Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Aralık '08

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
2458
 

Kırşehir'de, doğduğum topraklardayım ve bir şiir; "kestane ağacı" - 3

Kırşehir'de, doğduğum topraklardayım ve bir şiir; "kestane ağacı" - 3
 

KIRŞEHİR


OECD Ankara Çok Taraflı Vergi Merkezi Eğitim Tesislerinde bir haftalık süreyi doldurduğum haftanın ilk günü olan Pazartesi günü Vergi Denetmenleri Büro Başkanımızı ziyarete gittim. Laf arasında, evimi Ankara’ ya taşıyamadığımı, taşımama nedenini ve şu anda içinde bulunduğum sıkıntılı durumu anlattım. Bu aşamada yer bulmam konusunda bana yardımcı olup olmayacaklarını sordum. Bir araştıralım dedi. Ben de teşekkür ederek ayrıldım.

Büro Başkanımız benim durumumu Ankara Bölge Müdürümüze aktarmış… Bölge Müdürümüz beni makamına çağırdı. Bölge Müdürümüz Mehmet Altındağ’ ı ilk defa görüyorum.

Üstadımız Mehmet ALTINDAĞ, biraz zayıfça yüzlü, yeşil mavi arası gözlü, orta boyun üzerinde boyu olan genç bir insan. Güzel ve şık giyimlidir. Saçlarının duruşunda, gözlerinin canlı bakışlarından ve diğer yüz ifadelerinden çok zeki bir insan olduğu anlaşılıyor. Yüzü daima gülümsüyor. Üstadımız, Bölge Müdürü olmadan önce Hesap Uzmanı unvanı ile Maliye Bakanlığı’nın vergi incelemesi yapan en önemli kurullarından olan Hesap Uzmanları Kurulunda yetişmiş ve çalışmıştır.

Çay söyledi. Çayımızı içerken Üstadımız Mehmet ALTINDAĞ : “Büro Başkanımız bana çocuğunuzun eğitimi nedeniyle senin evi Ankara’ ya taşımadığını, misafirhanede kaldığınızı, yer konusunda sıkıntıda olduğunuzu söyledi. Doğru mu?” dedi “Doğrudur Üstadım.” dedim. “O zaman seni iki aylığına Kırşehir’ e turneye gönderelim. Orada tek Vergi Denetmeni çalışıyor. İncelenmesi gereken bir hayli iş evrakı, dosya birikti. Orada çalışırsın” dedi.

Ben de: “Memnuniyetle; görev, görevdir. Görev yerimin Ankara’ da, Kırşehir’ de olması önemli değildir ” dedim ve devamla: “Yalnız ben Kırşehir’ liyim. Kırşehir’ li olmam yapacağım incelemelerde bir sorun oluşturur mu? Gerçi çocukluğum ve gençliğim Kırşehir’ in küçük bir köyünde geçti. Sonra da eğitim nedeniyle ayrıldım. Köyüm ve İlçemin dışında Kırşehir merkez ve diğer ilçelerini fazla tanımam” dedim. “Yok, yok bir sorun çıkacağını sanmam” dedi. Bende “Tamam efendim.” dedim. “O zaman Büro başkanına talimat veriyorum. Avansını al, yola çık” dedi. Üstadıma başka bir talimatları olup olmadığını sordum. “ Yok, herhangi bir talimatım yok” dedi.: “Tamam, teşekkür ederim.” diyerek ve Makamında müsaade isteyerek ayrıldım.

*****
Bölge Müdürümüz Üstadımız Mehmet ALTINDAĞ’ ı biraz daha anlatmak istiyorum. Kayseri kökenli olmakla beraber çocukluğu, gençliği Ankara Keçiören’ de geçmiştir. Alt ve üst makamlarda ilişkilerinde kırıcı olmayan, çözüm üreten bir kişiliğe sahiptir. Çok zeki ve çalışkandır.

Kendisinin müthiş bir Vergi Mevzuatı bilgisi vardır. Bilgisini yerinde kullanarak revizyon derslerini anlatması tam bir harika… Maliye Bakanlığı’nda ve Üniversitelerimizde bu dersi bu denli güzel anlatacak başka bir uzman ya da hocamızın olacağını sanmıyorum. Konusuna öylesine hâkim bir uzmandır ki, Türkiye’de Yeminli Mali Müşavir olmuş kişilerin çoğu onun rahleyi tedrisatından geçmiştir. Uzun süre TÜRMOB (Türkiye Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler ve Yeminli Mali Müşavirler Odaları Birliği) adına Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesinde Yeminli Mali Müşavir adaylarına revizyon dersleri vermiştir.

Maliyenin yetiştirdiği değerli Üstadımız Mehmet ALTINDAĞ’ ı gün oldu Maliye’ de ayrılmak zorunda kaldı. Mehmet ALTINDAĞ, bu gün Türkiye’nin en yetkin Yeminli Mali müşaviri olarak Ankara’ da serbest çalışmaktadır.

*****

Üstadımda aldığım talimat doğrultusunda bir iki günde Ankara’ daki işlerimi tamamladım. Kırşehir ili mükelleflerine ait olup, Ankara’ ya intikal etmiş inceleme evrakları ile birlikte avansımı aldım. Ertesi gün sabahı erken saatlerde Kırşehir’e gitmek için yolcu otobüsüne bindim ve saat 11.00 dolaylarında Kırşehir’ e indim. Doğrudan Kırşehir Vergi Denetmenleri Bürosuna gittim.

Büroda, beni Büro Başkanı olan Vergi Denetmeni Zakir KARACAOĞLAN karşıladı. Zakir KARACAOĞLANI ilk defa Maliyenin düzenlediği Ayvalık Sarımsaklı’daki bir seminerinde tanımıştım. Kısa boylu, zayıf, esmer, ince bıyıklı, burnunun ucu hafiften bıyıklarının üzerine sarkmış, önden seyrek dişli, ince zayıf dudaklı, hafiften siyaha kaçar ela gözlü, şakaklarında beyazlaşmaya yüz tutmuş saçlarını yana tarayan, konuşurken gözlerinin içi gülen bir arkadaşımızdı.

Kırşehir’ de tek başına kalmıştı. Bir taraftan zamanaşımlı incelemeleri yapıyor. Bir taraftan da Defterdarlık ve Ankara Bölgeden gelen yazışmaları karşılamaya çalışıyordu. Yalnızlık ve işin yoğunluğu Zakir beyi iyiden iyiye bunaltmıştı.

Beni büyük bir sevecenlikle karşıladı. Zira yanına can yoldaşı olarak gelmiştim. Uhdesinde bulunan bir kısım iş evrakını alıp nihayetinde ben alıp sonuçlandıracaktım. Bana çay söyledi. Çaylarımız yudumlarken Ankara’ daki çalışma durumlarından, Kırşehir’ deki iş durumlarından konuştuk. Sahte belge (Naylon Faturalarla) ilgili iş ve işlemlerden konuştuk. Naylon fatura olayı baş belası idi. Arkadaşlar asıl vergi inceleme işlerini bırakmış sahte fatura işleri ile uğraşır olmuşlardı.

Öğle yemeğinde Zakir Beyin misafiri oldum. Yemekten sonra Büyük Postanenin önündeki Ankara Caddesinden bir yukarı bir aşağı yürüdük. Çok geçmeden tekrar Daireye döndük. Saat öğleden sonra 2.00’ ye doğru kendisini ziyaret etmek Defterdar Bey’ den randevu talep ettik. Zakir beyle birlikte Defterdar beyin çayını içmeye çıktık. Çaylarımızı yudumlarken Defterdar beyle incelemelerden, mesleki konulardan konuştuk. Daha sonra Vergi Denetmenleri Bürosuna döndük.

Kırşehir Vergi Denetmenleri Bürosu Kırşehir Valiliği’ nin bulunduğu Hükümet Binasının kuzey cephesinin zemin katında bulunmaktadır. Karşılıklı dört kapı açılan ve aralarında koridor bulunan basık bir yerdir. Odalardan biri başkan’ a aittir… Birinde sekretarya hizmetleri yürütülüyor. Diğer bir oda Büronun arşivi olarak kullanılıyor. Bir kapı lavaboya açılıyor. Diğer dört oda da vergi inceleme odalarıdır. Her bir oda da iki kişi oturacak rahatlığındadır.

Çalışan vergi denetmenleri olmadığı için odalar boştu. Zakir Bey, istediğim bir odada oturabileceğimi söyledi. Ben de kendisine teşekkür ederek Ankara Caddesini (Mehmet Ali Yapıcı Bulvarını) görmeyen arkada bir oda seçtim. Masaları çekmeceleri iyiden iyiye temizlettim. Yerime yerleştim.

Zakir Bey, yatacağım yer hususunda bana Kırşehir Öğretmenevini önerdi. Akşamleyin beraber çıktık. Öğretmenevine vardık. Müdürü ile görüştük. İki aylık bir süre ile kalacağımı belirtik. Yalnız kalabileceğim yer, girip çıkanların beni rahatsız etmediği en dipte uygun oda vermesi ricasında bulundum. Müdür bana en üst katta, asansörden çıkışta koridorun en dibindeki odasını verdi. Oda, binanın kuzey batı cephesinde olup, pencereleri Baran Dağının uzantsı olan dağa bakıyordu. Öğretmenevinin Ekim, Kasım aylarında fazla misafiri yoktu. Oda içinde TV’ si, sabah akşam sıcak suyu bulunan, temiz çift yataklı yerdi.

Sabahları erken uyanırdım. Sabahları uyandıktan sonra ayağa kalkıp perdeleri çeker beş, on dakika karşıdaki dağı seyrederdim. Bu bende içimi rahatlatan, bir sabah coşkusu oluşturuyordu. Güneş doğuşunun ilk ışıklarını dağın tepesine gönderirdi. Dağın tepe noktası, güneşin ilk ışıkları ile beraber beyaza yakın uçuk sarı bir renge bürünürdü. Zaman ilerledikçe renk biraz daha sarıya dönüşerek dağının tabanına doğru inerdi.

Öğretmenevi, Kırşehir’ in merkezi yerinde ve çalıştığım işyerimin bulunduğu Hükümet Binasına da yakındı. Kırşehir Belediyesinin önünde geçilerek gidiliyordu. Kırşehir Kalesinin kuzey yamacı ile arasında Prof. Dr. Mehmet Ali Altın Bulvarının bulunduğu ve bulvarın kenarında yeni yapılı bir bina idi. Öğretmenevi’ nin Emniyet Müdürlüğü’ nün önünde başlayan Öğretmenevi giriş kapısına kadar olan mesafede Bulvar kenarında yüksek boylu, sıralı kavak ağaçları bulunuyordu.

Sabah kahvaltısını öğretmenevinde yapıyorum. Çoğu zaman akşam yemeğini de öğretmenevinde yiyordum. Okuma salonu rahattı. Televizyon izlemek, yerel ve ulusal gazeteleri okumak mümkündü.

Öğretmenevinin kaldığım ilk günün sabahı işyerime erken vardım. Memurdan da önce gelmiştim. Yanımda getirdiğim gazete manşetlerine baktım. Köşe yazılarını okumaya başlamıştım ki Zakir Bey geldi. Biraz sonrada bayan memur geldi. Memur hanım kendi imkânları ile çay hazırlamıştı. Bize birer bardak çay ikram etti. Biz çaylarımızı içerken bir taraftan da inceleme konularına girdik.

Ankara’ da getirdiğim inceleme evrakları ile Kırşehir Vergi Denetmenleri Bürosundaki bulunan inceleme dosyalarını masaya yaydık. Bütün dosya ve evrakları değerlendirdik. İnceleme evrakları ile birlikte yapılan ihbarlarda ihbar konularına baktık. Öncelikle zamanaşımlılar olmak üzere iki ay içinde sonuçlandırabileceğim kadar iş evraklarının seçilmesi hususunda ortak karar aldık. Seçilen iş evrakların toplayıp, masamın çekmecesine yerleştirdim. Bundan sonra yapılacak iş, incelenecek kişi ve kurumlar nezdinde ön araştırmalar yapmaktı.

Bu yükümlülere ait Kırşehir Vergi Dairesinde bulunan dosyalarını istedim. Denetmenliğime intikal ettirilen her bir dosyanın içeriğini dikkatlice inceledikten sonra yapmam gereken iş ve işlemleri çalışma kâğıtlarına sıralamaya başladım. Mükelleflerden istemem gereken defter ve belgeleri not aldım. Her bir mükellefe de defter ve belge isteme yazısı çıkarttım.

Zaman geçirmeden dosyalar üzerinde incelemelere yoğunlaştım. Bu arada ilk önce İbrahim BATI, Fazıl ATAK Beyler Serbest Muhasebeci ve Mali Müşavirler olarak beni ziyarete geldiler. Diğer gelenler arasında en dikkatimi çeken Yeminli Mali Müşavir Timur KOCA ile birlikte gelen Mali Müşavir Tahsin ÜÇGÜL oldu... Tahsin ÜÇGÜL, konuşmalarında mesafeli, kibar bir insandı. Mesleğinde bilgili bir kişiye benziyordu.

Tahsin ÜÇGÜL’ ün defterlerine baktığı bir un fabrikası ile ilgili sınırlı, ayrıntılı olmayan bir inceleme yapacaktım. Yapacağım inceleme öncesi bir kanaat sahibi olmak için fabrikanın genel durumunu öğrenmek istedim. Kendisinden fabrikanın incelenen yıla ait girdi miktarı ile un, kepek, bonkalite, razmol v.s. gibi bu çıktıların defter kayıtlarına yansıtılmasına ilişkin bilgi istedim. Kısa sürede dokümanı hazırlamıştı. Getirdi, takdim etti.

Bu inceleme nedeniyle kendini daha yakından tanımaya başladım. Tahsin Beye çay söyledim. Çay içerken konuşmalarında :“ Kendisinin Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu olduğunu, yaptığı mali müşavirlikte tam oturmuş bir büro düzenine sahip olduğunu “ belirtti.

Diğer yandan da:” Yanında istihdam ettiği kişileri çok iyi seçtiğini ve mesleki olarak iyi eğittiğini, yetiştirdiğini, büroda çalışanlara iş dağılımı yaptığını, herkesin görev ve sorumluluğunun belli olduğunu, yapılan her işi bir kerede kendisinin üsten kontrol ettiğini, iş ve işlemlerde hata yapmamaya gayret ettiklerini ” ifade etti.

Tahsin Bey gittikten sonra getirdiği dokümanı inceledim. Rakamlar ve kayıtlar inanılmaz derecede birbirini teyit ediyordu. Tahsin Bey, hiç şüphesiz mesleğini seviyor ve işini iyi yapıyordu.

*****

Sözün burasında bir hususu belirtmeden geçemeyeceğim. Bir işadamı için mali müşavir çok önemlidir. Bilgili ve yaptığı kendi işinin kölesi olan ve ilişkide bulunduğu insanların ticari sırlarını saklayan bir mali müşavir, aklı bir müteşebbis (iş adamı) için vazgeçilmez öneme sahip bir insan demektir.… Nitekim batılı bir iş adamı verdiği öğütte: “İyi bir muhasebecin, iyi bir avukatın ve iyi bir musluk tamircin olsun” der. Ne doğru söz değil mi?

Yeri gelmişken bu konuyla bağlantı kurulabilecek olan çok ilginç bir anımı anlatmak istiyorum… Anımı, kısaca ve üstü kapalı olarak anlatacağım. Niçin üstü kapalı diyebilirsiniz? 213 Sayılı Vergi Usul Kanunun bağlayıcı 5’nci madde hükmünden dolayı üstü kapalı diyorum. Zira, Vergi Usul kanunun 5’nci maddesinde:

“Aşağıda yazılı kimseler görevleri dolayısıyla, mükellefin ve mükellefle ilgili kimselerin şahıslarına, muamele ve hesap durumlarına, işlerine, işletmelerine, servetlerine veya mesleklerine müteallik olmak üzere öğrendikleri sırları veya gizli kalması lazım gelen diğer hususları ifşa edemezler ve kendilerinin veya üçüncü şahısların nef'ine kullanamazlar;

1.Vergi muameleleri ve incelemeleri ile uğraşan memurlar;

2. …………………………………………………………………………………………

Bu yasak, yukarıda yazılı kimseler, bu görevlerinden ayrılsalar dahi devam eder.” der. Bu hükümden dolayıdır ki ad, yer, zaman belirtmeden anlatmak, yazmak istiyorum.

Çok anlamlı sözler vardır. Bu sözlerden biri de : “İyi olmayan Mali Müşavir insanı hem malından, hem de canından eder.” diye bir sözdür. Bu söz çok çok anlamlı ve doğru bir sözdür. Aşağıdaki açıklamalarım bu sözü teyit eder niteliktedir.


*****

Daha mesleğimin başındayım. İlk defa bir un fabrikasının incelemesini yapacağım. Yapacağım inceleme, ihbara dayanan bir incelemedir. İhbarcı ihbarında : “ Un Fabrikasının buğday stokladığın iki büyük deposu var. Her Depoya ……… kaç ton buğday depolanıyor, ancak bunların yarısının giriş ve çıkışları belgelendiriliyor, diğer yarısı belgelendirilmeden alınıp satılıyor, eğer imalatta kullanılan elektrik sarfiyatından gidilir ve bu girdiden hareketle inceleme yapılırsa çok büyük olan vergi kayıp ve kaçağı açığa çıkar.” diyordu.

Açıkladığım gibi mesleğimin henüz ilk yıllarındaydım ve tecrübesiz idim. Bu inceleme ile ilgili çok iyi bir ön hazırlık yapmam gerekiyordu. Daha incelemeye başlamadan önce bu konularda yazılı kaynaklar bulmaya çalışıyordum. Bulduğumu da çok dikkatli okuyordum.

Maliye Bakanlığı Hesap Uzmanları Kurulu’nda bu konuda yazılmış raporlar olabileceğini düşündüm. Nihayetinde Kurulda bu konuda yazılmış raporlar buldum. Yanımda bulunmak üzere rapor fotokopilerini aldım. Bu raporları dikkatlice okudum. Bir üstadımız en son Kayseri’ de faaliyet gösteren iki un fabrikasını incelemişti.

Üstadımız, raporda incelemesini ihbarcının bana anlattığı şekilde yani fabrikanın imalatta kullandığı elektrikten giderek yapmıştı. Yaptığı randıman incelemesi neticesinde, fabrikaları işleten şirketlere hatırı sayılır bir vergi ve ceza yazmıştır.

Ancak konu, ödevliler tarafından yargıya intikal ettirilmişti.

Konunun yargısal savunması Ankara’ ın ve Türkiye’ nin o yıllarda en ünlü mali müşaviri olan bir şahsiyet tarafından yapılmıştır. Mali müşavir savunmasında, inceleme elemanının reaktif elektrik ile fabrikanın iç, dış aydınlatılmasında kullanılan elektrik miktarını (Kwh' ini) dikkate alınmadan hesaplama yaptığından hareketle yapılan tarhiyatın yerinde olmadığını belirtmiş, mahkemede mükellef lehine karar vermişti.

Un fabrikaların genelde bir tek elektrik saati bulunur. Bütün sarfiyat, yani imalat ve aydınlanmaya giden tüm enerji o saatten geçer. TEK’ in gönderdiği faturalarda imalatta şu kadar kwh., aydınlatmada da şu kadar kwh., elektrik sarfiyatı var diye her bir sarfiyat ayrı, ayrı gösterilmiyor ki… Eğer bende fabrikanın elektrik tüketiminden giderek inceme yapar ve bulduğum sonucu raporlarsam benim raporumda Kayseri’ deki un fabrikaları için verilen mahkeme kararı emsal alınarak düşerdi. Fabrikanın tükettiği Sarf elektrikten hareketle inceleme yapamazdım.

Fabrikalar güz ayında aldığı ve depoladığı buğdayları Nisan, Mayıs aylarına kalmadan işler, una çevirir satarlar. Patronlar fiyatın istikrarlı olduğu dönemlerde de buğday stokuna para bağlamak istemezler. Fabrikalar daha çok Nisan, Mayıs aylarında TMO’ inde buğday alıp, una dönüştürerek satarlar. Bu nedenle defterlerini incelediğim aylardan olan Nisan, Mayıs aylarında çoğu fabrikaların depolarda buğday bulunmazdı. Kaldı ki; bulunsa bile, ölçülmesi tartılması zordu ve günlerce sürebilirdi. Geriye tek seçenek kalıyordu. Mükellefin defter ve belgelerin gözden geçirilerek maddi bir hata olup olmadığının incelenmesi idi. Ben de incelememin seyrini bu yöne taşımaya karar verdim.

İncelemeye istediğim defterler ile belgeleri getirdiler. Masamın kenarına sıraladılar. İlk tanışma çayımızı içtik. Onlar gittikten sonra gelen defter ve belgelere ayrıntılı olarak baktım. Üst üste konulduğunda boyuma yaklaşan büyük siyah defterler, on binleri bulan mal alış faturaları, müstahsil makbuzları, akaryakıt faturaları, mal satış faturaların bulunduğu bir sürü klasör çık içinde çıkabilirsen. Doğrusu gözüm korktu.

Moralimi yüksek tutarak seri şekilde çalışmaya başladım. Un fabrikatörü Hacı Ağa ( Gerçek adı hacı değil yazımda kullandığım takma addır. Diğer yandan değişik ayrı, ayrı yerlerde un fabrikaları bulunduğu için un fabrikatörü diyorum.) zaman, zaman beni ziyarete geliyordu. İncelemeyi bir tarafa itip, Hacı Ağa ile havadan sudan konuşuyorduk.

Un Fabrikatörü Hacı Ağa esmer, uzun boylu, beyaz saçlı, kalın kaşlı, kalın post bıyıklı bir adamdı. Sert ve kararlı bakışları vardı. Karşımda koltuğa oturup geriye yaslandığında oturuşu ve duruşu çok heybetli oluyordu. Her gelişinde purosunu yakması için benden izin isterdi. O purosunu, ben çayımı içerken birbirimizin gözlerinin içine bakar, birbirimizi çözmeye çalışırdık. Kendisini kimin ihbar ettiğini bana imajlamaya çalışır, ancak iyilik yapılan bazı insanların da değer bilmez hayırsız, vefasız olduğunu belirtmeden de geçemezdi.

İncelememde sonuca hızla yaklaştım. Bazı hatalar tespit etmiştim. Ancak bu hataları mükellefle birlikte gelecek muhasebecisi ile tartışmam gerekiyordu. Bu hataları raporlasam bile çok bir vergi ve ceza çıkmıyordu. Tabiri caizse işletmenin kapasitesinin yanında, devede kulak gibi bir şeydi.

Yevmiye Defterinin son sayfalarını inceleiyordum. Ooo. O ne? Dönem sonunda tek bir fatura ile fabrikada, yüz tonun üzerinde kepek çıkışı olmuş. Abov… Bu büyük rakam… İncelemenin yönünü derhal bu yöne çekmem gerekir diye düşündüm ve çektim. Kepek konusuna tekrar girdim. Miktar olarak dönem başı kepek, imalattan çıkan kepek ve dönem sonu kepeğe baktım. Yıl içinde dışarıdan satın alınan kepek olup, olmadığına baktım. Bütün bunları göz önüne alarak yaptığım hesaplamada, olmayan tonlarca kepeğin satışı ortaya çıkmıştı. Olmayan kepek satılmayacağına göre, satılan kepek bu yılki imalattan ortaya çıkan kepekti. Bu kepekten hareketle yeniden imalata girdim. Bu kepeğe isabet eden alınması gereken buğday ve satılması gereken unu hesapladım. Bu hesaplamalar neticesinde; işletmenin belgesiz mal alışlarını, satışlarını miktar olarak tamamını kavradım. Ödevlinin tanzim ettiği Müstahsil Makbuzları ile Satış Faturalarının tümünün değerlendirilmesi neticesinde; bu belgesiz alış, satışlardan kaynaklanan büyük tutarlı Gelir Vergisi, Stopaj Gelir Vergisi, Katma Değer Vergisi Matrahları oluştu. Olayı tutanaklaştırıp raporumu yazdım. Ödevliye, ödevlinin de tahmin edemeyeceği büyük tutarlı vergiler ve cezalar çıktı.

*****

Burada bir sonuca varmak istiyorum. Akıllı bir işadamı yaptığı her işte önünü görmeye çalışır. Yaptığı her fiilin olumlu veya olumsuz ne gibi sonuçlar doğuracağını tahmin etmeye çalışır. Onun içindir ki; işadamı karında, zararında basiretli bir kişi gibi hareket etmek zorundadır. Dolaysıyla iyi bir iş adamının da vergisel yönden önünü görebilmesi için akıl danışabileceği iyi bir Mali Müşavirinin olması gerekir. Tabi ki bu gibi konularda Mali Müşavirin ön görüsü, bilgisi çok önem kazanmaktadır. İyi bir mali müşavir bu olayı ta başından görür, kavrar neticesini muhatabına anlatır. Belli ki, Un Fabrikatörü Hacı Ağa’ nın mali müşavirin bilgisi yetersizdi.


Hani bir söz vardır: “Duvarı nem, insanı gam yıkar.” derler ki bu da çok doğru sözdür. Bu sözü doğrular nitelikte incelemeden iki üç ay sonra duydum ki koca cüsseli, heybetli adam kanser illetine yakalanmış, büyük bir ilin onkoloji hastanesinde yatıyordu. Kendisine büyük tutarlı vergiler ve cezalar yazılması, vergiler ile cezaların çıkmasına sebep olan delilin ( faturanın) çok sağlam kanıt olması, konunun yargıya intikal ettirilmesinde netice alınamayacağının bilinmesi, bunlardan da öte kendini maliyeye ihbar eden insanın vefasızlığından ötürü yaşadığı şok üzüntüler dev gibi adamı sarsmış, bu şok sarsıntı kanser illetini tetikleyerek yatağa düşmesine sebep olmuştu. Çok geçmedi kanser ileti bu büyük cüsseli devi aldı götürdü. Arkasından da eşi acısına dayanamayarak hakka yürüdü.

Çok üzüldüm. Hacı Ağa vergiden kaçınmış, vergi kaçırmış olabilir. Ancak müteşebbis, girişimci denilen insanlar kolay yetişmiyorlar. Bunlar risk alıp gece gündüz çalışan insanlardır. Toplumların gelişmesinde önemli katma değer yaratan insanlardır. Yanlarındaki insanlara iş, aş veriyorlar. O insanların evlerine ekmek götürmelerine vesile oluyorlar. Vergi Sorumluları olarak devletin kasasına yatırdıkları paralar yani işçilerin stopaj gelir vergileri ile sigorta primleri de katkı yönünden işin bir başka boyutunu oluşturuyor.İnceleme nedeni ile Un Fabrikatörü Hacı Ağa ile eşinin arka arkaya hakka yürümesi batılı iş adamının verdiği öğüt olan: “İyi bir muhasebecin, iyi bir avukatın ve iyi bir musluk tamircin olsun” sözünü doğruluyor mu? Doğruluyor. Yine “İyi olmayan Mali Müşavir insanı hem malından, hem de canından eder.” sözünü doğruluyor mu? Evet bu sözü de doğruluyor. Bu işte benim bir günahım var mı? Hayır, hiçbir günahım olamaz… Ben masanın gerisinde Maliye’ nin yetkili ve görevli bir inceleme elamanı olarak görevimin gereğini yaptım.

*****
Tekrar konumuza dönersek Kırşehir’ de yaptığım incelemeler ile birlikte günlerim de geçiyordu. Önceden de açıkladığım gibi Kırşehir’ i iyi tanımayan bir Kırşehir’ liydim. Şehri iyiden iyiye tanımalıydım. Mesai dışı zamanlarda Kırşehir’ in tarihi yerlerini, çarşısını pazarını tanımaya çalıştım.

Hafta sonlarını köyümde (Asma Karadam Köyü) anamın, rahmetli babımın yanında geçiriyordum. Anam ve babam tüm evlatlarını yuvadan uçurmuşlardı. Çocukları uzaklardaydı. Yalnız yaşıyorlardı. Benim hafta sonu köye dönüşüme çok seviniyorlardı. Geleceğim günün akşamını, cuma akşamını dışarıda beni bekleyerek geçiriyorlardı. Benim köy arabasında indiğimi görünce yürüyerek beni karşılamaya geliyorlardı. Ellerini öpmemle birlikte “Çok yaşa oğlum çok yaşa” diyerek yüzümü öpüyorlardı. Annemin babamın gözleri dolgun. Dokunsan ağlayacaklar. Annem: “Ah oğlum ah! Haa biriniz yanımda, köyde, kalsaydınız ne iyi olurdu. Bizi buralarda yalnız bırakıp çok uzaklara gittiniz çok uzaklara…” diyordu. Akşam eve beraber giriyoruz. Bakıyorum annem benim en sevdiğim yemekleri pişirmiş, yer sofrasını ta gündüzden hazırlamış beni bekliyorlar. Çok duygulanıyorum… Birlikte yer sofraya oturuyoruz. Ayaklarımı bağdaş kuruyorum. Sofranın örtüsünü dizlerimin üzerine çekiyorum. Annem sofradaki her şeyi önüme sürüyor : “Oğlum şunu da ye… ne olur ha şunun da bii dadına bak….” Ah benim canım annem… O yıllarda kırkbeş yaşında olan oğlu onun yanında hiç büyümedi. Yeter ki oğlu aç, susuz kalmasın. Onun müşfik, şefkatli elleri yeter ki çocuklarının üzerinde olsun. Tüm anneler öyle değiller mi? Yemezler yedirirler. Giymezler, giydirirler. Annelerimiz bizleri dokuz ay karınlarında taşıyan, bizleri büyütmek için gece uykularını bölen, bin bir zahmetlere katlanan özverili, vefakâr, cefakâr çok değerli varlıklarımızdır. Tüm annelerin o yürekli, yüce duygularının önünde saygı ile eğiliyorum.

Kırşehir’ deki iş yerimde daha çok iş evrakı sonuçlandırmak için deve kuşu gibi başımı incelemelerin içine soktum. İncelemelerin dışında hiçbir şeyi göremiyor, düşünmüyordum. Bazen geç saatlere kadar çalışıyordum. Saat gecenin dokuzunda, onunda öğretmenevine dönüyordum. Günlerim hızla geçiyordu. Havalar soğumuştu. Kış biraz daha yaklaşmıştı.

Daireye giriş çıkışlarım Kırşehir Hükümet Binasının (Valiliğin) Ankara Caddesine bakan ön cephesinde Hükümet binasının içine girmeden yan yoldan gidip, geliyordum. Gidiş ve gelişlerimde Valiliğin ön cephesinde bulunan Atatürk Heykelinin yanı başında bahçe içinde yalnız yaşayan kestane ağacı dikkatimi çekiyordu. Kestane ağacı, Yurdumuzun genelde Karadeniz kıyılarında, İstanbul dolaylarında, Eğe bölgesinde ve Antalya’nın doğusunda kendisine yer bulmuş bir ağaç türüdür. Valiliğin önünde Atatürk heykelinin yanı başında yaşayan bu kestane ağacı kendi topraklarında değil, bozkırda yalnız başına yaşıyordu..

Ben de eşimin ve çocuklarımın bulunduğu yerde değil, onlarda uzakta görevimi ifa ediyordum. Tıpkı Valiliğin bahçesindeki kestane ağacı gibi çok uzaklarda ve yapayalnız yaşıyordum. Öyle ki kestane ağacının bu bahçede ve bu soğuk bozkır ikliminde tek başına yaşam savaşı vermesi hassasiyetime bağlı olarak hüzünlenmeme sebep oluyordu. Kestane ağacından adeta kendimi buluyordum.

Bir sabah kalktım. Perdeleri çektim. Baran Dağının uzantısı olan dağa baktığımda gökyüzünün cam parlak olduğunu, ayın henüz batmayıp sabaha kaldığını gördüm. Geceden müthiş bir ayaz olmuş, soğuktan toprak beyazlaşmış, üzeri kar gibi kırağı tutmuştu. Kahvaltıdan sonra daireye gitmek için aşağı indim. Ooo… o ne? Öğretmenevinin önünde bulvar kenarında bulunan sıralı, yüksek boylu kavak ağaçlarının yaprakları bir gecede tamamen yere serilmiş, ağaçlar kupkuru kalmış. Yerlere serilmiş yapraklar daha bir akşam önce dallarındaydı ve yemyeşillerdi. Bu gün sabah kat, kat yere yığılmışlardı. Artık yaşamıyorlardı... Birkaç gün sonra güneşte rüzgârda sararıp, kuruyup toprak olacaklar... Yapraklar geldikleri yere geri dönüyorlardı.

Ya biz insanlar yapraklar gibi değimliyiz? Gün geldiğinde toprak olmayacak mıyız? Ölüm bir gün bizim de kapımızı çalıp bırakmamak üzere yakamıza yapışmayacak mı?

Bu yaşam gerçeği idi. Üzüntüm bir kat daha artı. Bu akşam, Kırşehir Valiliği’ nin önünde benim gibi yalnız yaşayan kestane ağacı ile dertleşmeliyim dedim. Akşam yemeğimden sonra okuma salonuna uğramadan doğrudan yattığım yere çıktım. Duş aldım. Yatağın üzerine uzandım. Odamın içine sonsuz bir sessizlik hâkimdi. Kalemim, kâğıdın üzerinde satır satır yürümeye başladı.

KESTANE AĞACI


Bakıyorum penceremden

Son bir güz sabahı

Karşı dağların zirvesinde

Güneş belirli, belirsiz

Soğuktan, toprak kırağılanmış

Gökyüzü cam gibi parlak

Ay batmamış, sabaha kalmış

Yapraklar kat, kat yerde

Bahçedeki kestane ağacı

Bu gece tamamen soyunmuş

*****

Üzülme be kestane ağacı

Dallarım çıplak kaldı diye

Biliyorum;

Kış olacak, karlar yağacak

Sert poyraz rüzgârlarında

Ağıt şarkıları söyleyeceksin

Belki fırtınalarda dalların kırılacak

Çok sıkıntılı günlerin olacak

Sen bu zorluklara dayanacaksın

Dimdik, yine ayakta kalacaksın

*****

Düşünme be Kestane Ağacı

Sonunda ılık günler gelecek

Tekrar yeşil elbiselerin olacak

Bereketli bahar yağmurları

Dallarını yıkayacak

Seher yelleri yapraklarını

Hafif, hafif okşayacak

Güneş ışıklarını yine gönderecek

Toprak derinlerden köklerine

Su verecek

Dalların büyüyüp, gürleşecek

Kuşlar, kelebekler, arılar

Yine ziyaretine gelecek

İnsanlar gölgende serinleyecek

Hoyrat bir balta, köküne vurmadıkça

Yıllarca yaşantın hep böyle sürecek…

*****

Ya ben, ya ben

Kestane Ağacı

Yaşım Kırk beş oldu

Göğsümde, şakaklarımda

Çok az siyah kıl kaldı

Düşünüyorum sonunda
......


Mehmet TURAN

Öğretmenevi - KIRŞEHİR, 23 Kasım 2000

(Şiirin devamı, "Kestane Ağacı İle Dertleşme" başlığı altında Blogun "şiir" bölümünde bulunmaktadır.)

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Kestane Ağacı ne kadar yaşar bilmiyorum, herhalde insandan fazla.Kestane Ağacı ile dertleşi çok güzeldi. Kutluyorum sevgili hemşerimi. Şadi Ünal

Şadi Ünal 
 26.12.2008 20:49
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 46
Toplam yorum
: 8
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 2339
Kayıt tarihi
: 28.10.08
 
 

Mucur / Kırşehir doğumluyum. Uzun süre Maliye Bakanlığı'nda çalıştım. Kabul etmek gerekir ki, Mal..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster