Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Mart '18

     
    Kategori
    Öykü
    Okunma Sayısı
    71
     

    Kırık Pencereler

    Dünya köşeyi döndü. Havada büsbütün bir siyah örtü.  Yedi sekiz yaşlarında, ufak tefek bir çocuk babasının yadigârı boya sandığını omzuna yüklemiş yürümeye çabalıyordu.  Güzün dökülen ilk gazellerin turuncusuna çalan gözleri, kir ve boya içinde kalmış küçük yüzünde bir çift mercan taşı gibi parlıyordu.

    Bu yüz ile hemhal bir çocuk yüzünün, oyundan yahut renkli dünyasını çizdiği kâğıttan bulaşmış boyalarla kirlenmiş olması da mümkündü elbet. Hatta her iki yorgun çehrede de bir çift gamze dolusu gülümseyiş olurdu günün sonunda. Biri kazandığı misketleri diğeri bozuklukları sayarken.  Ne var ki yazgının pek çok çocuğu vardı ve hepsine yetecek misket yoktu. Kim bilir,  belki bazılarının payını cennete saklıyordu.

    Bugünkü hasılat iyi diye düşündü çocuk.  Sandığı bir eliyle daha sıkı kavradı, diğeriyle kendisine epey büyük gelen yamalı ceketinin iç cebini yokladı. Oradaydı; Yağmurlu günlerinin tek dostu,  geceleri fener ile okuduğu, cahil anasının ‘gavur düzmesi’ deyip sobaya atmağa kalktığında, gözyaşlarıyla kurtardığı kitabı. Ona ait olan tek kitaptı. Defalarca okumuştu aynı sayfaları. Okumak, onun için alelade bir zevkten öte ihtiyaçtı.  Çalışmadığı yağmurlu günlerde sık sık kütüphaneye gider,  kelimelerle saniyeleri yarıştırırdı. Öte yandan bu kitabın onda ayrı bir yeri vardı. Babası, geniş omuzları henüz toprağın soğuk bedenine karışmadan, gözlerinin ferini sonsuza dek söndüren matem rüzgarı esmeden, bir sonbahar akşamı hediye etmişti oğluna. İlk zamanlar, babası okur o dinlerdi. Okumayı söktüğünde gözleri açılan bir âmâ gibi, öne şaşırdı sonra tarif olunamaz bir mutluluğa kapıldı. Kelimeler gözlerinde film çeviriyor, o da keyifle seyre dalıyordu. Bir zaman sonra babası hastalandığında canı sıkılmasın diye sürekli okuyor, her gece kitap elinde babasının sıcacık göğsünde uykuya dalıyordu. Bir sabah uyandığında başını yasladığı beden soğuk ve cansızdı. Bir avuç çocuk yüreğine bu denli ağır hüzün nasıl sığardı?  Ne var ki o, babasının yıllanmış ceketi ile kendinden küçük üç kardeşinin ve gariban anasının rızkı olan emektar sandığı sırtına geçirdiğinde artık bir çocuk değildi. Yalnızca geceleri gözyaşlarının ıslattığı çarşafı hıçkırıkları kuruturdu.  Yaptığı en büyük çocukluk buydu.

    Yol ayrımına geldiğinde bir anlık duraksadı, ardından kestirme yola girdi. Bugün, günlerdir kuru ekmek ve un çorbasına talim eden aç karınların yansıdığı mahzun yüzleri gülümsetmek için sabırsızlanıyordu. Adımlarını hızlandırdı. Bu tenha ve metruk sokak onu hep ürkütürdü. Birbiri ardına sıralanmış karanlık, boyasız ve sıvası dökülmüş evler üstüne yürüyen kocaman canavarlar gibi hissettirirdi. Birden kendine doğru yaklaşan ayak sesleri işitti. Evlere baktı, yerlerinde duruyorlardı. Peki ya kimdi uçan kuşun bile uğramadığı bu izbede yürüyen? Çocuktaki kısa süreli merak yerini korkuya bıraktı. Küçük yüreği hızla çarpıyor, ayakları ağır yükünü unutmuş gibi koşar adım ilerliyordu. Bu sırada parmak uçları patlak, eski pabucunun bağcıklarının çözüldüğünü fark etti. Kendini, ıssız sükûneti tuzla buz eden bir gürültüyle yere saçılan boya ve fırçaların, birkaç takla ile yıkık duvara toslayan sandığının ortasında yerde buldu. Neye uğradığını düşünmeye vakit kalmadan önünde bir el uzandı. Uzun siyah redingotun ağır ve gizemli havasını tamamlayan siyah fötr şapkanın altında gölgeli bir yüz, çevredeki metrukların koyu karanlığı sızdırdığı kırık pencerelerinin vücut bulduğu gözlerle çocuğa bakıyordu.  Çocuk kendisine uzanan eli görmezden gelerek bir çırpıda ayağa kalktı, silkindi.  Bir an ardına bakmadan kaçmayı düşündü. Bir küçük soba başında ekmek bekleyen kardeşlerinin hülasası buna engel oldu. Yere eğilip boya ve fırçaları sandığa yerleştirmeye başladı. Bir şey unutmadığına emin olduğunda sandığı sırtına yüklemek için bir hamle yaptı, kaldıramadı. Dizleri titriyor, korkuyordu. Ne idi bu adamı onun gözünde bu denli korkutan? Kendine dönük yüzünün ortasında burnunun üstünden yanağına uzanan derin dikiş izi mi, Kocaman ağzı içindeki biçimsiz dişler ortasında her an dışarı fırlayacakmış gibi duran altın dişi mi, yoksa sonu meçhul bir çift zifirinin koyu sessizliği mi,  bilmiyordu. Belki de bu tenha sokakta bir gölge gibi varlığı yetiyordu korkusunu uyandırmaya.

    Tekrar kaldırmayı denedi, olmadı. Bir ses işitti; “Boyamayacak mısın evlat?” Kafasını çevirdiğinde karşısında sandığın üstündeki deri ayakkabısıyla o adam duruyordu.

    Yeniden kaçma düşüncesi sivrildi kafasında ve yine bastırdı.  Fırçayı eline aldı, bir ressam edasıyla ucunu düzleştirdiği çay kaşığına sürdüğü bir miktar boyayı itinayla ayakkabıya dağıtmaya başladı. Ardından iki parmağına ustaca bağladığı ince bir bez parçasıyla cilalayıp parlattı. Aynı adımları diğer ayakkabıda da izledikten sonra kendisine uzatılan beşliği aldı, sandığını yüklendi, koşar adımlarla uzaklaştı oradan. Yağmur sonrası toz ve toprakla karışan sular gibi, dinilen korkusunun yerini, tayin edemediği karışık duygu ve düşünceler almıştı. Hayalinde beliren yüz artık korkutmuyor aksine kırık pencereleri ardındakileri merak ettiriyor, yüzündeki derin yara izi merhametini okşuyordu. Ama ne olursa olsun kendine söz verdi, bir daha bu sokaktan geçmeyecekti.

    ***

    Dördüncü günün sonunda bu sokağa alıştığını, artık oraya ait olduğunu hissetti.

    O gün, kardeşleri ve annesi karınlarını doyurduğunda belki ilk defa her şeyin daha güzel olacağına inanmıştı. Artık geçmiş sayfalara ağlamak değil geleceğe dair seyyal hayaller kurmak istedi. Yadına düştü koca adam. Nasırlı elleriyle saçlarını okşadı, öptü kokladı.” Seninle gurur duyuyorum oğlum.” dedi ve çocuk buruk özleminin sızdığı gözlerini, kuvvetle ceketine bastırdığı eline ve iç cebine çevirdi. Fark ettiği gerçek, ona günlerdir aynı sokakta, aşınmış, kimi yerleri dağılmış gabro taşlarını saydırıyordu. Kendinden bir parça, adeta geçmişini, anılarını velhasıl babasını düşürmüş; ikinci bir kaybediş yaşamıştı. O gün korkuyla kaçtığı adamı şimdi karış karış arıyordu. Bu korkunç evlerden biri yutmadıysa kitabın onda olduğuna emindi.  Fakat her yeni gün ümidi daha da eskiyor, yamalanıyordu.

    Her zamanki sedir taburesinde otururken elleri, sandığına gelen ayakkabılarla sanatını icra etmekle; başı kitabına dair düşüncelerle meşgulken, o deri ayakkabıyı bir kez daha gördü. Bu sefer sandığın üstünde değil karşısında duruyordu. Çocuk bir defa gördüğünü kolay kolay unutmazdı, bilhassa söz konusu ayakkabıysa. Yürüyüşler kimliği yansıtırdı ve aynı tür ayakkabıda bile adımlar farkı ele verirdi. Yine de hayal kırıklığına uğramak istemeyen çocuk başını kaldırmaya korkarak ‘o’ olmasını diledi. Yanılmamıştı. Kendisine uzatılan kitabı ürkek bir hamleyle aldı, ceketine koydu. Yüreği soğuk yelin yerini alan güneşe sevinen bir çiçek gibi titredi. Mutluluğunda eksik parça kalmamıştı artık. Duyduğu ses ile irkildi ‘kitabını bir kere de benim için okur musun?’ kafasını kaldırıp adama baktı. Okuma bilmiyor muydu? Oysaki giyim tarzı ve duruşuyla bilgili bir kişi görünümünde idi. Önce umarsızca başından savmayı düşündü fakat günlerdir aradığını bulduran adama bunu yapmak kabalık olurdu. Adamın teklifiyle yakındaki bir çay bahçesine oturdular. Çocuk, bir an önce bitirip işinin başına dönmek için kelimeleri yuvarlıyor, takla attırıyordu. Böylece bir saat geçti. Kitap bitince adam teşekkür etti ayrılmak üzere ayağa kalktı.   “ Cüretimi bağışlayın efendim ama sormadan edemeyeceğim, siz okuma bilmiyor musunuz?” Adam sakin ve tok ses tonuna akseden hafif titreklikle “ Biliyorum oğlum”  diye cevapladı. Merak ve vaktini boşa geçirmenin kızgınlığıyla kaşlarını çattı çocuk  fakat ses tonunu değiştirmedi: “Öyleyse niçin okumamı istediniz? “ adam sokağındaki kırık pencerelerin karanlığıyla son bir kez baktı. “Uzun, çok uzun zaman oldu evlat…”

    Çocuk anlamlandıramadığı cümleyi tekrar aklından geçirdi. Bu sırada adam yanında daha önce nasıl fark etmediğine hayret ettiği çelimsiz bir köpek ile aksayarak yürümeye başladı. Elinde bir sopa ile kaybettiği ve bulamayacağını bildiği bir şeyi durmadan, usanmadan arıyordu.

     

    Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

     
    Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
    Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
    Toplam blog
    : 1
    Toplam yorum
    : 0
    Toplam mesaj
    : 0
    Ort. okunma sayısı
    : 71
    Kayıt tarihi
    : 16.03.18
     
     

    Öğrenci ..

     
     
    Yazarı paylaş
    • Tümünü göster