Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

ZEREN KEZİBAN KARAASLAN

http://blog.milliyet.com.tr/zerenkezi

23 Mayıs '13

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
80
 

Kışa doğru

Sabahın ilk saatlerine, geceden kalma hüznü yayarak yürüyorum! 2012 yılındayız, sanki her akşam çoğaltılarak önümüze konuluyor hissi veren haberler-olaylar… Kışkırtıcı bir hüzün, ürkütücü bir çağ..  Günlerden bir  ekim sabahı, yolun kenarında sarı çiçeklere bakıyorum iyi ki varlar, sanki ekim ayında değilmişiz hissi veriyorlar… Baharın ilk günlerinde ilk açan çiçeklerden, yılmadan bıkmadan açıp duruyorlar mutlaka  yol kenarlarında …  Minik bir toprak bulmaya görsünler, anında başlarını çıkarıp merhaba yeryüzü, merhaba güneş, merhaba doğa, merhaba insanlar diyorlar…  Görünmeyi ,fark edilmeyi bekleyen edasını seviyorum bu çiçeklerin… Görülüp fark edildiklerinde sevileceklerini biliyorlar sanki … Ben de kanayan yanlarımdan bir parça  gülümsemeyle  bir tane koparıyorum:

İki yıl önceydi sanırım, eğilip çiçeğin köküne kadar inceleyerek dedim ki;  bu kadar önemli mi fark edilmek-sevilmek?  Boş verin içinizdeki umut ve gülümseyişiniz  bana da geçiyor işte diye!  Sonrasında bu çiçeği her gördüğüm yerde mutlaka okşar, bir tane koparır iş yerime getirir  masama minik bir fincanın içine koyarım... Bazen  o kasvetli  iş ortamına iyi geliyor,  ofisin o iş yığınını da kolayca hafifletmemi sağlıyor gibi oluyor... İşin üzücü yanı  kimse farkına varmıyor bu çiçeklerin basıp geçiyorlar,  dönüp bakmıyorlar bile… Ne zaman yanımda birine göstersem aldığım cevap “aman onlar her yerde varlar ve çoklar da üstelik” diye umursamaz bir tavırla karşılaşıyordum, ta ki bu minik çiçeklerin geçen yıl adını öğreninceye kadar… Bilinen sıkça söz edilen şifalı bitkilerdenmiş meğer… İşin ilginç yanı aman onlar her yerde varlar diyen arkadaşlara adını söyleyince şaşkınlık ve  sevgiyle karışık bir ilgi yöneldi,  birbirlerine gösterip  karahindiba bu çiçeklermiş diye…  Ne tuhaf değil mi şu insanlar… Elimde sarı çiçek yani karahindiba, tüm bunları düşünerek yürüyorum işe doğru ve mevsim olarak da kışa doğru...

Acı tatlı olaylarıyla yaz geride kaldı, derinliklerimizde de  izleri! Şöyle bir göz atacak olursak; sesiyle kalplerimizde yer etmiş olan Cüneyt Türel , Türkiye de stand-up geleneğini başlatan  kibar ve güzel konuşmasıyla Orhan Boran, hepimizin çok sevdiği  ve mutlaka mırıldandığı Mihriban Şarkısı’nın sözlerini yazmış olan Abdürrahim Karakoç, Türk Tiyatrosu’na ”Midas’ın Kulakları”, “Deli Dumrul”, “Ben Anadolu” başta olmak üzere pek çok önemli eser kazandıran Güngör Dilmen, 70’li yılların sonuna doğru yönetmenliği bırakmış “ Susuz  Yaz”, “ Yılanların Öcü” gibi filmleri  kazandıran Metin Erksan, Tiyatromuzun  efsanesi Müşfik Kenter türkülerin efendisi Neşet Ertaş aklıma gelen yaz kayıplarımız… Sonra; Fenerbahçe Türkiye Kupası’nı kazandı, 2012 Eurovision Şarkı Yarışması’nda çok tartışılan isim Can Bonomo 7. oldu. Venüsün güneşin önünden geçişiyle oluşan güneş tutulmasına şahit olduk… Madonna ‘nın İstanbul Konseri. Şanlıurfa’da cezaevindeki yangın, Suriye tarafından hava kuvvetlerimize ait keşif uçağımızın düşürülmesi, KPSS skandalı yine yeniden… Bayramın 2. günü Gaziantep’deki bombalama olayı, Afyon’daki askeri depodaki patlama…

Ve Siverek Etkinliği : “Ahmet Arif şiirini okuyarak  dünya rekoru kıralım” sloganıyla ortaya çıkan 30 bin kişilik etkinlik… Trafik ve terörün yaşattığı acılar… Temel ihtiyaçlara yapılan sessizce kabul görmüş zamlar…

Yorgunum kaç hafta  sonudur hummalı şekilde  kış hazırlıkları için kolları sıvamış durmadan  kışlık yiyecekler hazırlıyorum…  Geçmişin tatları olduğu için, yapanları bulup tarif alıyorum sonrada tarife uygun yapmaya uğraşıyorum… Bu güne dek hiç böylesine bir kış hazırlığı içine girmemiş olduğuma da bakıp şaşırıyorum tabii… Şimdi elimde karahindiba ofisime girdim çiçeği kahve fincanına koydum her zamanki gibi… Ve oturdum bu yazıyı yazıyorum… Aklıma düşenleri kağıda geçirirken  gündemin ne kadar  hızla değiştiğini çoğu bizi üzen ya da sevindiren olayların nasılda çabucak geriye itildiğini görüyorum…  Tavşan hızı, zürafa adımı her şey günümüzde … Bilgi çağı mı, bilgi bombardımanı mı belli değil… Herkes ne çok şey biliyor öyle! Peki küresel sermayenin ring seferinde gerçek bilgi nerede… Ve şunu da fark ediyorum ki sevineceğimiz olaylar ne kadarda azalmış…

 Kışa girerken;  geride olanların bizi etkilediği olayların, bendeki acısıyla fazla haşır neşir olmayayım diye mi  bu yıl böyle kış hazırlığıyla oyalıyorum kendimi!  Yoksa yapılan zamların yansımalarını, fazla hissetmemek için mi? Malum evde yapılan bu hazırlıkların, ev ekonomisine katkısı olduğu bilinir… Ya da hazır gıdaların; sağlığımızda yaptığı tahribatı asgariye indirmek üzere mi  diye bir kuşkuyla sorguluyorum kendimi...  Şimdi bir de aklıma nilüfer çiçekleri  geldi, bir dönem  bu çiçeklerle de  iletişim halindeydim çok! Ve bir gün bir arkadaşım bana bir yazı göndermişti   “bu yazıda nilüferleri neden bu kadar çok sevdiğini anlayacaksın” diye  altına bir not düşmüştü… Yazı sanırım bir alıntıydı, buraya alabilirim internette çok dolaşan yazılardan oldu çünkü, Ahmet Altan’a ait!

”…bostan dolabının yanındaki, suları bana kahverengi  gözüken, o küçük ve eskimiş havuzdaki solgun ve kederli nilüferlere gidip bakardım çocukken, babam, onların kökleri olmadığını anlatmıştı bana. neden bu çiçekleri hep bir şeylere benzetmek için kullandıklarını ancak büyüyünce anladım. yalnızca bu çiçekler, hep bir yerlere gidecekmiş gibi azade ve özgür oluyorlar ama küçük bir havuzun içinde bir yere gitmeden yaşıyorlardı. hayat da böyle bir şeydi benim için; hep bir yerlere gidecek gibi duran, yalnız ve bir yere gitmeyen bir çiçek. bütün bir hayatın özeti buydu.
 bende bir yere bağlanmadım ve bir yere gitmedim; öyle solgun nilüfer gibi bir havuzun içinde yalnız başına durdum, köklerimi salamadım, ne, olduğum yere sağlamca yerleştim, ne, başka diyarlara kaçabildim. bana bakanlar, beni seyredenler, beni sevenler oldu ama kimse yakasına takmadı beni, kimse odasına koymadı, kimse beni sulayıp büyütmek için uğraşmadı. onlara ihtiyacım olmadığını, havuzumda tek başıma yüzebileceğimi düşündüler. ben de bu yüzden; kederi, yalnızlığı, kirlenmeyi öğrendim ve hayata benzedim.
 ne garip başka bir şey de olmak istemedim, beni beğenmeleri yetti bana..”

Bu alıntıda kendimi bulmuştum tabi ama  şimdi bu bana yetmiyor, başka bir boyuttayım sanırım ... Yaklaşık iki yıldır sarı çiçeklerle olan iletişimim ve çocukluluğumu anımsatan kış hazırlıklarını birleştirince;  bu yoğun olayların yaşandığı günümüzde, dünümüzü özlemek çok doğal olsa gerek… “Türkiye Değerler Atlası 2012” yol gösterici olabili,r incelemek lazım...

Sarı çiçeklere bakıyorum sonrasında aklıma hafta sonunda bir arkadaşıma, yeni tanıdığım birinin bana söylediği cümleyi aktardığım geldi; cümlenin içindeki “bilhassa seni çok sevdim”e vurgu yapmış olmalıyım ki arkadaşımda bana bir mesaj atma gereği duymuş... Attığı mesajı  okuyunca; anlayamadığım, anlamlandıramadığım bir gözyaşı seline boğulmuştum… Mesajda kısa bir cümle yazılıydı :“Zeren ben de seni seviyorum”!  Bu kadar önemli işte… Gözyaşım  güz yaşıma karışmış geçmişin tatlarını yapsam da yemek için, soyut ve manevi  tatların geri getirilemeyeceğini düşünmüş olmalıyım..

Ah! yakılmış bir ağacım
 ne desem boş
 dumanımdan okuyun acımı...

 

 

Zeren Keziban Karaaslan

  

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Bu yazı;Devrek Bölge Haber Gazetesinin kültür sanat eki olarak yayınlanan “Kültür ve Edebiyat Dergisi Şehir" (İbrahim Tığ'ın yayına hazırladığı) Ekim-Kasım 2012 73. sayısında yayınlanmıştı...

ZEREN KEZİBAN KARAASLAN 
 23.05.2013 10:37
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 35
Toplam yorum
: 8
Toplam mesaj
: 5
Ort. okunma sayısı
: 567
Kayıt tarihi
: 18.02.09
 
 

Bağımsız bir yaşam sanatsız düşünülemez! diyen bir kaç yıldır Gaziantep' te yaşayan, kamuda çalışan ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster