Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

19 Ağustos '10

 
Kategori
Sosyoloji
Okunma Sayısı
314
 

Kırsalın durumu ve kentlilik

Kırsalın durumu ve kentlilik
 

Köylümüz


Kentteki toplumun durumu malum. Parasızlık ve işsizlikten sızlanmak en yaygın muhabbet. Bir yandan ise alış veriş merkezlerinde ve diğer pazarlarda satın alma çılgınlığı. Bazı esnaf ve çalışanın “ağabey millette para var. Kriz bahane” sözleri, öte yanda gerçekten (-0-) gelirle yaşamaya çalışan insanlar.

Tuhaf olan şu ki krizden parasızlıktan piyasanın berbatlığından söz edenler. Parasızlar değil. Bu yıl hayal ettiği yatı alamayan veya babasından mezuniyet hediyesi olarak otomobil almayı bekleyen gençler ile onların aileleri. Bu ödülü kazananlar da yok değil. Ama piyasanın kötülüğünden, iş yokluğundan, siftahsızlıktan sızlananlarda onlar. Kur’dan Pariteden Faizden şikayet edenlerde onlar. Servetin varsa başına dert yani!

Bordro mahkumları en mazlum olanlar. Sabah gidip akşam dönerek mevcudu korumaya çalışırken, suistimal edilmekten yakınmadan işlerini yaparlar. 8 yerine 12 saat çalışıp mesai ücretide alamazlar. “Bir işim var, aman kaybetmeyeyim” anlayışıdır onlarınki. Eski deyimle “salla başını, al maaşını.”

Devlet memurunun durumunu burada irdelemek yersiz. Az çalışır, az ama öz kazanır. Geliri güvendedir. Eğer hedefleri varsa o zaman gayretli! görünmeye çalışır. Genellikle amiri onları mesai zilinden sonra bir dakika tutamaz yerinde. Belki ücreti azdır, ama günlük yaşamı düzenlidir. Gittiği geldiği saat bellidir. Onu suistimal edecek bir özel sektör patronu yoktur başında. Hele biraz siyasete göz kırparsa ondan iyisi yoktur.

Yaptığım bu geyik muhabbeti, yani bir şeye dayanmayan gelişi güzel konuşma, ahkam kesme her yerde yapılırken, siyasete kurban edilmenin ötesinde, işçiden köylüden pek söz edilmez. Akla bile gelmez onlar.

Sebebi ise onlar alışıktır yoksulluğa. İtiraz edecek güçleri de yoktur. Ortada çığıran sendikalar çok küçük bir azınlığı temsil eder. Pek bir işe de yaramazlar. Çünkü işveren sendikalaşmaya karşı önlemlerini çoktan almıştır. Bunların gücü ise devlete yeter. Basını tv kameralarını çağırır hem onlara malzeme yaratır. Hem de şov yapmanın, medyatik olmanın keyfini çıkarırlar. Başka bir işe ise yaramazlar.

Siyasallaşmamış işçinin ise bir itirazı da yoktur zaten mevcut duruma. “Bir lokma aşım kaygısız başım” ilkesidir onlarınki.

Gelelim köylüye; Büyük bir kısmı yoksul yaşamaya ve bütün rıskını topraktan çıkarmaya öyle alışmıştır ki, zaten bunun ötesinde hiçbir hayalide yoktur. Memnundur yüz yıllardan beri süre gelen durumundan. Yalnızca gençlerini kent çağırır. Mesela “İstanbul un taşı toprağı altındır” diye bir yem atar ortaya. Köylüde sanır ki orada refah var. Saadet var. Sağlık var. Mutluluk var. Halbuki kentin bu çağırışı, aslında “gelin, bize işçi lazım, kapıcı lazım, benim yapmak istemediğim işleri yapacak adam lazım. Beni zengin edecek olan emeğin bana lazım.” dır. “Gel sen çalış terini dök. Ben de eller havaya barlarına gideyim, yatımla şöyle rahat gezeyim, yazlığımda dinleneyim, başka yatırımlar yapayım, daha çok para kazanayım .”dır. “Bak sana ne güzel para veriyorum. Mis gibi işin var. Her ay başı maaşın hazır.”

Ama nedense bu yeni yatırımları hep kentin kenarlarına yaparlar. Kırsala, Anadolu ya yatırım yapan olmaz.

Hatta köyünden kalkıp gelen ve işçilikten kurtulup bir süre sonra kahvehanecilik, bakkallık daha sonra atölyecilik derken sonunda fabrikatörlüğe ulaşanlar bile, geldiği yeri ana baba toprağını unutur. Hatta küçümser. Hiç aklına gelmez ki ben artık memleketime köyüme de yatırım yapayım. Beni doğuran besleyip büyüten anamın toprağı da kalkınsın.

Çünkü oradaki refah düzeyi öyle kötü gelir ki artık. Şehirdeki yalan/sanal refaha alışmıştır. Sadece bayramda seyranda gider annesini ziyarete.

Kente dönünce ise “bizim köy öyle güzel ki. Yemyeşil ormanlar, dereler var.” diye ballandırarak anlatır. “Bizim oralar şahane” diye kendince köyüyle övünür. Bilmez ki aslında ihanet etmektedir doğduğu toprağa ve soyuna. Kendisi “yırtmıştır” ya gerisini boş verir.

Köyünde kalanların ne denli kötü şartlarda yaşadığı, ihtiyaçlarının büyüklüğü, onu alakadar etmez. Aklının köşesinden bile geçmez artık. Daha da çok para kazanma hırsını yenmesine imkan yoktur.

Hep, ” emekli olunca köye gidip yaşayacağım.” der. Ama hak hep kentte vaki olur. Kısmet olmamıştır. Kader böyle istemiştir. Bazıları bir çeşme, cami ya da okul yaptırmıştır. İsmi yazar üstünde. Bu da şanıdır. Daha ne olsun!

Halbuki oraya istihdam yaratacak işletmeler yapmanın daha faydalı olacağını bilir ama tercih etmez. Bu şanı şöhret yaratmaz çünkü.

Çocukları ise artık köyün adını bile anmaz. Ziyarete bile gitmek istemez. Artık kendini kentli olarak görür. Artık kentli olduğuna göre yıllık tatilini güney kıyılarındaki sahillerde yapılmalıdır. Hatta kışın Uludağa kayak yapmaya gitmezse olmaz.

Unutulur köy. Ziyarete bile gerek kalmamıştır. Nice dosta, “ben orda doğdum ama hiç görmedim.” derken oralardan oralı olmaktan utandığını ifade etmektedir. Yürekler sızlamaz. Hatta valla ben oraları görmedim. Ben kent kültürünü özümsedim diyerek. Açıkça memleketine gitmeye utandığını beyan eder.

Sahibi unuttuktan sonra başkaları haydi haydi unutur. “Sen sahip olmazsan oraların batması haktı...”

Devlet oralara yatırım yapılsın diye teşvikler çıkartır. Ama ilgilenen olmaz. Kent yaşamı pek tatlıdır. Parasızlık bile olsa yinede tatlıdır nedense?

Nihayet bu teşviklerden hiç de oradan o topraktan olmayan holdingler yararlanır. Tarıma hayvancılığa, Tarıma ve hayvancılığa dayalı sanayiye yatırım yapar. Şimdi de serzeniş sesleri duyulur. “Zenginler ele geçirdi bizim oraları. Tabi teşvikleri kaptılar ağabey. Ah, ah.”

Özetle İstanbul un taşı toprağı hiç altın olmadı. Olmayacakta. Ama nüfusu bu söz söyleneli beri katlandı ve yaşanılamaz hale geldi. 100 yıl önce 850 bin iken şimdi 20 misli oldu. Yaşam şartları ise köyden daha kötü. Kazanılan paradan sağlık, eğitim, ulaşım harcamalarını çıkarınca bir şey kalmıyor. Güvenlik ise hak götüre. Artık sızlanmak zamanıdır!

Kentte iseniz, bütün markalı ürünleri tüketmelidir. Batılıların yediği, içtiği, giydiği, gezdiği her şeyi de yapmak lazım. Yurt dışına gitmezsen adam değilsin. Ama Anadolu nun tek bir yerine gitmemiş ol yok zararı. Ben Harran’a gittim demek boştur. Van gölünü Vanlıdan başka gören yoktur. Ama dost Paris in Şanzelize caddesini görmemiş olana adam denmez. Barselona da ki akvaryumu da görmek lazım. Çanakkale şehitliğini mi boş ver bir gün gideriz elbet buralarda nasılsa. İstanbul dayız. Topkapı Sarayı, Dolmabahçe şuracıkta, Resim ve Heykel müzesi, Arkeoloji müzesi kez öyle her Dakka gidilir. İskender in Lahdi oradaymış bana ne. Ya, Louvre müzesini görmemek, bön bön bakmamış olmak ayıp yahu.

Unutmadan; Ara sıra yeri geldikçe “biz eskiden fakirdik. Tırnaklarımızla buralara geldik. Alın teri yani” muhabbeti vardır. Bu marifettir ve iyi pirim yapar. Biz görmedik bari çocuklarımız rahat etsin diye şımarık hatta küstah çocuklar yetiştirilir.

İşte bu sıralarda çatışma başlar; Kim kentli, kim köylü meselesi. Zengin ve yoksul meselesi.

Ama o zengin dediğin senin emeğinle zengin oldu. Laf aramızda sende birazcık sıra dışı yollardan kazandın parayı.

Anadolu’nun verimli toprakları ise herkes kente göçtüğü için ekilmiyor. Köydeki yakınlar yoksulluk içinde. Kime ne! Boş ver. Hadi eller havaya….

Bülent Selen

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 88
Toplam yorum
: 51
Toplam mesaj
: 11
Ort. okunma sayısı
: 957
Kayıt tarihi
: 09.07.10
 
 

Marmara Üniversitesinde  İşletme okudu. İstanbul Üniversitesinde yüksek lisans yaptı.  Dış Ticare..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster