde baskı kurarak, hocaların geri çağrılmalarını sağlamıştı. (21)

İngiltere, bu defa da Eyre Crowe’un istediği yönde hareket etmiş oluyordu. Öyle ki, tam da Osmanlı zırhlılarına el konulduğu sırada Yunanistan’ın ABD’den satın aldığı yukarıda anılan Idaho ve Mississippi zırhlıları da Pire Limanı’na ulaşmış bulunmaktaydı. İngiltere, Yunanistan’ın Ege’de deniz üstünlüğünü ele geçirmesine böylece müsaade etmiş olmakla, Yunanistan’la Osmanlılar arasında devam eden ve tarafları çatışmanın eşiğine getiren Doğu Ege Adaları’yla ilgili büyük anlaşmazlığa da doğrudan müdahale etmiş olmaktaydı. Zira donanma gemilerinden Turgut Reis, Barbaros Hayreddin, Hamidiye ve Mecidiye Balkan Harplerinde aldıkları yaralar sonucunda tamir ve bakımlarının yapılması için hâlâ İstanbul tersanesinde bulunduğu (22) cihetle, Yunanistan’ın temin ettiği bu son iki zırhlıyla eline geçirdiği deniz üstünlüğü, dolayısıyla yeni saldırganlıklara girişme ihtimali, ancak Sultan Osman I ve Reşadiye’nin Osmanlı donanmasına katılmasıyla dengelenebilirdi. (23)

Bu güçlü zırhlılar İstanbul’a ulaşmış olsaydı, Osmanlılar sadece Ege’de Yunanistan’a karşı parite sağlamış olmakla kalmayacak, aynı zamanda, gittikçe kuvvetlenip heyula gibi önlerine çıkmaya başlayan çarlığa karşı da hayati değerde bir şans ele geçirebilmiş olacaklardı.

İngiltere, bu zırhlılara el koymakla sadece Yunanistan’dan yana çıkmış olmuyor, Osmanlı İmparatorluğu’nun kimsenin elinden alamayacağı nefs-i müdafaa hakkına el koymuş olarak, Osmanlıların beka sorununun çok daha kötü bir noktaya sürüklenmesine de yol açmış oluyordu.

En yalın ifadesiyle söylemek gerekirse, İngiltere Osmanlıların hasımlarından yanadır.

En büyük emperyalist güçten beklenilecek şekilde, kendi siyasi hesap ve çıkarlarının gereğini yerine getirmekte, kendi kollamak istedikleri kimse onların yollarını kolaylaştırmakta, onların tercihlerine arka çıkmaktadır. (24)

-Motor ve Sanayileşmemizden nereye geldik? Elbette tarihimizi neden en az ismimiz kadar çok iyi öğrenmek zorunda olduğumuz noktasına. Çünkü dününü doğru öğrenemeyenlere, hiçbir zaman aydınlık bir yarın olmayacaktır.

-Bunların yanında öğrendiğimiz bir gerçek daha vardır: Tam Bağımsızlık, ancak, ihtiyacımız olan Sivil-Askeri Teknolojiyi üretmemizle birlikte mümkün olacaktır.

Devam edecek

-Parvus, Türklere tezgâhı kendileri kurdukları için inanılmaz doğrulukta neden sanayileşemediğimizi anlatmaktadır.

 

www.canmehmet.com

Resim: Web ortamından alınmıştır.

Kaynaklar:

(*): OKB-1: Osoboye Konstrukskoye Byuro-1: Özel Konstrüksiyon Bürosu-1 ( Alıntı: http://www.tayyareci.com/rus-ucaklari/rusjet.asp)

(**)Andrew Ryan, The Last of the Dragomans, s. 95. Bakınız: “Adil Hafızanın Işığında Birinci Dünya Savaşı’na Giden Yol ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Sonu”  Yazar,  (Büyükelçi) Altay Cengizer) Dip not: 456)

Kaynaklar:

(1)Daha fazlası için bakınız: http://www.tayyareci.com/rus-ucaklari/rusjet.asp

(2) Bakınız: http://www.tayyareci.com/rus-ucaklari/rusjet.asp )

(3) Zafer Toprak, “Osmanlı donanması, Averof zırhlısı ve ulusal kimlik”, s. 15. (“Adil Hafızanın Işığında”, Dip not: 438)

(4)Roger Adelson, London and the Invention of the Middle East: Money, Power, and War, 1902-1922, s. 89. (“Adil Hafızanın Işığında”, Dip not: 440)

(5) “Adil Hafızanın Işığında”, Altay Cengizer, Sahife:291

(6)Ronald Park Bobroff, Roads to Glory…, s. 88. (“Adil Hafızanın Işığında”, Dip not: 443)

İngiltere’nin gerçekten de iki  ay sonra Osmanlı zırhlılarına el koymuş olması karşısında çok ilginç bir tespit olarak karşımıza çıkmaktadır. (7)

(7) (“Adil Hafızanın Işığında”, Sahife:292)

(8) İstanbul Büyükelçisi Mallet’in 12 Aralık 1913 tarihli telgrafı üzerine Eyre Crowe tarafından düşülen 24 Aralık 1913 tarihli not. FO/371/1998/27926. (“Adil Hafızanın Işığında”, Dip not: 444)

(9) Joseph Heller, “Sir Louis Mallet and the Ottoman Empire: The Road to War”, s. 9. (“Adil Hafızanın Işığında”, Dip not: 445)

(10)Sibyl Crowe ve Edward Corp, Our Ablest Public Servant: Sir Eyre Crowe (1884-1925), s. 231. (“Adil Hafızanın Işığında”, Dip not: 446)

(11)F. Cunliffe-Owen, “The Entry of Turkey into the War: The Action of H.M. Embassy”, s. 617. (“Adil Hafızanın Işığında”, Dip not: 447)

(12)Keith Neilson veT.G. Otte, The Permanent Under-Secretary for Foreign Affairs, 1854-1946, s. 177. (“Adil Hafızanın Işığında”, Dip not: 448)

(13) Önder Kocatürk, a.g.e., s. 407. (“Adil Hafızanın Işığında”, Dip not: 449)

(14) (“Adil Hafızanın Işığında”, (Büyülelçi) Altay Cengizer, Sahife:.294)

(15) Christopher Catherwood, Churchill’s Folly: How Winston Churchill Created Modern Iraq, s. 24. (“Adil Hafızanın Işığında”, Dip not: 450)

(16)Önder Kocatürk, a.g.e., s. 84. (“Adil Hafızanın Işığında”, Dip not: 454)

(17)a.g.e.,sahife: 416. (“Adil Hafızanın Işığında”, Dip not: 455)

(18) Andrew Ryan, The Last of the Dragomans, s. 95. (“Adil Hafızanın Işığında”, Dip not: 456)

(19) (“Adil Hafızanın Işığında Birinci Dünya Savaşı’na Giden Yol ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Sonu”       Altay Cengizer, Sahife:297

(20) William Peter Kaldis, “Background for Conflict: Greece, Turkey, and the Aegean Islands, 1912-1914”, Ek D, s. 1142. (“Adil Hafızanın Işığında, dip not:457)

(21) Celalettin Vatandaş, “Türkiye’nin Batılılaşma Süreci ve II. Meşrutiyeti Hazırlayan Şartlar” s. 24. (“Adil Hafızanın Işığında”, dip not:458)

(22) Eda Gülsen Gömleksiz, “II. Meşrutiyet’ten Kurtuluş Savaşı’na Osmanlı Denizciliği”, s. 183. (“Adil Hafızanın Işığında”, dip not:459)

(23) (“Adil Hafızanın Işığında Birinci Dünya Savaşı’na Giden Yol ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Sonu”   (Büyükelçi) Altay Cengizer”, Sahife : 298)

(24) a.g.e: Sahife:299

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 958
Toplam yorum
: 2601
Toplam mesaj
: 242
Ort. okunma sayısı
: 1705
Kayıt tarihi
: 29.08.06
 
 

Ticari ilimler akademisindeki öğrenciliğim sırasında, bir kamu iktisâdi kuruluşunda başladığım ça..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster