Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Nisan '10

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
15333
 

Kitap analizi- “Süpermen Türk Olsaydı pelerinini annesi bağlardı”

Kitap analizi- “Süpermen Türk Olsaydı pelerinini annesi bağlardı”
 

TUP’un İlham Veren Temel Değerleri Hakkında: 'Girişimcilik' ve 'İş Kalitesi'

(Bölüm 2)

“Süpermen Türk olsaydı pelerinini kesin anası bağlardı. Bir de uçarken arkasından bağırır: ‘Varınca çaldır, oğlum!’…” diyen Şerif İzgören’in bu samimi satırları beni gülümsetti. Burada söylenenin ne anlama geldiğini Türk kültüründe yetişmiş hemen hemen herkes… Ermeni'si, Rum'u, Kürd’ü, Laz'ı, Süryani''si, Çerkez'i, Boşnak’ı, İzmir’lisi, İstanbul’lusu, Ankara’lısı, Kars’lısı, Van’lısı, Diyarbakır’lısı, Trabzon’lusu ya da Hakkari’lisi bilir… Ben de, “Bizde annem kendisi uçmakla meşgul olduğu için, benim pelerinimi rahmetli babacığım bağlardı ya da kendim bağlardım herhalde.” diye düşündüm. Ama babacığım şunu da söylerdi “Oğlum, biz ebeveynler çocuklarımızı balıkla beslerken, o balığı nasıl tuttuğumuzu da öğretmeliyiz ki, biz onların yaşamlarından ayrıldığımızda ya da kendi başlarına kaldıklarında açlıktan ölmesinler.” derdi.

Şerif İzgören de burada annelere sesleniyor: “Türk çocuğu Süpermen olsaydı, kriptonu da annesi olurdu. Çocuğunuzun kriptonu olmayın. Bırakın uçsun artık!!!” (Sayfa 15) Tabii ki, bunu söylerken de, aslında Türk insanında var olan ve güzel değer olan ‘sevgi kültürü’nün zamanla ‘sevmek’ten ‘aşırı koruma’ya ve ‘kollama’ya dönüşmesine karşı çıkıyor. Ailesiyle beraber oturduğu sofrada döke döke yemek yiyen 5-6 yaşlarındaki Alman çocuklarının özgürlükleriyle, ailenin bütün fertlerinin etrafında fır döndüğü 10 yaşındaki Türk çocuğunun durumunu karşılaştırıyor. (Sayfa 15) “Türk çocuğunun yemeğini babası alır, anası yedirir ve teyzesi de ağzını siler… Otuzbeş yaşına geldiğinde bile hala ana, baba, teyze çocuğun peşinde yemek yedirmek için koşuştururlar…” diyor. 80 küsur milyonluk Türkiye’de kaç kişi ‘Hayır, bizde öğle değil.’ diyebilir. Yazar burada, Türk toplum yapısında sağlıklı olan bir besinin nasıl bir bedeni felç edecek kadar toksin hale gelebildiğini, yani ‘sevgi’nin aşırı ‘korumacılık’ ve ‘kollamacılık’ haline dönüşüp bireye ve topluma ne kadar zarar verdiğini ve buna da kimlerin neden olduğunu şu cümlesiyle açıkça ifade ediyor: “Kendi hayatını yaşayamayan insanlar, çocuklarının hayatını yaşar.”

Şerif İzgören, bu kitabıyla aslında Türkiye Uğur Böcekleri Projesi’nin de en önemli dayanak noktaları olan önce ‘adam’ olmak ve sonra da ‘ülkeye katkıda bulunmak’ konusunda neler yapılabileceğini başka insanların yaşadıkları ve yaptıklarıyla anlatıyor ve çok önemli konuları herkesin anlayabileceği boyuta indirgiyor, karmaşıklıktan kurtarıyor..

Projenin temel değerlerini meydana getiren ‘yurt sevgisi’, ‘dürüstlük’, ‘girişimcilik’, iş kalitesi’ ve ‘hoşgörü’ öğeleri kitapta farklı bölümler halinde anlatılmış, Yazar, bizi her bölümde birbirinden güzel insanlar, anlamlı olaylar, ders alınacak tecrübelerle buluşturuyor. Amaca giden yolda tam kafamız karışacakken, hemen elimizden tutup bize rehberlik ediyor. Yol gösteren birilerinin var olduğunu hatırlatıyor… Yani, yalnız değilsiniz…

GİRİŞİMCİLİK HAKKINDA

Şerif İzgören, kendi mesajını Anthony Robbins’in çok güzel bir sözüyle vererek başlıyor bu bölüme : “Ne yapmak gerektiğini pek çok insan bilir. Ama bildiğini yapan insanların sayısı çok azdır.” (Sayfa 18) Sonra da girişimciliği, insanın bulunduğu yere yenilik katması, ileriye bir adım atması olarak tanımlıyor ve sonra da: “Yaptığın iş olduğu yerde durup duruyorsa, sen de bir uyuzluk vardır arkadaş.” diyor. (Sayfa 23)

Ne kadar haklı. Günlük hayatta çevremize şöyle bir baktığımızda çeşitli görevleri, makamları dolduran insanların sadece oturdukları koltukla yetinip yaptıkları işi “boş” bıraktıklarını rahatlıkla gözlemliyebiliriz. Sokakta kazılıp doldurulmayan ve içine düşenin sakatlanmasına ya da ölümüne neden olan bir çukur ya da devlet dairesinde kısa sürede bitirmeniz gereken bir işte dosyanızda olması gereken ama memurlardan biri tarafından yanlış dosyalanmış ya da kaybedilmiş çok önemli bir evrak. Bunlar hep görevini tam anlamıyla yapmayan ve maaşlarını da asla beğenmeyen bireylerin neden olduğu toplumsal arızalar. Bulunduğu yere yenilik katmak ya da yaptığı işe ‘nasıl daha iyi yaparım’ diye düşünmek yerine, topluma hizmet etsin diye kurulan bir göreve atanmış kişi ‘işi nasıl daha fazla yavaşlatırım ya da nasıl kendime yontabilirim’ diye düşünüyor. İşte, bence yazarın sözünü ettiği ‘uyuzlar’, onlar gibi ‘işini yapmayanlar, makamını kötüye kullananlar takımı’. Yani, metabolizmanın işleyişini durduran ve yaşamı bitiren ‘kanserli hücreler

Şerif İzgören, bütün bu tip olumsuzlular içinde ülkede birer yıldız gibi parlayan ve görevlerini ‘tam yapma’nın çok ötesinde, yarattığı yenilik ve attığı adımla kendince devrim yapan insanların var olduğu müjdesini de veriyor bize. Örneğin, yıllar önce Ürgüp’te, tayin olduğu kütüphaneye kitap okumaya kimsenin gelmediğini gören bir memurun, amirlerinin kendisine her türlü bürokratik engeli çıkarmasına rağmen kitapları iki sandığa koyup bir eşek sırtında köy köy dolaşması. Amaç, topluma hizmet götürmek, sistemin işlemeyen bir parçasını ‘bana ne’ demeyip işler hale getirmek, insiyatif almak ve o sorumlulukla bir gelişmeye liderlik etmek. Önce durumu gözlemliyor ve sorunu görüyor, sonra bu işin nasıl yapılabileceği üzerinde kafa yoruyor, yani 'Bana ne, Ben mi düzelteceğim dünyanın yamukluğunu?' demiyor. Üşenmeden kütüphaneyi insanların ayağına götürüyor. Köydeki çocuklar kendilerine hediyeler getiren bu ‘Noel Baba’yı çoşku ve alkışlarla karşılıyorlar. En sonunda köylüler de kütüphaneyi doldurmaya başlıyorlar. Ve ardından köyde buna bağlı olarak daha pek çok şey değişiyor… Hikaye kısaca böyle… (Sayfa 22-24)

Ama beni burada en çok etkileyen, 'bana ne' demeyen duyarlı ve girişimci bir zihniyetle ‘olanaksızı’ı ‘olur’ haline getirip köyde adeta bir devrim yapan ve kahraman ilan edilen ‘Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz’ün vefatından sonra, büyük bir vefa örneği olarak, hem onun hem de kitap sandıklarını yıllarca fedakarca sırtında taşıyan eşeğinin heykellerinin dikilmesiydi. Hizmet önemli ama ona vefa göstermek de bir o kadar önemli… Doğru işler yapan, topluma hizmet eden girişimci bireylerin emeklerine de destek olmak o hizmeti alanların hem toplumsal hem de insanlık görevi oluyor.

Sanırım, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ulu önder Atatürk de evrensel boyutta yaptıklarıyla heykeli dikilecek insanlara en güzel örnektir. Onun heykelleri de, ülkesine ve dünya barışına verdiği hizmetler ve askeri rütbesinin gerektirdiği görevlerin çok ötesinde bir sorumluluğu bir ömür boyu sırtlayıp içinde yaşadığı topluma attırdığı büyük adımlarda önderlik etmesi sonucu dikildi. Yazarın da dediği gibi: “İnsan var, dokunduğu yere değer katar. İnsan var, dokunduğu yere değer kaybettirir.” İşte, bu değerli insanlar, dokundukları yerlere değer katanlardan…

İŞ KALİTESİ HAKKINDA

Şerif İzgören, Cenap Şaabettin’in “Tomurcuk derdinde olmayan ağaç odundur.” (Sayfa 53) sözüyle başladığı kitabının bu bölümünde, yine güzel üslubuyla karşılaştığı insanlar, olaylardan ve dünden bugüne örnekler veriyor. Fatih Sultan Mehmet’in içtiği suyun kalitesini ölçen sarayın mutfak görevlilerinden, Rize’nin güzelliğinin değerini bilip yanındaki çalışma arkadaşlarıylaonu dahada güzelleştiren Vali Hurşit Bey’e, Türk Milli futbol takımında teknik direktörlük yapan ve Türkiye’de sadece oyuncu psikolojisinin konuşulup hiç ‘iş’ten konuşulmamasından yakınan Sepp Piontek’ten, hastanede on saniyelik doktor imzası için saatlerce babasının yanında oturup doktoru bekleyen ve okuldaki dersini kaçırdığı için üzülen kızına kadar artılarıyla ve eksileriyle, yapılan ‘bir işin kalitesi’nin önemi vurgulanıyor.

Yazar, “Kendini acayip ciddiye alıp işini ciddiye almayan insanlar topluluğu olduk. Keşke ciddiye aldığımız şey kendimiz değil, işimiz olsa. Dikkat edin, gram yetkisi olan adamda bir surat, bir hava. İşin kalitesi o çünkü. İnsanlar işlerini, acil durum maskelerinin nasıl takıldığını anlatan hostes suratıyla yapıyorlar.” (Sayfa 60) derken, bunun tam tersi durumunda nelerin farklı olabileceğini de kendi ailesinde yaşanan bir tecrübeyle açıklıyor. Anne ve babasının yıllarca telefon faturasını ödemeye birlikte gittikleri banka şubesinde işlerini gören güleryüzlü, hal hatır soran, para üstünü verirken bile ‘bereket versin’ diyen memura olan bağlılıkları… Annesi, eşinin vefatından sonra da, fatura ödemeye o bankaya gidiyor ve yine aynı memurun önündeki sırada duruyormuş. Nedeni de, o ‘evladımız’ diye hitabettikleri memurun ağzından bal damlar gibi “Allah bereket versin.” sözünü duymakmış… Annesinin kendisine anlattığı bu gerçek olayla yazar, ‘bir işi adam gibi yapmak’ ve ‘evine helal lokma götürmek’ kavramlarının önemine de vurgu yapıyor. Sonra da işini iyi yapmadığı halde kendini ve işini övenlere bozuluyor: “Bizde herkes işini ne kadar iyi yaptığını anlatır durur. Kendi başarılı değilse bu sefer evladı süper birşeydir, onun başarılarını dinlersin: ‘Evladım diye söylemiyorum ama’… (Sayfa 61) Bak işini iyi yapıyorsan hiç anlatma. Zaten herkes işini ne kadar iyi yaptığını görür.” diyen yazarın bu konuda, sitemine katılmamak elde değil. Ben de, ucundan yarım yamalak tuttukları işlerle dolu geçmişleriyle sürekli böbürlenip caka satan ama günümüzde hiçbirşey yapmadan kredi toplamak isteyen ve işini tamamlamayanlar, çukurları açıp, kapatma zahmeti göstermeyenler için, Albert Hubbard’dan biz söz eklemeyi uygun buldum: “Geçmişte yaptıklarınızın çok büyük görünmesi, bugün fazla birşey yapamadığınızın göstergesidir.”

Fazla çaba sarfetmeden sadece insanca bir yaşamın içinde şekillenen ‘İş kalitesi’ bu kaliteli insanların yaptıkları olsa gerek. Basit bir işi bile büyük bir özenle yapan ve gönülleri fethedenler bir toplumun yüz akıdır. Ben de can dostum babacığımı kaybettiğimde, onun her zaman faturalarını ödemeye gittiği banka şubesinde, vefatını duyar duymaz adeta kendi babalarını kaybetmişcesine üzülen iki memurenin babam hakkında söyledikleri bir kaç güzel sözü yaşamım boyunca unutamam. İnsan en yıkıldığı zamanlarda, hiç tanımadığı ama aslında ortak bir hatırayı paylaştığı bu insanlara yakınlık duyuyor. İnsanın yaşı ne olursa olsun, sevildiği, sayıldığı ve el üstünde tutulduğu, en azından insanca davranıldığı bir ortamı hak ediyor. Ve insan, işini yüreğiyle ve hakkıyla yapan, her koşulda insanlığını kaybetmeyen bir görevliyi tercih ediyor. Böyle bireyler, hizmet veren bir kişi olmaktan çıkıp tanıdığınız bir yakınınız oluveriyorlar. İşini düzgün yapan ve prensipleri olan insanı kim sevmez ki? Şerif İzgören, “Unutmayın, iş hayatınızda nereye varacağınızı sizin iş kaliteniz belirler.”(Sayfa 67) diyor. Ben de, “ ‘iş kalitesi’ insanın kendine ve diğer insanlara verdiği değerin de bir yansımasıdır” şeklinde düşüncemle kendisine katılıyorum.

Yazarın Türkiye’de alınan eğitimin kalitesi üzerindeki olumsuz düşünceleri de şöyle: “Çalıştığı işyerinin zarar etmemesi için elinden geleni yapan temizlikçi Nefise Hanım’ın, (o günün koşullarında bile sanki uydudan çekilmiş resim gibi haritayı çizen) Piri Reis’in ve Atatürk’ün ortak özellikleri ne biliyor musunuz? Ne iş yapmışlarsa şahane yapmışlar… Göçmen vatandaşlarımızın ben de ayrı bir yeri var. Çok çalışkandırlar ve işlerini mükemmel yaparlar.” Peki göçmenlerin Türkiye’de doğup büyüyen vatandaşlardan ne farkı var diye sorulunca cevabı çok acı oluyor: “Bizde eğitim almadıkları için kurtarmışlar.” (Sayfa 65)

Türkiye’de en büyük zararı verenlerin işini iyi yapmayan insanlar olduğunu vurgulanan bu bölümün beni hem bir insan hem de bir şair olarak yaralayan örneği ise değerli şairimiz Orhan Veli’nin ölümüyle ilgili olanıydı. (Sayfa 67 –Siyah beyaz bir fotoğrafta, şairler Sait Faik’le ve Sebahattin Eyüboğlu’yla yanyana oturuyor…)

“Orhan Veli müthiş mi müthiş bir şairdir. Nasıl öldü bilir misiniz? Ankara Belediyesi’nin açıp, üzerine bir kapak koymadığı çukurlardan birine düştü geceleyin. 35 yaşında. 70’ine gelebilseydi peçetelerin üstü, aşıkların kalpleri hatta tuvalet kapıları bile onun şahane şiirleriyle dolardı. Orhan Veli öldü. Hayal gücümüz öldü.” diyor Şerif İzgören… (Sayfa 68)

Aslında eserleriyle ölümsüzleşen şairleri, koşullarıyla sindiren ve öldüren bir ülke Türkiye. Şairleri belediye çukuruna düşmese, ya komunistlik yaftası vurulan Nazım Hikmet gibi vatanından kovulur ve hasretin kavurduğu gurbet çukuruna düşer ya da pek çoğu gibi yoksulluktan sürünür ve açlıktan ölür. Yolun yarısında yaşamı biten sadece Orhan Veli değil ki, Türk insanın o yaşama verdiği değer ve iş kalitesi biten… ‘Adam’ gibi yapılmayan işle yok edilen ‘adam gibi adamlar’ın ülkesinde yaşamak zor iş doğrusu… Ama hala küsmeden yaşayabilenler var ki, Şerif İzgören bu kitabı yazmış… Ben de okumuşum ve uzun bir analiz yazmak için ilham bile bulmuşum…

Umutla, gayretle ve…

Sevgiyle...

Alp İçöz, M.A

Eğitimci Yazar ve Şair

Devamı var. (Bölüm 3- Dürüstlük, Yurt Sevgisi ve Hoşgörü Boyutundaki Arayışlar)


Copyright©Alp İçöz 2010

İzgören & AkIn Eğitim ve Danışmanlık

Uğur Böcekleri Projesi

http://www.izgoren.com/

JOURNALTA - The Journal of Turkish Americans

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

“Yorumunuza teşekkür ederim. Şerif İzgören'in kitabında Türkiye'yi ya da Türkleri aşağılama yok, varolan değerlerin düzeyini uygar dünyanın gereklerine uyarlamak için uyarı var. Koyunlara bile 6 ayda kapatıldıkları ağıldan kilitleri açarak çıkmayı öğretebildiklerine göre insanların birbirinden öğreneceği çok şey var. Türk olmayı zorlaştıran Türklüğün Orta Asya'daki insani değerleri değil, ona başka kültürlerin miskinliğini bulaştırmak isteyenlerin Türklüğü tanınmaz hale getirmek istemeleridir. Öbür dünyada mutluluk düşleriyle bu dünyada kendini geliştirmeyen ve içinde yaşadığı topluma zerre kadar katkısı olmayanların Türk'leri ve Türk'larin Orta Asya'dan beri sahip olduğu insanlık değerlerini unutan ve hiçe sayanlardır. Çarıklı Avrupa’lı, sarıklı Londra’lı ya da cemaatçi New Jersey'li olmak yerine aydın İzmir'li, kültürlü İstanbul'lu, eğitimli Ankara'lı, görgülü, Adana'lı, vatansever Diyarbakır'lı ya çalışkan Kars'lı olmayı başarsak ne Türkiye ne de Türkler aşağılanabilir. Saygılar.”

Alp İçöz 
 07.04.2010 18:58
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 52
Toplam yorum
: 108
Toplam mesaj
: 49
Ort. okunma sayısı
: 1735
Kayıt tarihi
: 11.11.06
 
 

"İnsan, aslinda gönül gözüyle görmeli dünyayı. Herşey, o iç dünyanin merkez olduğu kişiliğine şek..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster