Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Ekim '11

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
52
 

Kızıl 28

Ayeil köşkün yan bahçesine giren dar, asfalt yola girdiklerinde gördüğü manzara karşısında afallamıştı. Yalnızca yüz hektarlık bir alanı at ahırı, koşu alanı ve küçük bir koru kaplıyordu. Daha küçük bir alanı ancak yine de epeyce fazlaydı ona göre araç garajı dolduruyordu. Yine de asıl binanın yani köşkün üzerine kurulduğu alanın üçte ikisi kadar bile değildi bu yapıların bulunduğu alanın tamamı… Hele hele Köşkün mimarisi muhteşemdi. Orijinal bir mimari tasarım gibi görünüyordu. Çatının kenarlarındaki yağmurluklar altın sırma işlemeli süslemelerle bezeliydi. Köşkün tamamı da zaten bu güzelliği tamamlıyordu. Çevresine örülmüş ok biçimli demirler bile bir bütünün parçası niteliğindeydi. Kadın figürlü süs havuzu ve yemyeşil ön bahçesinin sözünü bile etmeye gerek yoktu. Eve girdiklerinde gördükleri şaşkınlığının biraz daha artmasına neden olmuştu. Yüksek tavandan iki metrelik has kristallerle süslenmiş avizeler sarkıyordu. Sırf girişte üç tane avize mevcuttu. Koridordan doğruca büyük salona açılan kapı altındı ve gümüş işlemelerle süslüydü. Salonun içerisinde farklı yerlere açıldığı belli olan birkaç kapı daha vardı. Bunlar da giriş kapısı gibi altın üzerine gümüş süslerle doluydu. Salonun tam ortasında devasa bir yemek masası duruyordu. Sağ ve sol kısımlarda antika oturma takımları ve gümüşlükler diziliydi. Duvarlarda alabildiğince tablolar asılıydı. Ve çoğunluğu belli ki tek bir ressamın elinden çıkmıştı. Benimsediği tarzdan anlaşılabiliyordu bu… Buradaki avizelerde kristal yerine mavi bir tür taş kullanılmıştı. Belli ki değerli bir taştı ancak daha evvel hiç görmediği için ne olduğunu bilemiyordu. Salona mavi loş bir hava katıyordu. Koridordaki odaları ve salonu böyle ihtişamlı olan bir evin kalan İki üst katına çıkmaya artık cesaret bile edemiyordu. Eirum onun şaşkınlığının farkındaydı ancak eve girdiklerinden bu yana kâhya ve yanındaki başyardımcı kadın ile yapılması gereken hazırlıkları konuşuyorlardı. Yemekte neler olmasını arzuladığını, misafirlerinin kalacağı odaların itina ile temizlenmesini ve hazırlanmasını istemişti. Son birkaç kalvdır tepkisizce evi inceleyen kızı izliyordu. Tepkileri çok inanılmazdı. Daha evvel böyle bir yerde belli ki hiç bulunmamıştı.

- Söylesene dedi aynı şaşkınlıkla evi inceliyorken;- bu köşkü yaptırmak sana ne kadara mal oldu?

- Epey fazla bir miktara diye yanıtladı. Bu esnada Konsta ve Cerulean’da yanlarına gelmişlerdi. Koridorda onlardan ayrılıp üst kattaki odasına çıkan Balamir’de onlarla birlikte inmişti salona…

- Ayeil, daha ne kadar bir şapşal gibi evin içini dolaşacaksın acaba? Diye sordu bir o yana bir bu yana dolaştığını görünce…

- Henüz üst katları görmedim bile dedi yüzünü onlara döndü.

- Bence üst katları sonraya bırak. Bütün bir gecemizi alır. Yarın yola çıkacağız biliyorsun. Dinlenmeliyiz.

- Haklısın, Balamir dedi sol taraftaki gruplara yöneldiğinde…

- Yemek bir kalvan içerisinde hazır olur, beyler. O zamana dek biraz sohbet edebiliriz.

- Oturalım öyleyse dedi Cerulean Ayeil’in olduğu koltuğa yöneldi ve oturdu. Çünkü biliyordu ki bunu o yapmazsa şu Eirum denen Başkan bozuntusu yapacaktı. 

- Ee, Cerulean iyi vakit geçirdiniz mi diye sordu Ayeil yanına oturduğunda.

- İdare ediyorum. Ancak bir an evvel geri dönmek için oldukça sabırsızım.

- Neden? Bir sorun mu var?

- Hayır… Hiçbir sorun yok, telaş etme… Yalnızca gezegenime dönmek için sabırsızlandığımı söylemek istemiştim.

- Anlıyorum. Haklısın doğrusu, daha bir gün bile olmadı ama ben de Septist’i özledim.

- Yalnızca Septisti mi diye sordu Yorga’nın varlığını bu adam da anlamalı diye düşünüyordu.

- Kastının ne olduğunu anladım, Cerulean. Ama evet yalnızca Septisti özledim dedi başını önüne eğdi. Aslında onu da özlemişti ancak söyledikleri şeyler hala kulaklarındaydı. Nasıl göz ardı edebilirdi ki…

- Kavganızı hatırlıyorum, Ayeil. O gün ben de oradaydım ama Yorga’nın bunu bilinçli yapmadığından eminim. Onu iyi tanırım. Öfkelenmişti, gergindi. Hepimiz gibiydi yani… Öyle değil mi, Konsta?

- Doğru söylüyor, Ayeil. Üzülmediğini söyleme sakın çünkü bunun doğru olmadığı her şekilde belli oluyor. Eminim her şey yoluna girecektir.

- Ben de biraz abartmış olabilirim, sanırım… Belki de haklıydı… Sizlere hak ettiğiniz gibi davranamadım. Özür dilerim. Dedi başını kaldırıp Konsta’ya baktı.

- Sana söyledim; ben bize o şekilde davrandığını düşünmüyorum. Yani Yorga’nın bahsettiği gibi… Oldukça nazik ve kibarsın. Herkes gibi senin de sinirlerin bozulabilir, değil mi? Bazen farkında olmadan yanlış bir şeyler sarf etmişsen ki bu yalnızca Yorga’nın görüşü ben öyle düşünmüyorum. Bu gayet olağan bir durum…

- Umuyorum ki o sözleri yalnızca bir anlık öfke ve gerginlikle söylemiş olsun aksi takdirde unutacağımı ve ilişkimizin devamını getireceğimi sanmıyorum.

- Lütfen, Ayeil… Bu konuda henüz çok duygusalsın. Biraz daha zaman tanı ikinize… Bırak düşünsün, sakinleşsin. Hatasını anlayacaktır. Lütfen biraz olsun hatırım varsa ona bu söylediklerini ifade etme…

- I-hım… Elimden geldiğince tutmaya çalışacağım dilimi, Konsta ancak artık susamayacağımı anladığımda bir dakika bile beklemem her şeyin bittiğini söylemek için…

- Tamam. Yalnızca bir süre daha… Sonra ne istersen onu yap.

- Anlaştık. Şimdi konuyu kapatıp burada misafir olduğumuzu hatırlatarak odaklanabilir miyiz acaba?

- Önemli değil, Sevgili Ayeil… Belli ki bazı arkadaşlar sana olan ilgili tavırlarımı biraz yanlış yorumlamış… 

- Ha, demek bu yüzden konuyu özellikle irdeliyordun, Cerulean?

- Evet… Dedi hiç itiraz etmeden…

- Öyleyse sana bunun doğru olmadığını bizzat Eirum anlatsın. O zaman neden bu denli ilgili olduğunu anlayacaksın.

- Pekâlâ dedi kızdan işareti alınca;- Ayeil daha önce bana hayatımda olan birini hatırlatıyor. Birçok yönden ona çok benziyor. Bu da beni mutlu ediyor ve ona karşı ilgili olmama neden oluyor.

- Kimden söz ediyorsun dedi Balamir merakla…

- Birkaç yıl evvel toprağa verdiğim kız kardeşim Syriana’dan…  Ayeil’in yalnızca tavırları değil fiziksel birçok özelliği bana onu hatırlattı. Bu yüzden onu ilk gördüğüm anda kendimi aşırı heyecandan ve sürekli gülümsemekten alamamıştım.

- Şey… Ben üzgünüm, böyle bir şey olduğunu tahmin edemezdim.

- Üstünde durmaya bile gerek yok, Cerulean. Herkes hata yapabilir.

- Eh, artık durum anlaşıldığına göre beyler benden size bir öneri gerçek sebebin ne olduğunu öğrenmeden hoşlanmadığınız birine karşı aşırı önyargılı olmayın. Sonra üzülen siz olursunuz. 

- Ben payemi çok iyi çıkarmış durumdayım. Tekrarlanmayacağından emin olabilirsin.

- Peki… Başka bir sorunu olan var mı? Dedi gözlerini diğer ikisinin üzerinde gezdirirken…

- Hayır dedi Konsta ve hemen arkasından Balamir de…

- Ben sizleri burada biraz daha uzun tutmayı planlamıştım. Size sormadığımın farkındayım ancak Ayeil’le biraz daha vakit geçirmek isterim.

- Ne yazık ki kalamayız, Eirum ancak neden sen gelmiyorsun Septist’e… Bir tatil gibi olacağını düşün. Dinlenirsin. Hem de buradan biraz uzaklaşmış olursun. Eminim çok bunalmışsındır.

- Çok iyi olabilirdi. Tabii bir yığın iş beni tamamla diye gözümün içine bakmasaydı.

- Hiç kimse sürekli ve aralıksız çalışamaz, biliyorsun. Arada bir dinlenmen gerekir ki benim sözünü ettiğim uzun bir dinlenme süresidir. Evinde geçirdiğin zaman zaten mutlaka gereklidir.

- Onca işi…

- Aa, hadi ama sen bu merkezin sahibi değil misin? Uzun bir yolculuğa çıkıyorum desen kim engelleyebilir ki seni… Hem böylece işlerin başına bırakacağın kişinin sadakatini ölçmüş olursun, fena mı? Üstelik teknoloji de bizden yana, değil mi dedi göz kırparak.

- Sanırım, haklısın. En azından birkaç günlük bir tatil bana iyi gelecektir.

- Hah, işte böyle söze gel, koca çocuk… Yemekten sonra nereyi kimi arayacaksan ara yarın sen de bizimle geleceksin. Ve dedi konuşmasını engelleyerek;- itiraz kabul etmiyorum.

- İtiraz etmeyecektim.  Hatta çok iyi fikir… Sizinle ilişkilerimin bu denli yakın olması bazı çevreleri çok rahatsız edecektir ki bu da benim hoşuma gider.

- Çok doğru bir noktaya değindin, Başkan Eirum Syrus dedi gülerek…

- Tamam. Eminim hepimiz açız dedi yanına yaklaşan hizmetçi kızı görünce;- sofra hazırlanmış bile… Hadi buyurun… Ayağa kalktı ve misafirlerinin ardı sıra masaya yöneldi. Herkes birbirine en yakın sandalyeye oturduktan sonra yemeğe başlandı. Uzun ve neşeli bir sürenin sonunda mideler doymuştu. Kahveler için yeniden koltuklara geçildi. Kahveler gelene dek Eirum gerekli birkaç yeri arayarak yarından itibaren süresi belli olmayan bir tatile çıkacağını haber veriyordu. İşlerin başına yine yakın bir dostu olan Atel jameh’i bırakacaktı. Böylece Ayeil’in de dediği gibi ona olan sadakatinin ne raddede olduğunu anlayabilirdi. Gece beş sularında gün içerisinde yaşananlarının da vermiş olduğu yorgunlukla gözler artık açık tutulamıyordu. Ancak iki kalvan sonra yola çıkacaklarından dolayı yatmanın ya da uyumanın hiçbir anlamı olmayacaktı. Bu yüzden ayaklanarak köşkten ayrıldılar ve merkez es havaalanına doğru yola çıktılar. Yoldayken Eliz’i arayarak gemiyi hazır etmesini, hemen yola çıkacaklarını söylemişti Balamir…

- Yanınızda bir arkadaşınız daha mı vardı diye sordu bunu duyunca Eirum.

- Evet, ancak bizimle gelmeyi istemedi. Havaalanının otelinden kendisine bir oda tutup bekleyeceğini söyledi. Bizde sorun etmedik. 

- Anlıyorum. 

- Kişisel mi algılıyorsun yoksa dedi alayla Balamir.

- Saçmaladığını söylememe gerek var mı bilemedim. Neden alınmam gereksin?

- Haklısın. Benim hatam, uzatmayalım.

Mavi Zonun bulunduğu ikinci piste ulaştıklarında uçak kalkışa hazır bir biçimde onları bekliyordu. Bu tatil fikri öylesine ani olmuştu ki Eirum arkadaşı Atel’i kalkıştan evvel bir kez daha aramış ve birkaç kalv sonra sistemden çıkmış olacağını, bir sorun olursa onunla mutlaka iletişime geçmesi gerektiğini söyledikten sonra gemiye girmişti. Son yolcu da gemideki yerini alınca Eliz dümeni kavrayarak Zonu havalandırdı ve bir kavl içinde gerekli hıza ulaşıp gezegenin sisteminden çıkmıştı. Duraksamadı. Yeni koordinatları bilgisayara girdikten sonra ana motorları da manüel olarak kapatıp itici motorlara yüklendi ve ışık hızına geçti.  Önündeki ekranda geriye doğru akan rakamlar sıfırlandığında artık güneş sisteminin uzay boşluğunda süzülüyorlardı. Hızlarını bir kademe aşağı çekerek gezegene doğru yöneldi. Boyutun apsis bilgilerini Mavi Zonun ana bilgisayarlarına Syrus’tan ayrılmadan evvel girmişti. Bilgileri onayladıktan sonra ışık hızında boyutsal girişe sıçradılar ve Septist’e girdiler. Gemiyi doğrudan askeri pist alanlarının bulunduğu Munt’taki askeri bölgeye çevirmişti. Azsonra yere inmişlerdi. 

- Bu çok hızlı bir yolculuk oldu, Eliz dedi Ayeil yol boyunca birbirleriyle sohbet etmişlerdi ancak o hep sessizdi.

- Bu bebeği bir an önce geri götürmem gerekiyor. Bazı ufak tefek arızalar meydana geldi. Çok yüklendim sanırım.

- Kalmayacaksınız yani… Öyle mi Balamir?

- Geminin arıza yaptığını söylemeliydin, Eliz dedi ilk kez duyduğu bu sorun karşısında biraz sinirle…

- Şimdi biliyorsun. Bir an önce Mehir’e dönüp incelemelere ve onarımlara başlamalıyım. Yalnızca Septist üzerinden Syrus’a geçmekle bile arıza oluştuysa sistemde, sanırım yeniden laboratuara girmemiz gerekecek.

- Neyse… Babam bu “küçük” sorunu işitmeden ne yapabileceksin bir bakalım…

- Emredersiniz, Efendim dedi gemiyi yeniden uçuş moduna geçirmek için dikkatini klavyeye verdiğinde…

- Tamam, öyleyse beyler haberleşiriz dedi Ayeil, Konsta ve Eirum gemiden inmek için çıkışa yöneldiler.

- Eh, Balamir. Sanırım beni gezegenime götürmeniz biraz uzun sürecek.

- Mehir’e geçtiğimizde seni kendi gemimle bırakırım Usline…

Septist’in evrensel savaş komitesi birliğine katılmasının üzerinden henüz iki hafta geçmişti. Ancak tepkiler ve itirazlar öylesine şiddetli oluyordu ki etkisi hala sürmekteydi. Septist’e geçişlerinin öğrenilmesinden beridir gelen diplomatlar, siyasetçiler ve bazı önemli birliklerin yöneticilerinin ziyaretleri eksik olmuyordu. Mesela geçen günlerde öyle bir ziyaretçiyi ve nazik tepkisini ağırlamışlardı ki buna Eirum bile şaşırmıştı. Çünkü evrensel komite Başkanını o bile şahsen görmemişti. Evrensel Komite evren çapında yönetim, düzen ve ticaret işleriyle ilgilenirdi. Ve Başkan’ı da yalnızca birkaç kişi görebilme onuruna erişmişti. Şimdi onların arasına Ayeil ve Eirum’da katılmıştı. Ziyaret çok gizli gerçekleşmişti. Bu nedenle kimsenin bu ziyaretten haberi olmaması için dillerini sıkı tutmaları konusunda bizzat şahsı tarafından uyarılmışlardı. Adamın adı Eogene Vincent Ralskar’dı. Soylu bir ailenin tek oğluydu. Zaten bu komite başkanlığı da Babasından kalmıştı ona… Bu gizli bir bilgi değildi ve ona da adamın Septist’ten ayrılışının ardından Eirum anlatmıştı. Her ne kadar bu beklenmedik konuk onları şaşkınlaştırmışsa da ne tepkilerini açık açık ifade edenlerin istedikleri gibi imzalanan antlaşmayı fes edecekti Eirum ne de önlerine engel olmalarına izin vereceklerdi. Zaten yasal olarak yapabilecekleri hiçbir şey yoktu. Bir dava söz konusu olsa bile haklı olan taraf olarak Septist’in üzerindeki korumanın kaldırılması mümkün değildi. Yani yapabildikleri ancak konuşmak, onları istekleriyle ya da zorla bunu yapmaya mecbur bırakmak olabilirdi. Ki artık arkalarında çok daha güçlü bir müttefikleri vardı. Bu olayın onun bilgisi dışında ani gelişmesi Başkan Eogene Vincent’ı öfkelendirmiş olsa da Ayeil bunun zaten yıllardır yapılmak istenen bir şey olduğunu hatırlatarak Septist’in askeri ya da tıp teknolojisinin korunmasının iyi olacağını düşündüğü için gizlice bu antlaşmayı imzaladığını anlatmıştı. Zaten onun da bildiği üzere bu gerekliydi ve böylece olay olumlu bir sonuca bağlanmış, Evrensel Komite Başkanının da üstü kapalı desteği sağlanmıştı. Bugün iki haftadan sonra ilk kez huzurlu ve sakin geçiyordu. Sarayın geniş ve uzunlamasına balkonunda üç çayı içiyorlardı. Çayını yudumluyor aynı anda düşünüyordu. Aklı ve gözleri dalgındı. Ancak bir nevi olsun keyfi yerindeydi. Çünkü biliyordu ki -aslında daha çok bir histen ibaretti bu- diplomasi, siyaset ya da diplomatik nezaketi bir kenara bırakmış olan öfkelerin ve ikiyüzlülüklerin bağırış çağırış aşaması bitmiş şimdi artık sessiz olayların icra etmesi dönemine girilmişti. Artık sessiz icraatların ve tehlikeli düşüncelerin vaktiydi. Kimin zihninde ne gibi planlar, düşünceler olduğunu bilemezdi elbette ancak her ziyaretçinin zihnini sezdirmeksizin incelemiş olmasaydı. Ülkesini ve halkınız korumak için gücünü kullanmaktan çekinmiyordu, çekinmeyecekti. Belli belirsiz bir gülümseme yayıldı yüzüne, gözleri kinle bakıyordu. Birden anımsayıverdi bugün salıydı… Karene yemeğe davetliydiler. Elindeki çatalı ve bıçağı tabağın kenarına bıraktı. Saatine baktı öğleden sonra üç kırk beşi gösteriyordu. 

- Hay Allah nasıl da aklımdan çıkmış diye söylendi telaşla…

- Neyi diye sordu Konsta…

- Bu akşam için Karen’le anlaşmıştık. Evine davetliyiz. Tüm o karmaşa içerisinde size söylemeyi de unutmuşum. Bir an evvel hazırlıklara başlamalıyız.

- Hazırlık mı? Ne hazırlığı? Tara Arya’nın bulunduğu Erf yıldız sistemine boyutsal kapı var Septist’ten…

 - Olduğunu biliyorum, Konsta ancak elimiz boş gidecek değiliz. Düşünmek için daha uzun zamanım olsaydı hediye işini böyle aceleye getirmek istemezdim.

- Peki, ne götürmeyi planlıyorsun?

- Değerli bir şey olmalı… Hem maddi değeri hem de manevi değeri olan bir hediye götürmeliyiz. Ya da şöyle yapmalı; hepimiz birer hediye düşünelim. 

- Bence buna hiç gerek yok. Septist’in yöneticisi olarak senin bunu yapacak olman yeterli…

- Ah, evet. Biliyorum. Ne götüreceğimi biliyorum dedi heyecanla masadan kalkarken; - çok özel ve aynı zamanda maddi ve manevi değeri de çok yüksektir.

- Neden söz ediyorsun dedi Üzeil bu defa…

- Ona verirken göreceksiniz. Siz de hazırlıklarınızı yapın. Saat beşte orada olmak istiyorum. Bu arada Eirum sen de geliyorsun. İtiraz istemiyorum dedikten sonra koşarak içeri girdi, doğruca odasına yöneldi. Odasındaki gizli bölmede sakladığı atalarına ait kılıcı hediye edecekti ona… Tüm yaptıkları için bu değeri yeterli olmayacak bir hediyeydi ancak bundan daha iyisini de düşünemiyordu. Onu kullanmak için gerekli koşullar olmamıştı. Bu yüzden onu özel kılıfında üzerine yine beyaz ipek bir kumaş sararak bölmeye kaldırmıştı. Odasına geldiğinde bölmenin anahtarını koyduğu konsola ilerledi. Anahtarı aldı büyük giysi dolabının yan tarafında bulunan bölmenin kapısına geldi. Anahtarı deliğine oturttu, bir kez çevirdi. Kapıyı açtı ve içeri girip ışığı da yaktıktan sonra kılıcın üzerinde durduğu özel rafa doğru ilerledi. Kılıcı dikkatle eline aldı, kumaşın kenarını hafifçe sıyırıp baktıktan sonra sardı ve sıkıca kavradı gövdesini… Işığı tekrar kararttı, bölmeden çıktı. Kapıyı kilitledi ve anahtarı yerine koyduktan sonra kılıcı böyle alelade götüremeyeceğini düşünerek giysi dolabına ilerledi. Orada kılıca uygun boyutlarda bir çanta olduğunu biliyordu. Onu aldı, kılıcı içine yerleştirdikten sonra fermuarını çekti. Çantayı yatak başının yanındaki komodinin önüne bıraktı. Hediyeyi hazırlamıştı, sırada kendisini hazırlamak vardı. Acaba ne giymeliydi; şık bir abiye elbise mi? Yoksa daha spor bir şeyler mi giymeliydi? Dar bir kotun üzerine sade bir tunik mi? Ya da yine her zaman giyindiği gibi asker pantolon kesimli kumaş bir pantolonun üzerine uygun bir ceket ya da fermuarlı bir hırka, hırkanın altına da dar kesimli siyah bir atlet mi giyseydi… Bir türlü karar veremiyordu. Kıyafetler ona o kıyafetlere bakıyordu. Yemek ilk kez göreceği bu insanları tanıma amaçlıydı ancak o olduğundan farklı davranmak istemiyordu. Kendi gibi olmalıydı. Ama kararsız kalmak hoş değildi. Bu esnada kapının çalındığını işitmişti, yerinden hareket dahi etmeden içeri girmesini söyledi ve yalnızca bir an için gelenin kim olduğunu görmek için döndü ve baktı.

- Evet, seila dedi gelen kâhya kadına…

- Efendim, geminiz hazırmış… Sizi beklediklerini söylemem için Bay Konsta gönderdi beni…

- Aa, tamam dedi kolundaki saate bakarak. Saat dördü on beş geçiyordu;- on beş dakika sonra orada olacağımı söyle… Kadın çıkar çıkmaz aceleyle eline aldığı kıyafetleri üzerine geçirdi. Son düşündüğü tarzda karar kılmıştı. Koyu gri bir pantolon üzerine yine aynı tonlarda kolları olmayan bir hırka altına siyah bir atlet giymişti. Sol omzuna koymak için siyah deri bir zırh kolluğu aldı eline… Sağ kolunun altından geçirip bağladı tokasını, hafifçe sıktı. Üzerinde hanedan armasının metalden işlenmiş figürü vardı. Boy aynasının karşısına geçti ve şöyle bir süzdü kendisini… Deri kolluğun yine deriden kenarına dikilmiş kolunu bileğine dek tamamen örten bol kısmı hoş bir görüntü oluşturmuştu. Hoşuma gitti dedi gülümseyerek… Saçlarını uygun bir tokayla sıkıca topuz yaparak topladı, dağılmasın diye de üzerine deri bir başlık geçirdi. Alnında bir şerit halinde olan börk saçlarının üzerinde Omay kültünün simgesini çizerek topuzunun altında iplerle bağlanıyordu. Alnındaki şeritte de Omay kültünün simgesi vardı. Şu görüntüde eksik olan yalnızca kılıcı ve içine yerleştirdiği kılıfıydı. Ancak buna gerek yoktu. Gösteriş olurdu. Aslında şu başlığı da takmasa mıydı? Abartı olmuştu. Bu nedenle çıkarttı ve yerine koydu. Botlarını giyindi, çantayı aldı ve çıktı. Saatine baktı hızlıca ilerlerken koridordan… Merdivenlere geldiğinde koşmaya başladı, gemiye ulaştığında beş dakika geçirmişti bile… Hemen havalandılar ve boyuttan uzay boşluğuna çıktılar. Boyutsal geçide girdikten yarım saat sonra tam beşte oradaydılar. Geçitteyken arayıp haber verdikleri için Karen, Elmira ve Kariha bahçede karşılamıştı onları…  Sevinçle selamladılar birbirlerini ve hemen içeri girdiler.  Masa tüm ihtişamıyla hazırlanmış misafirlerini bekliyordu. Karen onları şu an asıl olmaları gereken yere küçük salona davet edince gözlerini masadan ayırdı ve peşleri sıra salona girdi. Bu evde ne kadar da erkek vardı böyle… Kendini şaşırmaktan ve hafifçe gülümsemekten alıkoyamadı.  Neyse ki önünde kalabalık bir güruh vardı da görmediklerinden emin olabiliyordu. Önündekiler bir bir selamladıktan sonra salondaki diğer kalabalığı boş buldukları yerlere oturmuşlardı. Ayakta yalnızca o ve Karen kalmıştı. Önce tek tek tanımadığı bu insanlarla göz teması kurdu, sonra da aslında pek küçük olmayan odaya şöyle bir göz gezdirdi. Karen elini omzuna koyup neden oturmadığını sorunca dikkatini ona vermişti. Özür diledikten sonra gösterdiği boş kalmış tek yere oturdu. Burası iyi bir konuma sahipti. Odadaki herkesi hiç sorunsuz görebiliyordu. Herkes sessizce birbirini izliyordu. Ancak çoğunlukla gözler onun üzerinde uzun kalıyordu. Bir an için elindeki çantayı hissedince onu Karen’e vermesi gerektiğini hatırlamıştı. Yeniden ayağa kalktı. Yüzünü Karen’e döndü.

- Senin için dedi altından kavrayıp sol eline aldığı çantanın fermuarını açtı ve içinden çıkarttı kılıcı, çantayı yere bıraktı. Kılıcı iki eliyle kavrayıp üzerindeki beyaz ipek kumaşı sıyırdı ve uzattı;- bu bin yıllık bir kılıç… Atalarıma aitti. Nesilden nesile babadan oğula geçmiş ancak bir erkek kardeşim olmadığından bugün benim elimde… Onu senin almanı istiyorum. Lütfen itiraz etme… Hediyemi kabul edersen beni onurlandırırsın.

- Ama Ayeil bu çok değerli bir şey… Kabul etmem doğru olmaz.

- Lütfen eğer kabul etmezsen beni kırmış olacaksın. Sanırım bunu istemezsin dedi göz kırparak ve gülümsedi.

- Haklısın sanırım dedi kılıcı eline alarak;- teşekkür ederim bu nazik ve çok müstesna hediyen için… Şimdi bir dakika iznini istiyorum. Bunu uygun bir yere bırakıp hemen geleceğim.

- Elbette, izin senindir…

- Hemen geliyorum dedi ve salondan çıkıp gözden kayboldu. Ayeil önce yerine oturmayı düşündü ancak henüz kimseyle şahsen tanışmadığını anımsayarak ayakta kalmaya ve öncelikle kendini tanıtmaya karar verdi.

- Sanırım kendimi tanıtmamakla kabalık ettim, lütfen kusuruma bakmayın diyerek söze girdi ve devam etti;- bu evde bu denli insan olacağını hiç tahmin etmemiştim. Karen ailem dediğinde açıkçası aklıma yalnızca Anne-Baba kardeşler gelmişti. Ama görüyorum ki ailesi epey kalabalıkmış. Ve bu çok güzel…  Neyse çok uzattım galiba; Ben Karenin sizlere benden çok fazla sözünü ettiğini söylediği Septistli Ayeil Omayım. Soyadımda unvanımla aynıdır. Diğerleriyle zaten tanıştınız. 

- Kendini mi tanıtıyorsun dedi salona dönen Karen omzuna eline koyduğunda.

- Elimden geldiğince… Onlara benden nasıl bahsettiğini bilseydim daha etkili olabilirdim dedi neşeli bir kahkahayla ancak çok abartmadan…

- Buna hiç gerek yok. Zaten seni bizzat görüyorlar…

- Haklısın… 

- Hım, öyleyse onların kendilerini sana tanıtmalarına gerek yok. İsterseniz şimdi masaya geçelim. Sohbete orada başlarız.

- Memnuniyetle…  Bir bir masaya geçildi. Karen aslında büyük ağabeyinin oturması gereken sağındaki sandalyeye onu oturtmuştu. İtiraz etmek istese de pek başarılı olduğu söylenemezdi. Mahcup bir şekilde tabağına servis edilen iştah kabartıcı yemeğe verdi dikkatini… Ara ara başını kaldırıp çaktırmadan salonu inceliyordu. Zaten bu onda vazgeçemeyeceği bir huy gibiydi. İlk kez bulunduğu bir evi tüm ayrıntılarıyla incelemek ve tanımak isterdi. Burası genişliği ve uzunluğu orantılı bir dış salondu. Yani aynı anda koridor görevini de görüyordu. Geniş dış salonda boydan boya bir kısmı kaplayan masaya iki basamak merdivenle çıkılıyordu. Epeyce büyüktü. Yani Eve girdiğinde seni ilk karşılayan şanslıysan yemek kokuları ve manzarasıydı. Ancak Sonra sonra evin mimari hatlarına ve düzenine odaklanabiliyordun. Mesela karnını tıka basa dolduracaksan çok daha keyifli olurdu. 

- Eh, Ayeil yemek boyunca böyle dalgın dalgın etrafı mı inceleyeceksin dedi Karen.

- Aa, üzgünüm. Bunu hep yapıyorum lütfen kişisel algılamayın. İlk kez bulunduğum bir yerde genelde böyleyimdir… Kabalık etmek istemedim.

- Kabalık etmiyorsun. Bu arada bu güzel haberi benden duymanı isterim. Kariha ve Elmira’yı alabilirsin giderken… Eğitimlerini tamamladılar. Başarıyla diye de ekledi.

- Bu çok güzel bir haber… Sizin adınıza çok sevindim kızlar… Peki, şimdi aklınızda ne var?

- Ben yanında kalmayı düşünüyorum, Ayeil. Senin de rızan olursa yanında bir asker olmak isterim.

- Beni çok onurlandırdın, Elmira… Ama sanırım Septist’in geleceğinde uzun bir süre savaş olmayacak. Biliyorum çünkü bunun için elimden geleni yapacağım. Tabii, yanımda kalabilir, kendini geliştirmeye devam edebilirsin. Ancak benim senin için düşündüğüm daha uygun bir pozisyon var.

- Öyle mi?

- I-hım. Seni tarihi ve kültürel bölgede tüm alanın kontrolünün sağlandığı merkez kütüphanenin başına getireceğim. Bu pozisyon için senden daha uygun hiç kimseyi bilmiyorum. Tabii senin için de sakıncası yoksa…

- Ne sakıncası olabilir. Çok mutlu oldum. Teşekkür ederim dedi bir çocuk neşesiyle.

- Ya sen Kariha dedi ona dönerek;- sen ne yapacağına karar verdin mi?

- Evet… 

- Dinliyorum dedi düşmüş yüzünden endişeyle.

- Septist’ten ayrılacağım.

- Nereye gideceksin peki?

- Henüz bir yer düşünmedim ama…

- Evet, ama ne dedi söylemekte zorlandığı için üzerine gidiyordu.

- Bir teklif aldım. Karen’ de biliyor…  Birileri için paralı asker olacağım.

- Ne! Kariha lütfen az önce söylediğini duyduğum şeyin yalnızca bir şaka olduğunu söyle aksi takdirde…

- Hayır, değil dedi direk gözlerine bakarak. Kararlılığını görsün istiyordu. Nitekim Ayeil kaçırmamıştı bunu… Sakinledi kontrolünü eline alarak…

- Sana bu kararı verdiren nedir, peki?

- Beni Septist’e bağlayan hiçbir şey yok. Kendi hayatımı, istediğim gibi yaşamak istiyorum.

- Anlıyorum. Madem kesin kararlısın, istediğin yere gitmekte serbestsin. Sana kimse engel olmayacak. Ne de olsa bu senin hayatın dedi tekrar yemeğine döndüğünde…

- Teşekkür ederim.

- Ya sen, Ayeil dedi Karen ortamı biraz yumuşatmak için;- eğitimlerine henüz başlayamadık. Bu hafta içi Perşembe günü boş olacağım. Ne diyorsun?

- Neden olmasın… Eirum sayesinde ben de boş ve rahatım. Perşembe uygundur.

- Evet, o meseleyi de duyduk. Çok isabetli bir Karar olmuş, Ayeil tebrik ederim. 

- Sağ ol… Zaten yönetimi de Yorga’ya devredeceğim. Siyaset ve ıvır zıvırıyla o ilgilensin. Daha bilgili…

- Böyle bir karara ne gerek vardı şimdi, Ayeil dedi Konsta.

- Gerektiği yerde ihtiyaç duyulursa yardımcı olurum ancak bu işler bana çok uzak… Odaklanmak istediğim başka bir şey var.

- Bizim de duymamızda bir sakınca var mı?

- Kişisel ve özel bir mesele Konsta… Üzgünüm…

- Anlıyorum, önemli değil. Dert etme…

- Şu sol kolunuzdaki figürün bir anlamı olmalı… Açıkçası çok merak ettim, ilgimi çekti dedi Karen’in küçük ağabeyi olan Tungan havanın iyice gerildiğini hissedince sorma gereği duymuştu. Aslında genelde böyle şeylerin soy ya da hanedanla falan ilgisi olduğunu biliyordu. Ayeil bakışlarını sol omzundaki figüre çevirdi. Bir güneş motifinin içerisinden başı çıkmış aslanımsı bir kabartmaydı. 

- Hanedan simgesi… Çok özel bir anlamı yok… Zaten pek bilgim de olduğu söylenemez. Ailemin yanında bulunmuş biri vermişti.

- Ama bir şeyler açıklayacak kadar ne olduğunu biliyorsunuzdur.

- Güneş motifi Omay kültünü simgeler, aslanımsı kabartmanın anlamı nedir bilmiyorum. Herhalde bölgede tek hâkimiyetin soyumuza ait olduğunu falan belirtiyordur. Aslan başı dişi erkek değil. Bu da görünen gücün ardındaki asıl kuvveti temsil ediyor herhalde… Emin değilim.

- Soyun hakkında pek bilgili değilsin sanırım.

- Ne yazık ki… Bir Omay olduğumu öğreneli çok uzun bir zaman olmadı dedi artık elindeki çatalı bıçağı bırakarak. Arkasına yaslandı. Zaten düşünceleri başka yerdeydi. Dudaklarıysa sorulara yanıt vermekle meşguldü.

- Omaylarda insan gibi mi görünür? Sana ve kardeşine baktığımda öyle olmadığını görebiliyorum. Ve Kariha…

- Hakkında hiçbir şey bilmediğim bir şeyin kılığına bürünemem. Önce ne ve kim olduğumu öğrenmem gerekir. Omay olduğumu öğrendiğim ana kadar salt insandım. Öyle olduğumu sanırdım. Bu yüzden Omay bedenimi kullanmıyorum. 

- Öyleyse gücün üzerinde hâkimiyetin tam… Beden değişimi yapabildiğine göre…

- Öyle olduğunu sanıyorum. Ancak öğrenmem gereken epey şey var.

- Yine de biz asıl Ayeil’in nasıl göründüğünü bilmek isteriz. Bize bu onuru çok görmezsin sanırım dedi dikkatle ona bakan kıza gülümserken.

- Niye olmasın. Dediğinde ayaklanmıştı bile. İki basamağı bir anda atlayıp aşağı indi. Yüzünü tekrar onlara döndü. Aşırı bir çaba sarf etmek istemiyordu. Gösteriş yapmayı da sevmezdi. Bu yüzden Omay bedenine bürünmeyi yalnızca aklından geçirdi. Bir anda Omay görüntüsüne bürünüverdi. Dikkatli gözler üzerindeydi. Aslında uzun zamandır Omay halini o da görmemişti.

- Ayeil dedi Karen yerinden kıpırdamadan ancak farklı bir şeyler olduğunu bakışlarından anlayabiliyordu;- onlardan farklı görünüyorsun. Teninizin renkleri göz, kulak, vücut biçimleriniz çok farklı…

- Ayeil özel bir soydan geliyor dedi bunun üzerine Üzeil konuşmaya katılarak;- aslında normal olan odur. Farklı olan bizleriz.

- Öyle mi?

- Ayeil asil kandan gelir. O zamanlar buna çok önem verilirdi. Omaylar farklı farklı türlere sahipti. Türler arası etkileşim yasaktı. Yalnızca kendi türünden olanlarla evlilik yapabilirdin. Ancak biz bu yasağı çiğneyen ailelerin soylarından geliyoruz. Meleziz yani… Ayeil saf kandır.

- Bunu ben de bilmiyordum dedi hayretle ona bakan Karen’e…

- Ayeil’in Anne ve Babası hayatta kalan tek saf kandılar. Bu yüzden el altında tutulmak istendiler. Bizlerse ölümümüzden kaçıyorduk. Çünkü dönemin yöneticileri belirlenen saf kana en yakın birkaç Omay dışında hepimizi sallandırıyordu. 

- Ya da yakıyorlardı.

- Evet ya da yakıyorlardı. Zaten bugün hayatta olan yalnızca bizleriz. Asil ya da melez olmamız fark etmiyor.

- Nereden biliyorsun ki dedi yeniden yerine oturduğunda;- ona bakarsan Kariha’yı bulana kadar yalnızca ikimiz olduğunu sanıyorduk. Belki de hayatta kalmış daha fazlası vardır.

- Olsaydı ortaya çıkarlardı. Yeni düzeni duymamış olmaları mümkün mü sence?

- Belki de mümkün… Ne olduğunu bilmiyoruz sonuçta sevgili ağabeycim dedi ima ile gözlerine bakarken.

- Anladım. Birilerini bulacak olursan beni de bilgilendir bir zahmet…

- Hiç zahmet olur mu? Şu işlerden kafamı bir kaldırayım – unuttuğumu sanıyorsun ama uzatmak hoşuma gidiyor- seninle özel olarak ilgilenilecek. Hiç merak etme…

- Neden söz ediyorsun, Ayeil dedi Karen gözlerindeki intikam ve hırs ateşini görünce…

- O neden söz ettiğimi çok iyi biliyor… Bu da yeterli sanırım…

- Her neyse… Sanırım hepimiz doymuşuz. Büyük salona geçelim isterseniz…

 

Bir saat içerisinde bir saat evvelindeki tüm gerginlik düşüncelerden atılmıştı. Sıcak kahveler yudumlanıyor, hararetli sohbetlerin biri bitip bir diğeri başlıyordu. Odadaki yüzler artık birer yabancı değil, kırk yıllık dostluklar gibiydi. Alaylarına alayla, ciddiyetlerine ciddiyetle karşılık veriyordu. Hepsinin Karen’le olan geçmişi birbirinden ilginçti. Bağlılıkları göz alıcı ve kıskandırıcıydı. Sadakatlerinin sağlamlığından söz etmiyordu bile… Birgün o da böyle dostluklar kurabilmiş olmayı daha da önemlisi bir aile olabilmeyi diliyordu. Kim istemezdi ki… Karenin dört ağabeyi vardı. İkisi öz diğer ikisi üveydi ancak belli ki kimse kimseyi birbirinden ayırt etmiyordu. İki kız kardeşi vardı. İçlerinden yalnızca Tungan evliydi. Eşinin adı Helendi. Muhteşem bir güzelliğe sahipti Helen. Baktıkça bakasın geliyordu. Küçük bir kızları vardı ancak uyuduğu için henüz görmemişti. İkisi de çok neşeliydiler. Birbirlerine ait oldukları en kör göz tarafından bile anlaşılabilirdi. Büyük ağabeyi Yuri çok sessiz biriydi. Gerekli olmadıkça konuşmuyordu. Ancak Karen’in içlerinden en çok ona düşkün olduğu belli oluyordu. İçlerinden biri şaka yollu bile olsa onun hakkında bir şey söyleyecek olsa lafı ağzına tıkıveriyordu. Diğer iki ağabeyi dengeli kişiliklerdi. Ne çok sessiz ne de çok konuşkandılar. Gerektiği gibi kararındaydılar. Küçük kız kardeşleri ve ablası da sevecen insanlardı. Konuşmaya uygun olduğunu düşündükleri anlarda katılıyorlardı sohbete… Anne ve Babası ise şu an aralarında değildi. Bir ara onlara hoş geldin demek için görünmüşler sonra ortalıktan kaybolmuşlardı. 

Ancak aralarından Hikâyesi en ilgisini çeken Üvey ağabeylerinden büyük olan Uzel’in başka bir gezegenin yok olmadan evvelki hükümdarı olmasıydı… Ta ki gezegen tamamen evren üzerinden silinene dek… Karen’le tanışmaları da o dönemlere denk geliyormuş. Zaten Karen ve ailesi de Nebül yıldız sisteminden esval gezegeni insanlarındanmışlar. Birer esv-ala…  Elih ise buralı yani Tara Aryalıymış… Odada bulunan kalabalık arkadaş güruhu da çoğunlukla Dünya’dan gelmişlerdi buraya… Birkaç tanesi farklı sistemlerin insanlarıydılar. Ancak çoğunlukla ortak noktaları, hedefleri ve tabii ki ortak arkadaşlıkları olan kişilerdi. Kısacası bu topluluğun arasında bulunmak birçok şey açısından tatmin ediciydi. Birlik, beraberlik, sadakat, bağlılık, sevgi, dostluk, güven, kesin kararlar ve doğru amaçlar bir şekilde biraraya gelmiş bu karakterlerin yapısında kuvvetle sabitti. Sarsılmaz ve aşılamaz kesinliklerle ruhlarını mesken tutmuştu. Belki bir gün o da tüm bu erdemleri kendinde toplayabilir,sağlamlaştırabilirdi. 

- Karen’le nasıl tanıştınız diye sordu Helen ortam sakinleştiği anda merak ettiği bu soruyu fırsattan istifade ona yöneltmişti.

- Onca zaman size benden bahsetti ancak nasıl tanıştığımızı konuşmadınız mı dedi bir süre Helen’e bakıp soru soran bakışlarla Karen’ e döndüğünde…

- O kısmı atlamış olmalıyım.

- Konsta’nın söz dinlemezliği tanışmamıza yardımcı oldu, sağ olsun. Aslında ismini ilk kez Balamir’den duymuştum. Yanımızda Konsta’da vardı Karen’den yardım isteğinde bulunmamı konuşurken… Ben reddetmiştim ancak Konsta buraya gelmiş ve ondan yardım istemiş… Böylece tanışmış olduk. Aslında onu ilk gördüğümde hiç hoşlanmamıştım. Bilinenden farklı bir duruşu, görünüşü vardı. Farklıydı kısacası… Bu da insanı önyargıya iter, değil mi? Ama şimdi onu tanıdıkça erdemlerini daha iyi görebiliyorum. Sizlerin de tabii ki…

- İltifatların için teşekkür ederiz. Ancak senin ve dostlarının bizi gördüğünden farklı görmedik biz sizi dedi Tungan…

- Biraz abartacağım ama artık daha iyi görebiliyorum ki Karen bahsedildiği kadar korkulacak ve güçlü bir savaşçı… Onu yalnızca bir kez çalışırken görme fırsatım oldu… Kızların durumunu görmek için gelmiştim.

- Gerçekten abartıyorsun, Ayeil. Seninle eğitimlerine başladığımızda benden çok daha nitelikli bir savaşçı olacaksın.

- O senin teveccühün… Ben öyle düşünmüyorum. Güçlerimin sınırları belli…

- Evet, öyle ancak benim güçlerimin sınırlarına oldukça yakın… Bu da yabana atılacak bir şey değil. Seni eğittiğimde benimle aynı niteliklere sahip olacaksın. Belki de daha güçlü olacaksın.

- Buna gerçekten inanmış olman güzel…

- Neden öyle söylüyorsun? Daha güçlü olmayı istemiyor musun?

- İstiyorum ancak getirilerinin benden alacaklarından az olmasından endişeliyim. Senin kadar kontrollü olabilecek miyim?

- Bu aşamaya gelene dek bende çok şey kaybettim. Çok fazla pişmanlığım ve acılarım var. Sadece bugün artık elimde olanlarla kendimi avutuyorum. Ve inan bana bir insan kaybetmeyeceksen, kendinden yitireceklerini yerine koyabilirsin. Çaresi olmayan tek gerçek ölümdür. Bu yüzden korkmana ya da endişeye gerek yok.

- Anlıyorum. Peki, senden küçük bir şey rica edebilir miyim?

- Ne kadar mantıklı olacağına bağlı, önce duyayım dedi elini önce havada sallayıp sonra kulağına götürdü.

- Yeteneklerini ve ne kadar güç sarf edebileceğini gösterebilir misin bana?

- Sen ciddi misin dedi kahkahayla…

- Evet, hem de çok ciddiyim. Görmek istedim. Ha ancak önce son sefer Yorga’nın bahsettiği şu görev icabı öldürdüğün adamın kim olduğunu da öğrenmek isterdim.

- Bu mümkün değil. Çok gizli bir görevdi. Duyulmuş olması bile hataydı… Sessizce halletmem gerekiyordu ama başarısız oldum.

- Bu görevi sana kim vermişti peki?

- Ben… Bu görevi kendime ben verdim dedi gerçeği söylemeyeceğini belli ederek göz kırptı.

- Peki ya demesine kalmadı Karen susmasını işaret etmişti.

- Diğer meseleye gelince Eğitimler esnasında yani ikimiz yalnızken yaparım bu istediğini ancak burası yeri değil… Bu insanlar beni çok kez zor durumda gördüler. Onları bunaltmak istemeyiz, değil mi?

- Haklısın. Bunu düşünemedim. Üzgünüm.

- Sorun etme… Şimdi madem birinin güç gösterisi yapması gerekiyor, eğitimden evvel seni bir sınayalım bakalım. Bana neler yapabileceğini göstermek ister misin?

- Burada mı?

- Elbette hayır, dışarı çıkacağız. Evin içerisinde birine zarar mı vermek istiyorsun dedi doğrularak;- hadi bakalım düş önüme…

- Pekâlâ, usta…

 

Evin üç kilometre çapındaki çevresi dışında alanı epeyce geniş olduğu anlaşılan bir korulukla çevrili olan ön bahçesine çıktıklarında Karen eline çıkmadan evvel duvarda asılı duran kılıçlardan birini tutuşturdu. Bir diğeri de onun elindeydi. 

- Önce kılıç kullanmakta ne kadar iyisin bir görelim. Ne kadar iyi savunma yapıyorsun, saldırın ne kadar etkili hepsini anlayalım ki eksiklerin varsa eğer eğitime temelden yeniden başlarız. 

- Ya yeterince iyiysem…

- Asla yeterince iyi olamazsın. Yeterli olduğunu hiçbir koşulda kabullenme, hep daha iyi olmak için çabala… Aşırı özgüven sanıldığı kadar iyi bir şey değildir, Ayeil… Bu hataya düşmemeye çalış…

- Peki, ilk dersimi aldığıma göre başlayabilir miyiz?

- Önden buyur. Evet, önce ben başlamalıyım ancak senin gibi bir savaşçı karşısında ne yapabileceğimi bilmiyorum diye geçirdi aklından… 

- Aa, pek emin değilim bunu yapmak istediğimden.

- Düşüncelerin gözlerimin önünde sevgili Septistli arkadaşım…  Daha fazla düşünme de saldır. 

- Peki dedi kılıcı iki eliyle kavradı ancak daha ilk adımda duraksadı ve geri çekildi.  Kılıcı sağ eline aldı, bir kez havada çevirdi ve toprağa sapladı.

- Bunu neden yaptın şimdi? Ayeil bu kadar korkak mısın sen? Neden saldırmıyorsun?

- İstemiyorum dedi ani bir hamleyle dönüp eve yöneldi;- içeri giriyorum ben.

- Ayeil, buraya dön ve kılıcı eline al…  Yüzünü ona dönmüştü. Sol kolunu havaya kaldırdı ancak bir şey yapamadı;- istemiyorsa ne fark eder ki…  Toprağa saplanmış kılıcı çıkartıp eve girdi. Askıda duran kınlarına geri koydu elindeki kılıçları ve büyük salona geçti. İçeri girdiğinde sol yanında oturmakta olan kıza baktı. Durmadı, ilerledi ve yerine oturdu.

- Ne oldu diye sordu Eirum.

- Bunu bize neden Ayeil söylemiyor dedi topu ona atarak.

- Daha fazla güç istemiyorum. Olan bu işte… Artık gidelim.

- Dur, dur bakalım. Bu eğitimle elde edeceğin gücü kontrol edemeyeceğini düşünseydim sana bunu teklif bile etmezdim. Bunu sen de biliyorsun, eminim. Şimdi söyle bakalım asıl neden ne kaçışındaki?

- Ben senin gibi düşünmüyorum ve gelecekte kötü şeyler yaşansın istemiyorum. Bile bile kendimi bir ölüm makinesi haline getirmekte istemiyorum.

- Korkularını biliyorum, Ayeil. Hepsi bir yığın zırvalık… Gördüğün imgeler hepsi birer saçmalıktan ibaret… Hayatımı yalnızca korku filmlerini anımsatan olasılıklara göre belirleseydim ilerlediğim yolda bugün bir hiçten başka hiçbir şey olamazdım. Ki o da en iyi senaryo… Olasılıkları düşünmeyeceksin, Ayeil… Seni kurutur, tüketir. Yerinde saymana, ilerleyememene neden olur. Hem anlamıyorum bugüne dek birçok şeyin üstesinden gelip de burada durmak istemenin nedenini…

- Kendimi henüz hazır hissetmiyorum. Biraz daha zamana ihtiyacım var. Üzgünüm… Dedi arkasını dönüp koridora yöneldiğinde;- hadi beyler, bayanlar gidiyoruz.

- Ben kalıyorum dedi Kariha.

- Keyfin bilir, Sevgili soydaşım. Görüşmek dileğiyle dedi hiç duraksamadan ve evden çıktı.

- Lütfen kusura bakmayın. Ne oldu anlamadık. Bazen böyle durup dururken celallenebiliyor.

- Önemli değil, Konsta. Onu Septist’te ziyarete gelirim. O zaman daha detaylı konuşabiliriz. Hem o zamana dek biraz sakinleşmiş olacaktır. Dedi elini omzuna koyarak, yanına gelmişti;- onu daha fazla bekletmeyin. Hadi gidin.

- Görüşürüz o halde, kendinize iyi bakın. Aksiliğine rağmen çok iyi bir akşamdı. Tanıştığımıza hepimiz çok memnun olduk.

- Biz de memnun olduk dedi yanlarına gelmiş olan Tungan… Onlara kapıya kadar eşlik ettiler ve gemiye bindikten sonra gezegenden çıkana dek gidişlerini izlediler, içeri girdiler.

Gemiyi bu defa Ayeil kullanıyordu, ikinci pilot koltuğunda da Eirum vardı. Rotayı girdiler ve geçide girdiler. Az sonra Septist’e geçmişlerdi. Gemiyi sarayın arka avlusundaki iniş pistine indirdikten sonra duraksamadan gemiden ayrıldı. Bu gece daha fazla kimsenin yüzünü görmek, sesini duymak, sorularına cevap vermekle uğraşmak istemiyordu. Hızını hiç kesmeden saraya ilerledi ve odasına ulaşır ulaşmaz kapıyı kilitleyip yattı. Neyse ki o denli yorgundu ki yatar yatmaz uykuya dalabilmişti. Gün ağarırken uyandığında kafasında inanılmaz bir ağrı vardı. Ağrı kesici almak için banyodaki ecza dolabına yönelince süs aynasında kendine denk geldi.

- Tüm gece böyle uyuduysam başımın ağrımaması imkânsızdı dedi sayıklayarak. 

Omay halinde kalmıştı, farkında olmaksızın değişmeyi unutmuş olmalıydı. Zaten dün gece o kadar sinirlenmişti ki gözünün hiçbir şeyi görmemesi gayet normaldi. Siniri Karen’e değildi elbet, kendine sinirliydi çünkü çok kaba davranmıştı. Gereksizdi tepkisi ve çok aşırıydı. Kim bilir nasıl küçük düşmüştü insanların önünde… Düşünmek istemiyordu. Bu yüzden Suyu açtı ve yüzüne iki üç kez su çarptı. Kurulandı, üzerine yeni kıyafetler giyinmek için gardırobuna yöneldi. Eline ne geçirdiyse aldıktan sonra giyindi ve odadan çıktı. Az sonra küçük misafir salonunda hazır edilmiş kahvaltı masasındaydı. Karen’de gelmişti. Hiçbir tepkide bulunmadan sessizce oturdu yerine… Ona ilk günaydın diyen yine her zaman ki gibi Konsta’ydı. Onu da başıyla onayladıktan sonra servis tabağına eline ne geçtiyse doldurmaya başlamıştı.

- Görünen o ki sinirin seni epey acıktırmış dedi Karen dikkatini önündeki yemeğinden ayırmadan. Yemeğe devam ediyordu. Ayeil döndü ve kıza baktı. Böyle laf çarpması çok doğaldı.

- Sanırım dedi yalnızca ve yemeğine döndü.

- Neden burada olduğumu tahmin ediyorsundur. Peki, öğrenebilecek miyim asıl soru bu…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 38
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 42
Kayıt tarihi
: 10.08.11
 
 

Çalışırken denk gelmiştim milliyet blog sayfasına... Burada yazılanlar beni çok cezbetti ve ben d..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster