Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Eylül '14

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
257
 

Kız çocuklarımızın başlarını örtelim mi? Örtmeyelim mi?

Kız çocuklarımızın başlarını örtelim mi? Örtmeyelim mi?
 

* Örtmenin gerekçesi.

"Örtelim, hem de küçücüklerken, en geç adet gördükleri günden başlayarak örtmek dini inancımızın gereğidir"

diyen büyükler, 9-10 yaşlarındaki küçücük kız çocuklarımızın okuldayken de başlarını örtmeye karar vermişler.

Derler ki;

"Regl olan kız çocuğu ergen olmuş demektir. Ergen müslüman örtünmek zorundadır. Bu bir din ve inanç özgürlüğü konusudur. Aksini öngören bir düzenleme olamaz."

Bu yargıya dinimizin hangi hükümlerinin esas alınarak varıldığını bilmiyorum.

Kadınların başlarını örtmeleri konusu toplumumuzda uzun süre tartışılmıştır.

Örtünmenin dinin emrinden değil örften kaynaklandığını öne sürenler de olmuştur.

Sonuçta bu konuda dini esasların ne olduğu üzerinde bir uzlaşma mümkün olmamış, taraflar kendi görüşlerini korumuşlardır.

Benim din bilgim bu tartışmada taraf olmamı sağlayacak kadar derin değildir.

Derin olsaydı da tartışmazdım zaten.

Konu inanç olduğunda ve bir kimse benim inancım böyle dediğinde benim açımdan tartışma bitmiştir.

İnançların doğruluğu yanlışlığı tartışılamaz. İnançlar sorgulanamaz. Değerlendirilemez. İnanç insanın kendi iç dünyasının konusudur. Kimseyi ilgilendirmez.

Benim açımdan kişinin başının açık veya kapalı olması değil toplumun ortak yaşam alanıyla ilgili konulardaki tutumunun demokratik olup olmaması önemlidir.

Yetişkin insanların kendi kararları doğrultusunda istedikleri gibi giyinebilecekleri konusunda toplumda genel bir anlayış birliği oluşmuşken bu kez çocukların örtünmesi gündeme gelmiştir.

Söz konusu çocuklarımız olunca benim de bu konuda söyleyeceklerim var.

* Dini esaslara göre yaşamaya başlamanın yaşı olur mu?

Çocuklarda din algısı ne zaman başlar?

Din soyut bir kavramdır. 9-10 yaşındaki bir çocuğa, hangi dine mensup olursa olsun, dinin ne kadarı ve ne kapsamda öğretilmelidir?

Benim bu yaşlardaki çocukların dini, Yaratanı, sevap ve günah kavramlarını algılayabileceklerinden endişem var.

Bu yaşlarda sadece korkutmaya dayalı olarak verilen sevap-günah kavramlarının sağlıklı, kalıcı ve anlamlı olmadığını düşünürüm.

Bu çağlar oyun çağlarıdır.

Bence bu yaşlardaki çocuklara din kültürü bilgisi verilebilir.

Dinlerin insandan ne istediği; dürüst ve faziletli yaşamanın insana vereceği iç huzur, yardımseverlik, insan ve doğa sevgisi, hoşgörü, başkasının inancına saygı gibi dinlerin ortak benzer değerleri, dinlere doğrudan referans yapmadan verilirse daha faydalı olabilir.

Unutmayalım, dinler amaç değildir. Araçtır. İyi insan olmanın, mutlu ve huzurlu yaşamın, faziletli yaşamın aracıdır.

Dinin özüne girmeden (çocuğun yaşı gereği) şekline yönelik uygulamaların başlatılması dinin gelecekte de bir şekil konusu olarak algılanmaya devam edilmesine neden olabilir.

Bu endişemin ciddi temelleri vardır.

Toplumumuzdaki din eğitiminin dinin öğretisini benimsetmek yerine, giderek dinin pratiklerini yerine getirmeyi yeterli sayan, şekilsel, özü kapsamayan bir yönde geliştiğini düşünüyorum.

Dini özünde yaşamak o özü algılayamayan insanlara zor gelmektedir. Çünkü nefisten fedakarlık etmeyi gerektirmektedir. Nefisten fedakarlık zordur. İnancı gerçek olan insanlar ancak nefislerinin baskısını yenebilirler.

Şekilcilik ise kolaydır.

Dinlerin pratikleri önemlidir ama onlar amaç değil dini anlayışı temellendiren araçlardır.

Şekilcilik kendi kendini kandırmacadır. Namazımızı kılıp, orucumuzu tuttuğumuzda işimiz bitmez, yeni başlar.

Esas olan dinimizin öğretisini davranışlarımıza yansıtabilmektir.

Unutmayın Allah bize "şah damarımızdan" daha yakındır. O'ndan bir şey saklamamız mümkün değildir.

Başkalarını kandırabiliriz ama kendimizi kandıramayız. Ne kadar düzgün ve dürüst olduğunuzu bilmek istiyorsanız aynada kendi gözlerinizin içine bakın. Cevap oradadır.

Bir de bize şah damarımızdan daha yakın olan Allah'ı asla kandıramayız. Unutmayın hesabı soracak olan O'dur. Başkalarını kandırsak ne olur kandırmasak ne olur.

Lokman Suresi'nin 16ncı ayeti der ki: (1)

"Yavrum, haberin olsun ki, yaptığın bir hardal tanesi ağırlığında olsa da, bir kaya içinde veya göklerde ya da yerin dibine gizlense Allah onu getirir, tartına koyar. Çünkü Allah latiftir, her şeyden haberdardır"

Bayram namazından sonra daha cami avlusundan çıkmadan, gazetecileri karşısında görünce siyasi karşıtlarını eleştirmeye başlayan politikacılara, bizim köyden getirdiğim, bir çift sözüm var.

Allah'tan korkun.

Ne kaybedersiniz ki gazetecilere; bugün siyaset yok deyip bayramla ilgili, kardeşlikle ilgili güzel sözler söyleseniz de bayram namazının ulviyetine halel gelmese.

Beni insanımızın din konusunda giderek şekilciliğe saplandığı yargısına götüren yaşadığım toplumda her gün gözlemediğim bu ve buna benzer davranışlardır.

Eleştirimi hoş görün.

Toplumumuzdaki insan davranışlarının çoğunun pek de dinimizin öngördüğü doğrultuda olmadığı görüşündeyim.

Ana hatlarıyla örnekleyelim.

Ben endişelerimi belirteyim cevabı siz kendiniz verin.

Dürüst müyüz?

Bilerek başkasının hakkını yiyor muyuz?

Hoşgörülü müyüz yoksa hemen şiddete mi başvuruyoruz?

Haklıya hakkını teslim ediyor muyuz yoksa dövmeye mi kalkışıyoruz?

Trafikte yol verme tartışması ölümlü kavgalara yol açıyor mu?

Temiz miyiz? Arabamızda içtiğimiz sigaranın izmaritlerini trafik ışığında durduğumuzda yola boşaltıyor muyuz?

Rüşvet veriyor muyuz?

İçinde yaralı ve hasta olduğunu bildiğimiz ambulansa yol veriyor muyuz yoksa onun  arkasına takılarak trafikte kendimize avantaj sağlamaya mı çalışıyoruz?

Polisin olmadığı ortamlarda emniyet şeridine dalıp önümüzdeki araçları haksızca geçmeye çalışıyor muyuz? Bunun günah olduğunu biliyor muyuz?

Dedikodu yapıyor muyuz? Günah olduğunu biliyor muyuz?

İşçilerimizin iş güvenliklerini bilerek göz ardı ediyor muyuz?

Kıdem tazminatları yanmasın diye istifa edemeyeceklerini bilerek, fırsattan istifade edip, işçilerimize her türlü eziyeti yapıyor muyuz?

İnsanlara karşı böbürlenip, kibirleniyor muyuz?

Yeryüzünde çalımla yürüyor muyuz?

Yürüyüşümüzde mutedil olup, sesimizi alçaktan alıyor muyuz? (Almıyorsanız bir zahmet Lokman Suresinin 19ncu ayetini okuyun.)

Örnekleri çoğaltmak mümkün.

İstisnaların olduğunu ve dini özümsemiş insanlarımızın olduğunu elbette biliyorum.

Gönlümdeki toplum dokusu düzgün yaşayanların değil, yaşamayanların azınlıkta ve istisna oldukları bir dokudur.

Şekilciliğin kolaycılık tuzağına düşmemeleri için, tefekküre dayanan din eğitimi açısından çocukların gerekli olgunluğa ulaşma çağının 18'li yaşlar civarında olduğuna inanıyorum.

Bu anlamlı eğitim başlayana kadar şekle yönelik uygulamalardan da uzak durmak bence en iyisi.

Anlamlı din eğitimi konusunda geçmişte Cezayir'de yaşadığım bir anımı nakletmek isterim. Türk ve Cezayir'li arkadaşlar ülkenin en güneyinde küçük bir kasabada birlikte akşam yemeği yiyorduk.

Ortam olabildiği kadar temizdi ama karasinekler vardı.

Cezayir'li arkadaşlardan birisi bu sineklerden birini eliyle yakalayarak kendi su bardağının içine attı ve suyu içti.

Ben kendisine bunu neden yaptığını sordum. "Sevaptır" dedi.

Devam etti.

"Peygamberimiz de içinde sinek olan tastan su içmiş. Ben de O'nun yaptığını yaparak sevaba giriyorum"

Bedir Savaşı sırasında Peygamberimizin su içtiği tasa sinek düşmüş. O büyük insan bakmış ki herkes kendisine bakıyor. O suyu dökse herkes dökecek. Su öyle kıtmış ki susuzluk savaşın kaybına bile neden olabilirmiş. Suyu içmiş. Komutanlığın ve insanlığın gereğini yapmış.

İnancı şekilden çıkarıp, ete kemiğe büründürmek kolay değil. Anlattığım olaydaki kişinin hiç bir kötü niyeti yok. 

Din eğitimi şekilde kalmış, öze dokunamadığı için anlam kazanamamış.

O nedenle dinin şekilden ibaret olmadığını, şekille yetinmememiz gerektiğini, esas olanın öz olduğunu tekrar vurgulamak isterim.

Anadolu'da "başını bağlamak" diye bir deyim vardır. Duymuşsunuzdur. Kız çocuklarının sözü kesildiğinde; amcası, dayısı "yeğenimin başını bağladık" derler.

Bence, eğer baş örtülecekse, zamanlama olarak, Anadolu'nun bu kadim kültürü esas alınmalıdır.

Ergenlik sadece fizyolojik bir olgu değildir. Ruhsal ve psikolojiktir aynı zamanda. Her yönü gerçekleştiğinde ancak çocuğu ergen kabul edebiliriz.

* Başlarını örttüler mi? Biz mi örttük?

Açık ve dürüst konuşalım. 9-10 yaşındaki bir çocuğun başını açması da örtmesi de çocuğun kendisinin değil ailesinin kararıdır.

Bu da doğaldır çünkü her aile kendi yaşam tarzının en iyi olduğunu düşünür ve çocuklarının da kendisi gibi olmasını ister.

Aileler bu ve buna benzer uygulamalarla çocuklarının kendilerine benzemesini, diğer bir deyişle kendi yaşam tarzlarının kendilerinden sonra çocuklarında devam etmesini sağlamaya çalışırlar.

Bu güzelim dünyayı bırakıp gitmek kolay mı? Bir şeylerle teselli bulmamız lazım.

Sadece malımızı mülkümüzü değil, yaşam tarzımızı da çocuklarımıza miras olarak bırakmak isteriz.

Toplumların bu konudaki tutumlarının katılık derecesi nesiller çatışmasının karakterini belirler. Katılık arttıkça nesiller çatışmasının şiddeti artar. Nesillerin çatışması doğanın gereğidir ve kaçınılmazdır.

Şu sözlere kulak verelim. (2)

"Birey, halihazırda yapılandırılmış olan ve belirli yollarla yönetilen bir dünyanın içine atılır. Yeni doğmuş bebek, önceden var olan fiziksel ve kültürel bir sosyal sistem tarafından vakit kaybetmeksizin kuşatılmaktadır; söz konusu sistem yeni gelenin yaşamını belirli yönlerden şekillendirir ve bebeğe önceden kararlaştırılmış "taraflı" yönler verir. Bebeğin içine doğduğu, doğal olmaktan uzak olan bu ortam, önceden kararlaştırılmış yani taraflı bir biçimde ve yine taraflı hedeflere yönlendirmek üzere bir sosyal yapı yaratır. Bu ortam, politik, sosyal, ekonomik, psikolojik ve hatta mimari özellikler dahil olmak üzere hemen her yönden tasarlanmıştır. Bebek, psikolojik olarak belirli tipte vatandaşlar oluşturmayı amaçlayan, önceden programlanmış bir dünyaya gelir."

"Bireyler kültürlerinin dünya görüşünü benimserler."

"İnsanın dünya görüşünün kaynağı, sosyal olarak inşa edilmiş ve normatif olarak düzenlenmiş dünyadadır; bu kaynak bireylerin kendi zihinlerinde değildir."

"Hayatın ilk dönemlerinde, onlu yirmili yaşlarda istediği kadar meraklı ve araştırmacı olsun, bireyin normatif yapıyı gerçekten etkilemek için çok az fırsatı ve gücü vardır."

Başını örtme-örtmeme konusunda çocukların hemen hemen hepsinin yaşamları boyunca ailelerini izlemelerinin nedeni budur.

Çok az sayıda çocuk büyüyünce ailesinden miras aldığı kültürel davranışlarını değiştirir.

Örtme-örtmeme kararını aileler olarak bizim verdiğimiz konusunda hemfikirsek küçük çocuklarımızın bu konuda okulda zihinlerinde oluşabilecek sorulara cevaplar aramak da bize düşer diye düşünüyorum.

* Yeni uygulama sonucunda oluşacak okul ortamı.

İlkokulun ilk dört yılını başı açık olarak birlikte okumuş arkadaş iki çocuk düşünelim. İkinci dört yılın ilk gününde karşılaştıklarında birisinin başı örtülmüş olsun.

İkisinin kafasında da aynı anda ister istemez acaba hangimiz doğruyu yapıyoruz sorusu oluşacaktır.

Arkadaşlıklarının bu değişiklikten etkilenmeden sürmesi için ailelerin yaklaşımı belirleyici olacaktır.

Aileler, seninki doğru, onunki yanlış derlerse eyvah problemimiz var demektir.

Uygun cevap; her ikinizinki de doğru. Özel hayatta ve inanç konularında karar kişiye aittir. Ne yaparsa o doğrudur, şeklinde olmalıdır.

Çocuklar arkadaşlıklarını sürdürüp sürdürmeme konusunu da ailelerine danışabilirler.

Cevap; istersen elbette edebilirsin, yeter ki sana kendi doğrularını dayatmasın, şeklinde olabilir.

Demokratik bir toplumda bu konudaki ana felsefe; herkesin kendi seçtiği yolda mutlu ve huzurlu yaşaması, karşımdaki neden benim gibi yaşamıyor diye sorgulamaması ve bunu kendisi için bir mutsuzluk nedeni olarak görmemesinden geçer.

Kişi kendi yolundan memnunsa ne yapıyor diye başkasına bakmaz. Başkasına bakanın kendi seçtiği yoldan şüphesi var demektir.

Aileler sadece kendi yaklaşımlarının doğru, bunun dışındakilerin yanlış olduğunu söyleyerek konuya yaklaşırlarsa, toplumda mevcut kutuplaşmayı çocuklara kadar yaygınlaştırmış oluruz.

Böyle yaparsak çocuklar kıyafet farklılığı nedeniyle birbirlerinden uzak durmaya başlayabilirler. Kıyafetleri aynı olan çocuklar birbirlerine yakınlaşırlar ve guruplaşmalar başlar.

Toplumumuzun halen içinde bulunduğu ayrışma ve kutuplaşmaya baktığımda bu tehlikenin var olduğunu düşünüyorum.

Türk toplumunun en önemli sorunu vatandaşlar arasındaki ortak değerlerin her gün biraz daha azalmakta olmasıdır. Yangına körükle gitmeyelim. Ülke hepimizin ve bu ülkede birlikte yaşamak zorundayız.

Aileler kendi kavgalarını çocuklar üzerinden sürdürmeye kalkışmazlarsa çocuklar kendi yollarını bulurlar. Onlar sağduyuludur. İçlerinde kin ve nefret yoktur. Kin ve nefreti büyürlerken toplum olarak biz yerleştiririz içlerine. Onlar saf ve tertemizdir. Arkadaşlarını kıyafetine bakarak değil huylarının uyumuna bakarak seçerler.

Haddimi aşarak ısrarla ve tekrar vurguluyorum.

Sayın büyükler, geçmişte sizi öyle veya böyle etkilemiş, belki de çok sıkıntısını çektiğiniz bu tartışmaya lütfen çocuklarınızı dahil etmeyin. Bunu çocukların küçük dünyasına sokmayın. Onların küçücük omuzlarına, aslında sizin olan ve sizin taşımanız gereken, taşıyamayacakları kadar  ağır olan bu yükü yüklemeyin. Kendi yükünüzü kendiniz taşıyın. Geçmişte  uğradığınızı düşündüğünüz haksızlıkları çocuklarınız üzerinden telafi edemezsiniz. Bir kavganız varsa onu siz büyükler kendi aranızda yapacak kadar dürüst olun.

Bırakın çocuklar çocukluklarını yaşasınlar. Hoplasınlar, zıplasınlar, koştursunlar, kahkahalarla gülsünler.

Büyüyünce onlar kendi yollarını bulurlar.

Çocukken çocuk gibi yaşanmamış bir saniye bile ömür boyu telafisi olmayan önemli bir kayıptır.  Yaşanan ve yaşanmayan anlar geri gelmez. Hayat su gibi akıp gider.

Sağlıklı toplum dokusu çocukken çocuk, gençken genç gibi yaşayan insanlarla oluşur. İnsan geriye dönüp baktığında yaşanmamış yıllar görmemelidir. Görürse hayattan alacaklı olduğunu düşünür hep. Böyle düşündüğünde huzursuz olur ve herkesi huzursuz etmek ister.

Hayatın her çağını o çağa uyan anlayışla yaşayan ihtiyarlar huzurlu ve mutludurlar. Etrafa bilgelik ve huzur yayarlar. Bizim köyde onlara "Peygamber gibi adam" denir.

Hayattan alacaklı olduğunu düşünüp yolun sonuna yaklaştıkça, alacaklarını tahsil etme şansının azaldığını düşünerek, daha da huzursuz olanlar ise "huysuz ihtiyar" olarak bilinirler. Huysuzlukları mezara kadar devam eder.

Bu tür insanların yaşlandıklarında yaşlarına uymayan davranışlar içine girerek ele güne rezil olması da sık rastlanan bir olaydır.

İkinci dört yılın ilk okul gününe geri dönelim.

Öğretmenlere büyük iş düşüyor.

Eminim Milli Eğitim Bakanlığı bu uygulamayı başlatırken onlara yardım edecek detaylı bir rehber yayınlamıştır.

Öğretmenin kendi kıyafeti ne olursa olsun, başı örtülmüş veya örtülmemiş çocuklara tam bir tarafsızlık ve adaletle yaklaşmalıdır. Aynı sevecenlikle, aynı disiplin anlayışıyla yaklaşmalıdır. Guruplaşmaları önleyecek, öğrencileri kaynaştıracak şekilde yaklaşmalıdır.

Çocuklar cin gibidir. En ufak ayrıntılar bile gözlerinden kaçmaz. Öğretmenin jest ve mimiklerinden içindeki duygularını okurlar.

Aklıma gelen en basit uygulamalar; örneğin oturma düzeni yapılırken başı örtülmüş olanlarla örtülmemiş olanlar aynı sıralarda yan yana oturtulmalıdır. Oyun gurupları, çalışma gurupları kurulurken farklılıklara göre oluşmasına engel olunmalıdır.

Öğretmenler ne yapacaklarını bilirler. Kusuruma bakmasınlar haddimi aştım.

Öğrenci kıyafetinden dolayı kendisine farklı davranıldığı hissine kapılırsa, veliler öğretmen tercihi ve seçimi yapmaya başlayabilirler. Bu da yeni kutuplaşmalar yaratır.

Sınıfların ve/veya okulların kıyafet anlayışına göre düzenlenmesini önerenler çıkabilir. Bu çözüm değildir. Bilinçli yapılıyorsa toplumun çözülmesini önermektir. Bilinçsizce yapılıyorsa saflıktır.

Bu konuyu demokratik kültür birikimimizle uygun şekilde yönetecek güçte olduğumuza inanıyorum.

* Sosyal faaliyetlere katılım.

Başını örttüğümüz öğrencilerin, okulun sosyal ve spor faaliyetlerine o faaliyetin gerektirdiği kıyafetle katılacaklarını var sayıyorum.

Aksini düşünmek bile istemiyorum ama her ihtimale karşı düşüncelerimi paylaşmak istedim.

Çocukları bu tür sosyal faaliyetlerden uzak tutmak öncelikle onlara kötülüktür. Onların sağlıklarını tehdit eder. Sosyal gelişimlerini engeller.

Konuştuğumuz yaş çocukların her türlü spora başlama yaşıdır.

Bu yaşta spora başlayan öğrenciler, yetenekleri varsa sıralı okullarda bunu geliştirerek milli takımlara kadar yükselebilirler.

Şu günlerde voleybol ve basketbol kadın takımlarımız dünya kupalarında ter döküyorlar. Onlar sporu seven her kız çocuğumuz için birer rol modeldirler. Kendilerine şükran ve sevgilerimizi sunalım. Başarılar dileyelim.

Çocuklarımızın bir kısmının bu faaliyetlerden uzak tutulması ülke takımlarının gücünü azaltır.

Böyle yaparsak sporcularımız olimpiyatlara neden katılamıyorlar sorgulamasından hepten vazgeçmemiz gerekiyor herhalde.

Çağdaş dünya ile kurmaya çalıştığımız bağlar zayıflar.

Gerekçesi ne olursa olsun ülkeyi içine kapatmak uygun bir yol değildir.

* Son söz.

Dünya üzerindeki toplumlar ikiye ayrılırlar.

Teknoloji üretme gücüne sahip olanlar ve olmayanlar. Bunun dışındaki bütün tasnifler sunidir, amaçlıdır. Kandırmacadır.

Teknoloji üretebilen toplumlar, geliştirdikleri yüksek teknoloji ürünlerini diğerlerine satarak kendi insanlarını insanca yaşatırlar.

Teknoloji geliştiremeyen ülkeler yeryüzünün figüranlarıdır. Varlarını yoklarını teknoloji geliştiren ülkelere aktararak, kendileri yiyecek ekmeğe muhtaçken, gelişmiş ülkelerin insanlarını beslemeye devam ederler.

Figüranlıktan kurtulmanın tek yolu teknoloji üretebilecek insanlar yetiştirecek bir eğitim sistemi kurmaktır.

Böyle bir eğitim sistemi için; özgür düşünen, hiç bir yönden baskı altına alınmayan, çocukluğunu ve gençliğini o çağın doğal düzenine, diğer bir deyişle Yaratanın yaradılış özelliklerine uygun olarak yaşayan nesiller şarttır.

Başka yol bilen varsa söylesin.

Eğitim alanında tartışmaya değer tek konu teknoloji üreten nesilleri nasıl yetiştireceğimizdir.

Geri kalan her şey oyalamacadır.

Dünyadaki mevcut "mutlu" düzenin devamını isteyenlere hizmet eder.

Seçim sizin.

 

1. Elmalılı Hamdi Yazır.       KUR'AN-I KERİM VE YÜCE MEALİ.

2. Fathalı M. Moghaddam.   DİKTATÖRLÜĞÜN PSİKOLOJİSİ.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 81
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1654
Kayıt tarihi
: 04.05.13
 
 

Emekli pilotum. 1950 yılında Polatlı Çekirdeksiz köyünde doğdum. İlkokulu köyde ve Polatlı'da, li..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster