Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Haziran '14

 
Kategori
Sinema
Okunma Sayısı
2441
 

Kış uykusu hakkında

Kış uykusu hakkında
 

Nuri Bilge Ceylan’ı özel yapan en önemli özellik kanımca sükunet içinde sağlam çatışmalar kurabilmesi. Çoğu kişinin sıkıcı olarak addettiği (benim “Yaşlandınız Han’fendi” şiirimdeki gibi) festival filmi durgunluğu Nuri Bilge Ceylan’da içerdiği yoğun ve güçlü çatışma(larla) gürül gürül akan bir havaya bürünüyor. Filmin kurgusundaki çatışma, ilki: Sükunet ve çatışmaların çatışması. Sonra içerikte gördüğümüz, zengin-fakir, alt sınıf-üst sınıf çatışması, romantik toplumculuk-gerçekçilik, birey-toplum çatışması, şehrin ileri gelenleri ve yozlaşmışlık, İslam’ın teorisi ve pratiği…

Filmin adı olan tamlama, malumunuz üzere bahara çıkabilmek için bütün kışı ininde, kovuğunda, yuvasında geçiren yabanıl hayvanlar için kullanılır. Pekiyi kimdir ya da nedir filmde bu uykuya çekilen?

İşte baştaki bu istiareye uygun olarak film Kapadokya’nın o gizemli doğasında, evreninde çekilmiş. Mağara evler ve mağaradan butik otel (Bu mağara tanımlamasını filmde yan bir karakter olan motosikletli özgür genç adamdan da duyarız.) filmin ana mekânını oluşturmuş. Mevsim itibariyle güneşin kendini pek göstermediği, bu pencereleri küçük iç mekânlar hep karanlıktır. Filmde gün içindeki zaman dilimi olarak da çoğunlukla gece kullanılmış. Bu karanlık mekânları aydınlatan abajurlardan, sobalardan ya da şöminelerden gelen ışıklar sarı. Bol miktarda kullanılan, bir entelektüelin evi olduğunun ispatı olan dekor ve aksesuvarlar da tıpkı Bir Zamanlar Anadolu’da filmindeki mekânlarda olduğu gibi karanlık ve sarı ışığın güzel fotografik uyumunda. Ancak bu ışık diğer mekanlarda fakir ailenin evinde de böyle. Hatta bu evde plastik torba içinde sarı bir ampul kutusu dahi görürüz. Butik otele dönersek...Kitaplar, duvarlarda tablolar – özellikle kadın portreleri baskın- koltuklar ve koltuk şalları, ahşap mobilyalar… Bu dekor genellikle sükunet içindeyken kimi sahnelerde Schubert’in piyano sonatıyla entelektüel havayı doruğa ulaştırıyor. Bu ilginç mağara, filmde sadece kabuğuna çekilmiş insanın mekânı olarak algılanabileceği gibi genel olarak insanın zihnini de temsil yeteneğine sahiptir. Zira filmdeki karakterler birey olarak insanın farklı yönlerini Aydın’ın üzerinden anlatır gibidir.

Başkişimiz Aydın, ismiyle müsemma. Bahsettiğimiz dekorun sahibi, varlıklı, eski bir tiyatrocu.Yakup Kadri’nin “Yaban”ından beri edebiyatımızda gördüğümüz halkın içinde var olmaya/var etmeye çalışan, tutunmaya çabalayan aydın tipi. Bu tip zamanla romantik bir sosyalistliğe, hakların eşit olduğu kardeşçe bir yaşama dair beslenen umutlarla ütopik ülke kuruculuğuna yönelmiştir. Aydın da ulusala merak sarmadan yerel gazetelere yazdığı aydınlatıcı yazılarla bu yoldadır.

Necla, Aydın’ın eşinden ayrılıp, baba mirası olan bu butik mağara otele gelen ablasıdır. Vaktiyle kitap çevirileri yapmış, entelektüel bir kadındır. Filmdeki çatışmalardan birinin sebeplerindendir. Necla artık entelektüel faaliyetlerde bulunmayan, kendi geçmişi ve eşiyle ilişkisi hakkında zihninden sürekli muhasebeler yapan fakat güçlü, gerçekçi ve baskın bir karakterdir. Gerçekçi yanıyla Aydın’ın zıddıdır. Bir akşam ikisi arasında geçen elektriği yüksek bir konuşmayla bu çatışma ortaya çıkar. Birbirlerini sert bir şekilde eleştirirler. Necla, Aydın’ı yazdığı yazılar üzerinden gerçekçi olmamakla suçlayınca (Burada İslam ve onun uygulanışı konu edilir.) Aydın, yazarken onun odada olmasından, onu suçlayıcı bakışlarından bıktığını söyler. Filmde Necla, Aydın’ın arkasındaki koltukta dergi karıştıran, uyuklayan biri olarak yer alır. Bu temsili bir mecazdır. Diyalogtan anlarız ki Necla, Aydın’ın içindeki onu hep gerçeğe çağıran kendisiyle çatışmasını sebep olan yüzü gibi onun hep ensesinde, kendi deyimiyle “Nasırlı eli sırtındadır.” Bu yansıtma metaforunu yönetmenin, aynadan yansıyan insan görüntülerini kullanarak anlattığı sahnelerle  de ilişkilendirebiliriz.

Necla ile ilgili bir diğer önemli nokta, Necla’nın kendi eşiyle ilişkisini muhasebesinden yola çıkarak vardığı ilginç tezdir:” Kötülere kötülükleri için karşı koymazsak, onları bu davranışlarıyla yüzleştirmiş böylece pişman olmalarını sağlamış oluruz.” Bu fikir sonuna dek uygulanırsa kötülerin ortadan kalkacağı inancındadır. Bu sebeple de kendisinin bir suçu olmadığını anladığımız bir sahnede Necla, yine de gidip kocasından özür dilemeyi düşündüğünden bahseder.

Sacayağının üçüncü kişisi Aydın’ın karısı Nihal’dir. (Fidan, filiz) Nihal de adı gibidir. Daha gençken Aydın’la evlenmiş, hâlâ genç ve güzel bir kadındır. Aydın’la son iki yıldır iki ayrı hayat, iki ayrı insan olarak yaşamaktadırlar evde.  Aralarında yaş farkı vardır. Kocasına maddi anlamda bağımlıdır. Bu sessiz yerde Aydın'ın hükmü altında yaşamak, onun gençliğinden, enerjisinden, yaşama şevkinden çok şey almış onu adeta amaçsız bırakmıştır. Ne o Aydın’ın yazılarını okur ne de Aydın onun hayır işlerini takip eder. Aralarındaki soğukluğun net olarak izleyiciye verildiği tartışma sahnesinde biz Aydın’ı Nihal’in gözünden değerlendiririz. Nihal’e hak verirken Aydın’ın yaptığı savunmada da Aydın’ı haklı buluruz. Hayatta her insan yaptığı şeyler için kendince haklıdır.

Bu hak meselesinin bir başka sahnede altı çizilir. Nihal, Aydın’ın icraya vermek zorunda olduğu kiracılarına hayır paralarını yardım için götürür ve evin fevri ve içkici babası bu paraları ateşe atmadan evvel, Aydın’ın arabasının camını taşla kıran oğlunu, evi geçindirme derdindeki imam kardeşini haklı çıkaran bir konuşma yapar.

Bu yoksul evi geçindiren imamın adı Hamdi’dir. Anlaşılacağı gibi alegoriktir. Biz imamın saf, gülen yüzüyle görsek de pratikteki eksikliğini Aydın gösterir bize. İmamların bulundukları kasabalarda, örnek kişiler olması gerektiğini ancak adı geçenin buna asla uymadığını belirtir kızgınlıkla. İnsanın insan yönüyle, insan olmasıyla çok yakından ilgilenen Aydın, Hamdi ile ilişkisinde para söz konusu olunca mesafelidir.

Para, filmde bu iki sınıfı elbette ayıran ve asla birbirlerine yaklaşmalarına izin vermeyen bir unsur olarak verilmiştir. Zengin, fakir olana para olmadan yaklaşmaya çalıştığında fakir yine de ona olan borcundan utanırken, para vererek yaklaştığında da fakir, gurur engelini araya koymuştur. Film sanki bize, bu iki grubun asla bir araya gelemeyeceğini bağırmaktadır. Nitekim bir sahnede Aydın’ın zengin arkadaşı şöyle der: “Fakirlik doğal afet gibi Aydın. Önü alınamaz.” Tanrı’nın tasarrufundadır, kabulden başka yol yoktur.

Filmdeki yan karakterlerden biri olan motorla tatile çıkan özgür genç adamdır. Aydın, onunla konuşurken bir zamanlar kendisinin de motor kullandığını söyler. Genç adam ona binebileceği bir at olup olmadığını sorunca Aydın, bir at bulmaya karar verir. Yılkılıktan bir at bulunur. Bu genç ve at, onun özgür ruhunun nişanesidir. Fakat ilerleyen bölümde önce genç, motoruna binip gider, sonra da Aydın Nihal’le tartışmasının ardından yazmak istediği Türk Tiyatro Tarihi için İstanbul’a gitmeye karar verip bir gece atı serbest bırakır.

Karlı bir günde uçak seferleri iptal edildiği için rötarlı da olsa trenle İstanbul’a gitmeye karar verir. Onun eli ayağı olan yardımcısı Hidayet’le –isim yine alegorik- istasyona gider. Fakat vazgeçer arkadaşının evine gider. Oraya eşinin yardım işlerinden tanıdığı öğretmen Levent de gelir. Üç adam beraber içerler. Yine manidar bir tartışmanın ardından Aydın içkinin etkisiyle kusar. Sanki içkiyi değil, sıkıntısını kusar. Bu gecenin ardından avda vurduğu tavşanla –artık başka bir adam olmuştur- evine/oteline döner, eşinden af diler. “Bir kölen, bir uşağın gibi yanına al” der. “Senin istediğin gibi de olsa yaşayalım. İstanbul’a beni çağıran bir şey yok” diye af dilerken sanki ablası Necla’nın teorisini pratiğe taşımış gibi bir rahatlama ile yazmak istediği kitabına başlar.

Oyunculuklara gelince...Haluk Bilginer'in oyunculuğunu ben Al Pacino'nunkine benzetirim genelde. Sahnede Balkon adlı Genet'in oyununda izlemek şansım olmuştu. O oyunda da öyleydi, dizilerde de. Gürültülü patırtılı, sesinde koca bir İtalyan ailesini taşır bir eda ile...Bu filmde ise bambaşkaydı. Ve bu tavıra da hayran olmamak  mümkün değil. Demet Akbağ da onun kadar kendini ispatlamış bir oyuncu. Abartısız. Meslisa Sözen'in bu kadar iyi ve güzel olduğunu da bu filmle gördüm. Serhat Mustafa Kılıç, bu filmle kariyerinde bir basamak yükseldi kanısındayım. 

Film üç buçuk saate yakın olan süreyi hak ediyor. Tanzimat döneminde Abdülhak Hamit, tiyatrolarını oynanmak için değil, okunmak için yazmıştır. NBC’nin filmleri de genel olarak bende bu havayı uyandırmıştır.(Ben Hâmid’i çok severim.) Ancak bu filmdeki diyaloglar daha fazla ve güçlü. İnsanın iç dünyasını, içindeki farklı yönleri ortaya koyan, ötekileştirmelerden ve yabancılaşmadan uzak salt insanı anlamaya ve ona hak vermeye yönlendiren diyaloglar ve insanı gizlice,“insan”  olmaya davet eden bir film.

Bence iyi seyirler…

Notlar:

1. Bir sahnede Aydın, Nihal’in yardım evrakını alırken Nihal kızıp evrakı dağıtıyor her şey yerlere saçılıyor. Aydın elinde kırmızı bir dosyayla sırtını dönüyor. Yüzünü bize döndüğünde ise elindeki dosya adedi fazlalaşmış olarak görülüyor. Belki de ben bir ânı atladım. Emin değilim. Devamlılık kusuru olmamasını dilerim.

2. Bu yazı tek bir seanstan sonra yazılmıştır. Yönetmen hakkında ileride yazmayı düşündüğüm esas yazıya kaynak olacak kısa notlarımın toparlanmasından ibarettir ancak yayımlamadan duramadım. Muhtemel hatalar için özür dilerim.

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Sinema sitesinde de yayınlanmaktadır

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmıştır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Filmi nihayet bugün izleyebildim Aykar hanım. Gelince yazınızı tekrar okudum ve filmi (bu kez kısa bir zaman dilimi içinde) tekrar izlemiş gibi oldum. Atıflarınız yerinde. Özellikle Y.K. Karaosmanoğlu'ndan bu yana ('Yaban'dan başlayıp günümüze değin süren) aydın- kırsal halk ilişkisindeki atfınızı. Hem eğitim hem de düal (ikili) sosyo-kültürel sistemimizin halktan kopuk aydınlar ürettiği gerçeği bir şamar gibi sahnede tekrar yankılanmakta! Bunda 68 ruhunun yenilgisinin etkisi de var mı acaba? dedi bir yanım. Çünkü aydınların da kendilerine özgü haklı tarihsel ve güncel gerekçeleri var. Ama özünde Necla ve Nihal'i daha haklı kılan insani ve objektif gerçekler film karelerine ustaca döşenmiş. Svg.-Slm.

Ersin Kabaoglu 
 29.06.2014 22:39
Cevap :
Necla ve Nihal bence de daha samimiler, belki daha insaniler. Ama Aydın'ın da bir o kadar insani olduğu kanısındayım. Aydın, edebiyatımızdaki ve dünyamızdaki birçok aydın gibi yer çekimsiz bir ortamda yüzüyor. Elbette karakter olarak. Ve bu karakterin seyirciye anlatımı senaryoyla da kamerayla da yorumla da çok başarılı.Bu karakterlerin gerçek hayatta var oluşları da samimi. İki arada kalmak, çoğunlukla bizim gibi toplumların aydınının kaderi zira.68 ruhu ile ilgili bir gönderme hatırlamıyorum filmde. Bu ülkenin aydını olduğuna göre yaş itibariyle uygun. Ancak bu konunun altı çizili değil sanırım. Tabii Aydın'ın kapitalist sistemin dizilerinde oynamadığını ve ulusal gazetelere -sanırım malum sebeplerle- pek yanaşmadığını düşünürsek, neden olmasın? İlginize ve katkınıza teşekkür ederim Ersin Bey. Filmden sonra tekrar okumanız da benim açımdan ayrıca sevindirici.Selamlar, sevgiler...  30.06.2014 1:50
 

Profesyonelce bir film eleştirisi olmuş...

Kerim Korkut 
 28.06.2014 22:19
Cevap :
Teşekkürler...Selamlar...  29.06.2014 0:25
 

Merhaba, böylesi ödüllü filmlerin ülkemizde gişe yapmayacağı aşikar. Ancak yazılanlar ve anlatılanlar çok güzel. Selamlar...

Mesut KARİP 
 27.06.2014 12:25
Cevap :
Öyle maalesef. Sonra da bizi neden beğenmiyorlar, bizi neden istemiyorlar diye sızlanır, ardından da şapkayı önümüze koyup düşüneceğimize karşı tarafı aşağılamaya çalışırız. Yorumunuz ve ziyaretiniz için teşekkürler...Selamlar...  27.06.2014 13:44
 

Kıymetli öğretmenimiz,Sayın Aykar Sönmez :Böyle büyük emek sarfı ile konuyu okurlarla paylaştığınız iyi olmuş.Siz Edebiyat deryasında yüzenler zaten konuyu güzel dile getirirsiniz.Sayın Nuri Bilge Ceylan'ı bu eserinden öncede takdir ediyordum. Bu eserini henüz izlemedim. Tüm görüşler, mükemmelde birleşiyor. Öyle ise Filmin konusu, senaryosu, yönetmeni, ekibiyle bir bütün olarak çalışmış güzel olan meydana gelmiş.Ülkemiz adına da büyük bir tanıtım.Gerçeklere ulaşıldığında Türk filmleri seyredilir hale gelecektir.Bir MEM ile ZİN filmini esasına uygun seyredebildik mi? hayır Hikayenin gerçekleri Süphan dağına kim gider, gergedanları nereden bulacaklar.Nuri Bilge Ceyhan gibiler çoğalmalı.Ülke insanı olarak sevinmeliyiz.Saygılar sunuyorum.Sağlık ve mutluluk diliyorum.

Mehmet Burakgazi 
 26.06.2014 19:30
Cevap :
Evet Sayın Burakgazi, sahip olduğumuz dini, milli, yerel, kültürel,tarihi o kadar çok değerimiz olmasına rağmen bunları sanatta işlemeyi, anlatmayı başaramıyoruz. Oysa bizi biz yapan kimlik kazanmamızı sağlayan bu değerleri sürekli, sanatın güzel dili ile anlatırsak yozlaşma denilen hastalığımız büyük ölçüde tedavi edilecek. Katkınız ve yorumunuz için teşekkür eder, esenlikler dilerim.  27.06.2014 13:49
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 113
Toplam yorum
: 672
Toplam mesaj
: 23
Ort. okunma sayısı
: 973
Kayıt tarihi
: 06.07.12
 
 

Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde lisans, yüksek lisans ve doktora eğitimini tamamlamış bir ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster