Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Eylül '11

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
209
 

Kırlangıçların dansı

Kırlangıçların dansı
 

ANTALA BALIKÇI İSKELESİ


Çocukluğum; cennet şehrim Antalya'nın, şehir merkezinin güneyinde ve falezlerin hemen üzerinde, dört bir yanı tarihi surlarla çevrili birçok mahalleden oluşan ama kısaca Kale içi adı verilen semtte geçti.
O zamanlar çekilen görüntüler fotoğraflara siyah beyaz yansırken, ben; gördüklerimi hafızamdaki albüme doğal renkleriyle sa...klamıştım. Her hatırlayış da aynı o anı yaşıyor hatta aynı havayı soluyormuş gibi geçmişin kokusunu genizimde hissediyordum.
Çocuk bakışlarıyla gözlemlediğim, aslında küçük gibi görünse de duygusal yönden büyük olan ayrıntının yıllar sonra da devam eden güzel bir alışkanlık haline gelmiş ve bu anımın bir öyküye dönüşmesine vesile olmuştu. Oturduğumuz evin hemen aşağısında bulunan ve karşısındaki falezler üzerinde ki yükselen binaları görmezden gelirsek eğer; küçük bir balıkçı kasabası izlenimi veren şimdiki turistik adı MARİNA, sosyetik adı YAT LİMANI ama benim hatıralarımdaki adıyla BALIKÇI iskelesi vardı. Sabahın erken saatlerinde balıkçıların nasiplerinden çıkan balıkların bir kısmı rıhtımda portatif kurulan ihale de toptan devredilir, bir kısmı taze balık almak için iskele bekleyenlerce alınır, bir kısmı da eşe dosta veya balıkçıların özel müşterilerine iletilmek üzere poşetlenip kollarına takıp taşıdıkları hasır sepetlere özenle yerleştirilirdi. Sonrasında ağları temizleyip, küçük ve parçalanmış olanlar arasından yenilecek durumunda olanları oracık da mangal yakıp pişirirler, geri kalanları ise kıyıda oynaşan balıklar ile sayıca dikkat çekmeyecek kadar az olan martıları beslemek için denize atarlardı. Ağlar, hemen rıhtıma teknelerinin hizasına düzgün biçimde istiflenir; bir yandan parçalanan ağlar tamir edilirken diğer yandan o zamanlarda büyük gezi tekneleri olmadığı için aynı tekneler yıkanıp temizlenir ,üzerlerine gölgelik amaçlı kaput bezi gerilerek günün diğer kalan kısmında yerli ve yabancı turistleri falezlerden denize dökülen irili ufaklı şelaleleri, ilginç mağaraları ve doğa harikası memleketimi denizden gösterip tanıtmak amaçlı tekne turu için hazırlarlardı.
Orada bulunan insanlar, şahsen veya ismen tanımıyordum ama dikkatimi çeken bir kişi vardı; yaşadığı yılların ağır yükü belini bükmesine rağmen kolundaki sepetini her zaman taşıyan, herkes tarafından sevilen, hürmet edilen küçük büyük demeden herkesin hatırını soran engin tecrübelerini bilgiye dönüştürmüş ve bunları bıkıp usanmadan çevresindeki insanlara anlatan iyilik timsali bu adam; yöre insanlarının ‘’Kaptan’’ veya ''Ekizlerin Mustafa'' diye bahsettikleri Mustafa amcaydı.
Ve yine her zaman ki gibi ütülü bembeyaz kaptan üniformasıyla etrafa selam yağdırarak göründü Mustafa amca.
O’nun dikkat çeken bir özelliği daha vardı. Kuşlar..!
Selam sabah, hal hatır faslının ardından teknelere yönelir birbirine bağlı kayıkları atlaya, atlaya en önde bulunan teknesine ulaşır ve sepetindeki kuşyemini çıkarıp sohbetine kuşlarla devam ederdi. Onlarında hatırlarını sorar; Sanki çocuklarını çağırır gibi’’ gelin yavrularım, gelin kuzularım’’ Bu sevgi dolu sözler üzerine; şapkasının üzerine, omzuna teknede adım atacak yer kalmayacak şekilde üşüşürler, her biri elinden yemeye çalışırlar sanki üniformasına saygı duyar gibi kirletmemeye özen gösterirlerdi.
Görülmeye değer bu tabloya hayran kalmıştım. Yıllar sonra bile her aklıma gelişte bu manzarayı hatırlamakla kalmaz adeta tekrar görürüm.
Asıl etkilendiğim; hayran kalmanın dışında doğada kendi hallerine özgürce yaşayan bu sevimli hayvanlara çocukluktan kalma sevginin oluşmasına sebep oluşuydu. O gün bugündür zaman, zaman en azından balkonumun köşesine ekmek kırıntıları koyarak onları beslemeye çalıştım. Hatta kızım küçüktü o zamanlar; beni dikkatle izlemiş olacak ki o da minicik elleriyle ekmek ufalar sonrada kuşlar gelsin diye başında bekler; beklerken de çoğunlukla kırıntılarını kendisi yerdi.
Önceleri fırsat buldukça bu işlemi yapardım tabi kaptan gibi samimiyet kuramamıştım onlarla. Ama hastalandıktan sonra daha çok imkan buldum.
Her sabah apartmanın terasına koyduğum iki ayrı kabın birine su diğerine rahatlıkla yiyecekleri veya yuvalarına taşıyabilecekleri şekilde küçük, küçük parçacıklar halinde doğrarım. Ve asla yiyemediğim kuru ve küflü olanları değil kendi taze ekmeğimi paylaşırım onlarla; bu da beni daha çok mutlu ediyor.
Bir sürü Serçelerden, Kumru da dediğimiz gri Güvercinlerden, kırlangıçlardan daha da ilginci kargalardan oluşan kanatlı arkadaşlarım olmuştu.
Yemek saatlerini geciktirince serçeler ve güvercinler terasın bir hemen altındaki balkonuma konarlar tabaklarının boş olduğunu anlatırcasına bıcır, bıcır öterek dikkatimi çekerler sonrada havalanıp tekrar terasa konarlar.
Öylesine alışmışlardı ki karnını doyuran kırlangıçlar balkonumun etrafında taklalar atıp adeta dans edası ile uçarlar, serçeler ise cıvıl, cıvıl ötüşleriyle sanki şarkı söyleyerek teşekkürlerini ifade ederek görülmeye değer manzara oluştururlar.
Yeri geldiğinde bazı insanlar için‘’ Kuş beyinli’’ gibi ifade kullanılır; Edindiğim bu güzel arkadaşlıktan sonra aslında bu sevimli kanatlılara hakaret edildiğini düşünmeye başladım. Zira yıllardır ekmeğimi, soframı ve cebimdeki harçlığımı hatta duygularımı paylaştığım insanlar alacaklarını aldıktan sonra bırakın kuru teşekkürü çok görüp kullanmışlığı maharet sayıp ve başarı sevinciyle çıkıp gittiler hayatımdan KIRLANGIÇ KADAR OLAMADILAR
Birol Yiğit/ 2011

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 19
Toplam yorum
: 10
Toplam mesaj
: 6
Ort. okunma sayısı
: 389
Kayıt tarihi
: 07.03.09
 
 

Antalya doğumluyum. İlköğretim ve lise tahsilimi bu cennet şehirde okudum çeşitli meslek dalların..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster