Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

28 Eylül '21

 
Kategori
Alışveriş - Moda
Okunma Sayısı
10
 

Kızıldeniz

Kızıldeniz

İpek Mantolu Arap Kızı

 

Büyükhanım hiçbir zaman sevmemişti küçük gelinini. Onun için varsa yoksa ölen gelini Ümmügülsüm vardı. Büyükhanım sofranın başına oturdu, sağ tarafına da oturması için Şehribahar’a işaret etti, bütün kadınlar oturdular… Kadınlar büyükhanımdan çekindikleri için, yemek yerken hiç konuşmadılar. Mahsune arada bir başını kaldırıyor, hanımannesine korku dolu gözlerle bakıyordu. Oğlunu, gelinini kaybettiğinde aylarca evini, barkını bırakmış, kocası burada kalmış o kaynanasının yanında acısını paylaşmak için durmuştu; oysa büyükhanım ona evdeki kâhya Hayriye kadar bile değer vermemişti… Sadece iyi Kuran okuduğu için perşembe geceleri odasına çağırmış ona Kuran okutmuştu…

Mahsune hep çalışanlarla konuşmak, onların yanında olmak zorunda kalmıştı. Kızı Sara Ayşe’de Şehribahar’la akran olduğundan, iki çocuk oynarken oda hep onların yanında dururdu. Çocuklar kavga ettiklerinde kaynanası hep Şehribahar’ı tutardı da kızı Sara Ayşe ne çok ağlardı. Kaynanasının gürleyen sesi ile eskilerden koptu,

“Gelin neyin var, dediklerimi duymuyor musun?”

“Buyur hanımanne dalmışım”,

“Gelin aklını başına devşir de dediklerimi duy”. Mahsune tekrar,

“Buyur hanımanne” dedi içinden. Hala attan indiğim ilk günkü gibi ürkerim bu kadından; ben kaynana oluyorum ama kaynanamdan ödüm kopuyor” diye düşündü,

“Söyle de erişteden biraz daha getirsinler, Şehribahar çok sevdi baksana,”

“Tamam hanımanne.” Mahsune kapının yanına gitti, hizmet eden kadın orada bekliyordu; ona yavaşça istediğini söyledi. Şehribahar, Sara Ayşe ile konuşmaya dalmıştı. Kadının erişteyi getirdiğini fark etmedi; nasıl ki babaannesi erişte tabağını önüne sürüp,

“Sevdin erişteyi hadi ye kızım” deyince eriştenin kendine geldiğini fark etti.

“Babaanne ben çok yedim doydum”.

“Hadi kızım ye sevdin erişteyi”. Şehribahar, Sara Ayşe’ye baktı, babaannesinin kendisine çocuk gibi davranmasından utanmıştı, biraz çıkıştı,

“Babaanne doydum.” Büyükhanım torununa bir süre bakınca, genç kız kaşığı erişte tabağına götürmeye başladı. Yemek bittikten sonra hemen sofra kaldırıldı. Büyükhanım sedire başköşeye geçti oturdu. Diğerleri yere halının üzerindeki minderlere oturdular. Hanımanne Sara Ayşe’ye baktı. Mahsune’ye,

“Kaynana oluyorsun, kızı gurbete veriyorsun artık, oğullarınlasın, hayırlısı olsun.” Gözü yaşarmıştı Mahsune’nin. Büyükhanım gelininin bu hassas durumunun kızların üzerinde kötü etki yapacağını düşündüğünden,

“Mahsune çocukluk yapma, bak kocaman kadınsın, gençleri de korkutma.” Sara Ayşe ağlamaya başlamıştı; Şehribahar’ın da gözleri dolmuştu. Büyükhanım derin bir “Ahhh” çektikten sonra odadakileri süzdü,

“Ben evlendiğim zaman on üç yaşındaydım; size ne var on beş yaşına gelmişsiniz, koca kız ağlıyorsun, ben ağlanacağını evden götürdüklerinde anladım da ondan sonra ağladım. Koca ne, evlenmek ne? Bilmiyordum, çocuktum, ama ne oldu? Zamanla anamın evini unuttum gitti. Kız kısmı anasının evinde misafirdir, kısmeti çıkar evlenir, kendi evine gider. Ağlanır; ağlanmaz değil, ağlanır ama evden ölü çıkmış gibi olmaz. Allah’ın da zoruna gider. Ağlamayın, edepli olun. Mahsune hele sen kız evlendiriyorsun, büyük kadın oldun şu yaptığına bak. Neyse geç oluyor, torunlarım birbirini özlemişler gitsinler konuşsunlar; siz de oğlumu çağırın, konuşacaklarım var, vakit geçiyor, yorulduk; Şehribahar konuşmaya dalıp, yatsı namazını kaçırmayın; geçe de kalmayın yorgunsun, daha çok buradayız,” Şehribahar ayağa kalkarken;

“Babaanne çok geçe kalmayız, yatsı okunduktan sonra namazımızı kılar yatarız”. İki kız gülerek dışarı çıktılar.

Büyükhanım elindeki tespihi çekiyor, dudaklarının kıpırdamasından dua okuduğu anlaşılıyordu.

Oğlu gelene kadar gelini ile konuşmadı. Oğlu Ebubekir içeri girince, karısı Mahsune ayağa kalktı; kapıya doğru gitti, orada beklemeye başladı… Ebubekir kapıda görünene kadar büyükhanım de gözlerini elinde çektiği tespihten kaldırmadı, Ebubekir içeridekilere bakıp, “Selamünaleyküm” dedi; içeri girdi, anasının yanına geldi oturdu.

“Anam nasılsın, yanım kalabalıktı gelemedim, sıhhattesin değil mi?”

“İyiyim, iyiyim Ebubekir, sizlerin telaşı var, senden kızı evlendiriyorum diye haber geldiğinde, iki gün ne yaptığımı bilemedim. Bu nasıl iş oğlum, bizim adetlerimizde ailede yaşayan büyük varsa düğün derneklerde onun rızası alınmaz mı?” Yan gözle gelinine bir süre baktı… Belli ki suç yine Mahsune’ye yüklenecekti.

“Sen evlenmeden ne kadar iyi huylu, anasına, atasına düşkün bir evlattın; şimdi haline bak kızı veriyorsun, gelin ediyorsun ama ben sadece yedi kat yabancı gibi düğüne geliyorum. Rahmetli babanın mezarda kemikleri sızlamıştır.”

Büyükhanım sustu. Ebubekir başını önüne eğmiş, anasına ne diyeceğini düşünüyordu… Anasına böyle emrivaki yapmasaydı, “uzak” diye, “gurbet” diye olmaz derdi, dünürleri olacaklarda acele etmiyorlar mıydı? Hemen cevap istemişlerdi. E kısmet iyi yerdendi; Mahsune ile düşünmüşler kızlarının hakkında iyi olacağına karar vermişlerdi, bunu anasına nasıl anlatacaktı? Anlamazdı, kıyametleri kopartır, “olmaz da olmaz” derdi. En iyisi böyle diye düşünmüştü; ama şimdi ne yapacaktı, ne diyecekti anasına? Zaten Tabuk çok uzaktı; yakın bir yer olsa yine de göze alır giderdi. Oraya gittiğinde, ateş almış gibi hemen geri gelemezdi zaten. Bir günlük yol, bir gece orada kalınmadan dönülmez, bir günde gelecekti, yol uzaktı… Ama anasının bakışlarından, konuşmasından hata yaptığını anlamıştı; anası zaten buralara Daba’ya taşındı, abisinin ölümünden sonra da Tabuk’a geri dönmedi diye çok kızgındı, bu şimdi iyi olmamıştı… Anasının sert sesi ile kendine geldi; anası kızgındı, 

“Bana sorulmayıp, benden izin alınmadı” ...Büyükhanım derin bir iç geçirdi, Ebubekir’in başı önünde annesinin ağzından çıkacak lafları merakla bekliyordu… Büyükhanım ateş gibi kızgındı,

“Sen her zaman başına buyruk yaşadın, karın da sana uydu, ama gençlik gidiyor, bak kızını gelin veriyorsun ama hala hoyrat toy adamlar gibi hareket ediyorsun, gelmeyecektim, inan olsun gelmeyecektim, günlerce düşündüm, el âlemden utandım, içimde acıdı. Sara Ayşe’yi torunumu gelin verirken olmam lazım dedim, Şehribahar’a da gitmeyiz diyemedim. Neyse ben ikinizi de Rabbime havale ediyorum. İşte sizin de çocuklarınız var; onlar da yavaş, yavaş evlenip gidiyorlar, hadi Sara Ayşe kız onu başka ellere vereceksiniz, bakalım Halil İbrahim, İdris Ali evlenip sizleri bırakıp başka yerlere giderlerse, bende yaşarsam, koca rabbim o günleri gösterirse sorarım size…”

Karı, kocanın başları önlerinde büyükhanımı hiç ses çıkarmadan dinliyorlardı…

“İnsan etraftan utanıyor, ibreti âlem dedim, yine kalktım, aldım ev halkını düştüm yollara.”

“Anam niye öyle diyorsun, gönül koymak niye, karşı taraf acele etti, o günlerde de Tabuk’a gelen giden olmayınca,”

“Sen geleydin; bu ataya saygı değil, baban yaşasa da böyle mi olurdu? Ebubekir bir anda boş bulundu,

“Yok, olmazdı”, dedi ama o anda boş bulunup söylediğini fark etti ama annesi köpürmüştü,

“Yani ben lafta anan, baban oluyorum, ama yolda gereken yapılmakta yokum; baban sağ olaydı, gelecektin haaa, yazıklar olsun, bende senin ananım, atanım… Benden başka sülalede büyük mü vardır da ondan mı “olur” aldın da gönül rahatlığı verdin kızı o kadar uzağa, nasıl iş bu?” Ebubekir iyice bunalmıştı, cebinden mendilini çıkarttı, alnında birikmiş terlerini silmeye başladı,

“Anam bir cahillik yaptık, Tabuk’a gelmek farzdı ama yapamadım, bilmem ne oldu? Sen anamsın, gönlün büyüktür, cahilliğime ver, benim de ilk evlenecek kızım, kendimi büyük adam sandım, senin hayır duanı almadım; anam kusura bakmayasın, cahillik işte, sen büyüksün gönlünün büyüklüğüne kurban olayım” Bu sözler bile büyükhanımı yumuşatamamıştı… Tespihini daha hızlı çekmeye, dualarını daha hızlı okumaya başladığı belliydi, dudakları daha hızı hareket ediyordu. Bir süre yerdeki halının desenlerine takıldı, bir oğluna bir gelinine baktı,

“Neyse ben alacağımı aldım, Necef’im olsa o böyle yapmazdı, sen her zaman sızlandın, Necef’i hep daha üst tuttun dedin, bak ne oldu? Yıllar önce iş dedin, para dedin kalktın Daba’ya geldin, gönül koydum sana o zaman ama Necef’im “anam doğduğun yer değil, doyduğun yer” dedi, seni hep bana korudu, Necef’im gideli çok uzun zaman oldu, bizi kadın başımıza bıraktın oralarda, gelmedin aramadın.” Araları iyice gerilmişti, büyükhanımın gözlerinden ateş fışkırıyordu nerede ise…

Ebubekir terlerini sildiği mendilini yanına koydu, arada bir karısına bakıyordu ama karısı başını bir an bile kaldırmıyordu yerden… Ebubekir sessizce,

“Anam ben ticaret yaparım biliyorsun, Kızıldeniz ekmek kapımız…” Büyükhanım onun sözünü kesti,

“Kızıldeniz ekmek kapın; ben de ananım. Kız da ağandan yadigâr, amca baba yarısı; sen ne yaptın? Aramadın, sormadın; bayramlar olmazsa evimizin ata evinin kapısını açmazsın, biz buna alıştık ama yol, yordam vardır, sende karın da yanlış yaptınız” dediği anda, Mahsune ağlamaklı;

“Anam ben ne yapabilirim ki? Sen oğlunun huyunu bilmez misin, o beni mi dinler?” Büyükhanım gelinine şöyle uzunca baktı, sonra oğluna döndü. Büyükhanım ’da ağlamaya başlamıştı,

“Her yaptığını ana yüreği hoş gördüm ama Sara Ayşe’yi verip benden icazet almadın ya bunu affetmek zor; kızını veriyorsun, benden hoşluk almadan, gönlüm bu sefer iyice karardı”. Ebubekir annesine döndü, yalvaran bakışlarla,  

“Anam cahillik ettik, senin gönlün büyüktür, kini koymazsın gönlüne…” Lafını tamamlayamadı, Büyükhanım lafının arasına girdi,

“Kız nereye gelin gidiyor Ebubekir, kimlere?” Ebubekir konunun değiştiğini anladığı anda, yüzünde bir rahatlama oldu,

“Diyarbekir’e gidiyor anam,”

“Diyarbekir’e mi, ne diyorsun? Demek ki doğruymuş duyduğum, ben yine de o kadar uzak değildir diyordum. Orası cehennemin bir ucu, gidilmez, gelinmez nasıl kıydın garibime” Büyükhanım yine kızmıştı,

“Ama onlar da ticaret yapıyorlar, Diyarbekir’in eşraflarından, varlıklılar. Adam genç değil, karısı ölmüş, uzun olmuş öleli ama evlenmemiş, bunlar çok büyüklermiş oralarda… Arada Ömer Halis var, büyükhanım yine sinirliydi,

“O kim ben nerden bileyim?” Ebubekir sedirde tamamen anasına dönmüş, heyecanla sorduklarına cevap vermeye başladı. Mahsune de ağlamayı kesmişti.

“Anam bu büyük ticaret kervanlarının sahibidir. Bizim kızı verdiğimiz adam için mal getirip götürüyor; hatta Hindistan’dan ipek, İran’dan baharat taşıyor, kızı verdiğimiz adam, ticaret de yapıyor. Diyarbekir’de tüccarlık da yapıyor, varlıklılar anam kalabalıklarmış sülaleleri çok büyükmüş… Diyarbekir’i sarmış bunlar, iyi yere gelin gidiyor Sara Ayşe, orada rahat edecek, halayıklı eve gidiyor, bir eli yağda, bir eli balda olacak, daha ne olsun, yaşı da geldi geçiyor”. Büyükhanım biraz yumuşamış, meraklanmıştı,

“Bu Diyarbekir çok uzakta değil mi?” Ebubekir,

“Uzak anam.”

“Gidilmez, gelinmez.” Ebubekir yaptığı işin önemini anlattıktan sonra, şimdi de uzak olmasını nasıl anlatacağını düşünüyor, anasını ikna etmeye çalışıyordu.

”Anam hangi verdiğimiz kızın, peşinden bir bahane olmadan gittik ki; buna da bir bahane olacak ki gidilsin.” Büyük Hanım’ın yüzü asılmış, üzülmüştü.

“Desene torunumu dünya gözüyle son göreceğim.” Ebubekir telaşla,

“Anam bu benim değil bizim adetlerimiz; bizde karılarımızı uzaklardan almadık mı? Onlar da görmediler geldikleri yerleri. Mahsune yıllar sonra babasının ölümüne, oda aylar sonra gitti, bilmez misin? Büyükhanım kederli,

“Elde düğün dernekte, bizde yas oluyor; kuma vermiyorsun değil mi kızı?” Ebubekir anasının sözünü bitirmesini beklemeden;

“Yok, anam, oda kızı vermekte isteğim oldu, buralarda birine versek ya ikinci ya üçüncü kuma gidecek, zengin yere de gitse yine itilip kalkılacak, burada evin hanımı olacak anam sen içini rahat tut.” Büyükhanım umursamaz bir halde,

“Sen babası olarak içine bu kadar sindirdiysen ben ne diyeyim, iyi yani öyle mi?”

“İyi ne demek anam, kimin kızını isteseler alırlardı, kısmet bizeymiş, bak anlatayım, düğün için kervanlar dolusu ta oralardan neler geldi, neler? Şaşarsın vallahi anam… Sana daha da önemli bir şey diyecem… Diyecem de nasıl diyecem onu bilmiyorum” Büyükhanım meraklanmıştı,

“De durma merakta koydun neymiş diyeceğin?”

“Anam bunların, benim kızı verdiğim Damat Hüsrev’in bir de abisi var: Tarık Ziya; benim damat gibi hali vakti çok yerinde, arayı yapan Ömer Halis, onun da buralardan helal süt emmiş, iyi bir ailenin kızının izdivacına nail olmasını sağlayacakmış…

Nereden duydu ise duymuş, bizim Şehribahar’ı sordu” Büyükhanım birden;

“Ne?” diye irkilerek sordu.

“Şehribahar mı? Ama o daha çocuk!” Ebubekir dudak arası gülümsedi,

“Anam o da Sara Ayşe ile aynı yaştaydı, nerden çıktı çocuk işi?

Bu iyi kısmet; bizim kızların başına talih kuşu kondu, hem de gurbette. Gurbetlik çekmezler, birbirlerine can dostu olurlar. Bunlar kardeş; yakın otururlar, ya da birlikte otururlar orasını bilmem ama çok iyi bir kısmet olduğunu biliyorum. Ömer Halis bana sorduğunda, ben bilmem anam bilir, dedim. O da sen amcasısın” dedi. Büyükhanım sinirlenmiş, sesini yükseltmişti:

“Yok öyle amca falan; amca olmak sadece kızı vermeye gelince olmaz, benim Şehribahar’ım yetim, öksüz büyüdü bu amca o yıllarda nerede idi!” Büyükhanım yine kızmış yine hesap sormaya başlamıştı.

“Ana bana haksızlık ediyorsun.”

“Haksızlık mı? Bırak şimdi,”

“Yatsı çoktan okundu, ben namazımı kılıp yatacağım. Mahsune benim yatacağım yer hazır mı”?

Mahsune konuşmalara dalmış gitmişti; bir yandan da aklı kızındaydı, ama hanımanne bir “evet” dese, derdi azalırdı, iki amcakızı gurbette birbirlerine can dostu olurlardı, kendi de bu kadar kızını düşünmezdi…

“Buyur hanımanne”

“Duymadın mı gelin, yatacağım yer hazır mı?”

“Hazır, hazır hanımanne...” Büyükhanım Ebubekir’e döndü, asık bir suratla,

“Ebubekir, yatsıyı kılıp yatacağım, deve üstünde bütün gün çok yoruldum”. Ebubekir anası ayağa kalkmadan ayağa kalkmıştı,

“Tamam anam.” Büyükhanım düşünceli, onlara hiçbir şey demeden dışarı çıktı. Hayriye sofada Münevver’le oturuyordu,

Büyükhanım onları görünce şaşırdı,

“Siz yatmadınız mı hala?” Hayriye Büyükhanıma;

“Siz yatmadan yatmadık Büyükhanım” derken, Hayriye’nin yüzünden içeride olan, konuşmaları açık kapıdan, duyduğunu anladı…

“Nerede yatacakmışım?”

“Daha önce yattığınız odada Büyükhanım.”

“İyi sizde gidin yatın, yarın çok işiniz olacak, Büyükhanım ’ın canı sıkkındı, suratına tokat yemiş gibi canı acıyordu. Yatacağı odaya geldi, yatağa oturdu, Şehribahar gelin mi olacaktı?

“Yok, canım o daha çocuk… Ama Ebubekir’de haklı Sara Ayşe gelin oluyorsa o da olur, uzağa gidecek ha… O güçlü kuvvetli kadın bir anda çökmüştü.

 

Nazan Şara Şatana’nın – ŞARKIN MODERN GELİNİ - İPEK MANTOLU ARAP KIZI kitabından…

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 1731
Toplam yorum
: 112
Toplam mesaj
: 11
Ort. okunma sayısı
: 4579
Kayıt tarihi
: 09.12.10
 
 

Turizmci; Genel müdür Yazar ; Romanlar, senaryolar müzikkaller... Sinema filmleri, TV filmleri.....

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster