Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Kasım '10

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
1930
 

Knidos'tan Karya'ya

Knidos'tan Karya'ya
 

NECATİ ÇAVDAR; DATÇA - REŞADİYE- YARIMADASI'NDA

ilden ile, dilden diLe Anadolu'da durağımız Datça - Reşadiye- Yarımadası..

Ünlü isimlerin ev sahibi oldukları Aktur tatil sitesi çamlar arasında kendini saklıyor. Kıvrıla kıvrıla çam ormanları arasında kendimize dağa sarıyoruz. Marmaris bütün görkemi ile aşağıda..
Yarımadanın ortasında ve dağın tepesine iyice vardığınızı anladığınızda, iki taraflı denizi görmek mümkün.Burası yarım adanın en dar yeri..
Ve burada durarak verdiğiniz arada. Yukarda orman aşağıda masmavi deniz, arkadaşınıza ”<ı>Ülkenin daha yağmalanacak çok varmış” dedirtiyor.

BALIKAŞIRAN- KAYIŞKIRAN

Biz görmedik. Fakat tarihçi Heradot’un yalancısıyız. O’nun anlattığı perspektiften bakabiliyoruz. Zira başka bakacak pencere yok.
Heredot’un;
Tüm Datça yarımadasına sahip olan Knidos’lular, yani Dorlar; “Pers saldırılarına (M.Ö. 546) karşı koymak ve bölgeyi savunabilmek için” Datça yarımadasının en dar yeri olan günümüzde “Balıkaşıran” denilen yerde - bugün bilinen isimleriyle – “Balıkaşıran” ile “Kayıkaşıran” koylarının karşılıklı olduğu “Bencik” kıstağını kazarak, “kanal açmak suretiyle yarımadayı ada yapmak istemişler.
Ancak umulduğundan daha sert ve keskin çıkan kayalar, çalışanların el ve yüzlerinde yaralar açar, sıçrayan taş parçaları çalışanların gözlerini kör eder. Bu durum karşısında yetkililer, o zamanın dünyasında ününe ün katan Knidos’lu kâhinlere danışırlar.

Kahinler, ‘<ı>Aman ha.. Tanrıların gazabına uğrayacağız..Çünkü, tanrılar buranın bir ada olmasını isteselerdi öyle yaratırlardı..’ diyence devam etmemeye karar vererek ada yapmaktan vazgeçmişler. Kaderlerine rıza göstererek Perslerin saldırmalarına hiç mi hiç direnmemiş hatta onları hoşça karşılamışlar. “ şeklinde yazdığı yer bu yer olsa gerek.


Peki Bu Balıkaşıran Ve Kayışkıran da Neyin Nesi.?
Eskilerde hatta bundan sadece 50 yıl öncesine kadar, bir tarafta balık daha çok olduğundan balıkçılar; geçit vermez, yol iz bulunmaz yarımadayı dolaşmak yerine Datça yarımadasının en dar yerinde, sandallarını sırtlayıp öbür tarafa geçer, yeterince balık avladıktan sonra da yine aynı şekilde geldikleri tarafa dönerlermiş. Hatta bu nedenle bu dar geçidin üzerinden balıkların uçtuğuna inanılırmış. O yüzden bir tarafa Balıkaşıran, balıkçıların bu mücadelesi nedeniyle de karşısına Kayışkıran denmiş.
Bu gün bile Datça’da her mayıs ayının ilk haftasında, şenlikli bir yürüyüş yapılıyor ve Akdeniz’den bir testi su alıp Ege’ye döküyorlarmış. Dünya’da, bir denizden diğerine yapılan tek yürüyüş bu olsa gerek.. Halk inanışına göre de yarımadanın bu en dar yerinden geçen artık Datçalı sayılır ve uzun, sağlıklı bir hayat sürermiş..
Birçokları için bu coğrafyayı aşmayı göze alabilmek kolay olmamıştır uzun yıllar. Eski Datçalılar fiziki şartların zorluğundan dolayı ‘’Balıkaşıran’dan bu yana akıllı adam geçmez’’ dese de biz teknolojinin verdiği imkânla Balıkaşıran’ı geçerek Soğuksu’ya varıyoruz.
Madem binlerce yıl önce yapılan bir eylem biraz değişse de bu güne yansıyor ve tekrarlanıyor.. Soğuksu’da ara vermiş ve buz gibi ayranımızı yudumlarken bende size Anadolu’nun bir başka köşesinde yaşanan olayı anlatmadan geçemeyeceğim..

Geçenlerde internette ki “Netbul “ ve “Bizkitapseveriz Gurubu” üyelerinden Şirin Bozer hanımefendi kalkıp İzmir den Ankara’ya gelmiş.
Ankara’da hem siyasal Bililer Fakültesinde öğretim görevlisi oğlunu ziyaret edecek hem de Biz kitapseverler’in Ankara toplantısına iştirak edecek.
Artık Balıkaşıran ve Kayışkıran boğazını rahatlıkla aşan insanlık internet aracılığı ile tanışıklığı da kolay kılıyor.
Şirin hanım bizi internetten tanıyormuş. Mesaj geçerek Ankara’ya geldiğini bildirdi.
Bu görüşme teklifine evden bir kitap alarak gittik. Onun sayesinde görmediğimiz dostlara da uğramış olduk. Önce (Alamancı İskender’in işlettiği ) Mumkafe’de içtiğimiz kahve bahanesiyle bizim İskender’i görmüş olduk.
Sonra ver elini Fırat kitapevi.. Kitaplar kitaplar.
Ve her zaman yoğun olan, kültür adamları ile dükkân dolup taşan Kervan yayıncılıkta, hemşerim bizim Musa ‘ya merdiven üstünden de olsa selam verip doğru soluğu düşünür Mustafa Nevruz Sınacı ‘da aldık.


Hem “kitapsever” gurubu üyesini bir kitap dostu ile tanıştırmak hem de Mustafa beyin yeni çıkardığı alanında tek kaynak olan Almanak’ la ilgili kendisini tebrik etmek istedim.
Mustafa beyle “Şirin” hanımı tanıştırdım ancak sohbet uzayıp konular yayıldıkça Mustafa bey bir kez olsun “Şirin” hanım demedi. Hep “çiğdem hanım” dedi. Mustafa Bey nazik adam. İkramsız çevirmez misafirlerini. İkram için yerinden kalkarak bizden uzaklaşınca yanımda oturan “Şirin” hanım, “bana hep çiğdem diyor” diyerek isminin doğru iletilmesini arzu ettiğini belli etti.
Bende az sabır dedim. Ve Mustafa beyin ikramda çeşit seçme teklifine yüksek sesle ” Ben çay içerim ama, Şirin hanım hangisini ister bilmem “ deyince Mustafa bey olayı anladı.
Mustafa bey, “Ben Çiğdem deyip duruyorum. Nerden çağrışım yaptı bilmiyorum ama, çiğdemin kendine özgü rengi ve baharda ilk çıkan çiçek olması dolayısıyla zaten şirindir, her halde ondan dolayı ‘şirin’i çiğdem olarak aynı şeyi kast ederek söylüyorum” diye açıklık getirdi.
Ve başladık çiğdem üzerine konuşmaya.
Ben bizim çocukluğumuzda da yaşadığımız çiğdem toplama hikâyelerini anlattım. Anadolu’da eskiden yaşanmış ya da Orta Asya’dan getirilen adetlerin değişse de, özünü koruyarak yeni kültür içinde varlığını devam ettirdiğini verdiğim örneklerle ortaya koyunca, ikisi birden “ee üsdad bunları neden yazmıyorsun ki “ demezler mi?..

O zaman yeri geldi yazayım.

ÇİĞDEM TOPLAMA
Bizim memleketimiz Çorum’da kıştan ilkbahara geçerken tabiata ilk merhaba diyen çiçek, bizim yörede “ali gülü” bazi yörelerde “öksüz oğlan “denen beyaz çiğdemdir. Hemen birkaç gün ara ile onu sarıçiğdem takip eder.
Bu artık kışın, darlığın bittiği, bolluğun -bereketin başlangıcı baharın geldiğinin işaretidir.
Köyün çocukları, tek başlarına ya da arkadaşları ile hemen her gün çiğdem toplarlarda bir günleri çok özeldir.
Birlikte karar alırlar.
“Şu gün çiğdem toplayacağız..”
Çiğdem toplamak, onun “topucuk” denen köküyle tümünü çıkarmaktır.
Yoksa sadece çiçeğini koparmak değil..
Ellere toprağı kazarak çiğdem toplamak için sert ağaçtan yontularak elde edilen ve ismine “kiskiç” denen kısa çubuklar alınır.
“Kiskiç” ne kadar sağlam olursa , sizin toplayacağınız çidem de o kadar çok olacaktır. Aksi halde “kiskiç”, kırılır ya da çabuk körleşirse çiğdem toplama işiniz zorlaşır ve siz çiğdemi toplayamaz koparırsınız..
Köy çocukları- ki yaşları 5-10 arasında değişir- neşe ve hevesle bir araya toplanırlar
Küçükler izlemek için, büyükler belki de korumak için yanlarında dururlar.
Ama iş ve eylem orta yaş gurubunundur. Ne çok küçük ne de çok büyük..- sevinç ile daha önce belirledikleri ve çiğdemin çok olduğuna inandıkları bölgeye giderler.
Ve köy halkı çocukların çiğdem günü olduğunu çoktan duyup işitmiştir.Eğer çocuklardan ev işlerine yardım eden var ise onlarda o gün arkadaşlarına katılmak üzere izinlidir..
Böylece katılım en üst seviyede olur..
Toprağı kazarak “topucukları” ile birlikte çiğdemleri toplayan çocuklar, elerindeki çiğdemi yakınlarda bulunan karamuk büklerinden kestikleri karamuk dikeni dallarına, her biri bir dikene gelecek ama çiğdem topucuklarını deforme etmeyecek şekilde yerleştirirler.
Karamuk dalları sarı gelin gibi süslenir, taze çiğdemlerle
Omuzlara alınan çiğdemle süslenmiş karamuk dalı ile gurup olarak çiğdemden dönen çocuklar harp birlikte söylenen şarkılarla en yakından başlamak üzere evlerin kapısına dayanırlar..
Zaten evlerde ihtiyarlar sevgi ile, genç anneler endişe ve umutla kendilerini beklemektedirler..
Dedeler ve babalarda öyle ancak onlar, çocuklarının iş yapmış olmalarına sevinseler de daha çok ilgisiz numarasına yatarlar...Çocuklar serbest kalsın kendi işlerini kendileri yapsın diye..
Evinin kapısı çalınan ya da avlusuna girilen hane halkı sevinçle karşılar çiğdem alayını..
Yaşları biraz büyük olanların omuzlarında heybe ya da çantaları vardır.
Kendilerine çiğdem hediye edilen aile doldurur, hafif sağa ada sola dönülerek kendilerine doğru tutulan çanta yada heybeleri imkanları ölçüsünde..
Kimi bulgur, kimi yağ verir..
Kimi başka hediye
İmkanı olan daha çok verir..
Ama çocuklar fakir zengin ayrımı yapmazlar, çiğdem hediyesinde..
Çocukların bir avludan diğerine akışını görmelisiniz..
Hele de çiğdem alayına ilk defa katılan ve içinde kendi çocuğu olanların sevincini....Çocukları gidip kendi başlarına iş yapmış ve müşterek olarak bunu sergilemişlerdir..
Büyük mutluluk..
Toplanan bulgur, yağ gibi şeyler çiğdem pilavı içindir. Geri kalanlar iade edilmez, köyün bakkalında ya da ihtiyacı olan birine satılarak eğlencelik alınır..
Çocuklar birazda serbest olacakları bir alana, köy dışına yaktıkları ocakta pişirirler pilavı..
Kendi aralarında oynayarak, pişen pilavı ve aldıkları eğlencelikleri yerler..
Kalan pilav ile sevinç ve neşe içinde evin yolu tutulur..
Gelen zaten doyumluk değil tadımlıktır.
Birer kaşık ya vardır ya yoktur..Ancak bereket bolluk ve sağlık dilekleri ile kaşıklanır, büyükler tarafından dört gözle beklenen eve gelen pilav..
Ve bu adet zaman içinde değişse de farklılıklar oluştursa da binlerce yıldır sadece çocuklara has bir bayram olarak; bereketin, bolluğun gerçekleşmesi, gençlerin iş yapma, ortak karar alma ve uygulama gücünü sergilemesi adına devam eder gider..


Tıpkı Datça’da, Balıkaşıran mevkiinde Dor’lardan bu yana yöre halkının, her Mayıs ayının ilk haftasında, şenlikli bir yürüyüş yaptığı ve Akdeniz’den bir testi su alıp Ege’ye döktükleri gibi...

SOĞUKSU..

Marmaris-Datça arasında dağların üstünde bir tepe..
Artık iyice aşağıya doğru yönelince Soğuksu, ile karşılaşırız.
Burası ormanda bekçi olarak çalışan bir beyin oluşturduğu alan..
Zaten burada orman işletmesinin bekçi barınağı var..
Bekçi baba, zamanla dağın tepesinde akan çeşmeyi, toprağı kendi bilek gücü ile kazıp, orman işletmesinden temin edilen malzeme ile buraya taşımış.Ve buraya bekçi emekli olunca orman idaresinden kiralamış, dinlenme tesisi haline getirmiş..
Ormanın ürettiği layihaya karışan kuşların konserine ek olarak şırıl şırıl akarak ruhları dinlendiren suya vurduğu gem, havuz da canlı balık yetiştiriyor..
Ziyaretçilere gözleme ayran gibi yiyeceklerin yanında isteyene istediği balık tutularak ikram ediliyor..
Akan su güzel..sunulan yiyecekler leziz..
Burayı işleten bekçi babanın çocukları:
“Bir profesör geldi.
Bu suyun, karşıdan Makedonya dağlarından geldiğini söyledi..
Çünkü bu dağların yükseltileri Makedonya dağları ile aynı imiş..”
Su Ağrı’dan Erciyes’den Köse dağları ya da Himalyalar'dan gelir mi gelemez mi?...
Mutlaka Makedonya’dan bir yol mu bulur?
Bilmiyoruz..
Ya da her şeye Mustafa Kemal'den iz bulma hastalığına kapılan bir bilimsel(!) açıklama mı, ona da yorum yapacak jeolojik bilgimiz yok.
Ancak bildiğimiz burada hava hoş, su lezzetli, hizmet eden genç kardeşlerin ilgisi güzel
Daha ilerde Datça’ya yaklaştıkça yolun bundan sonraki kısmında yeşillik iyice azalıyor. O kesif çam ormanından çıkılıyor, çevre çıplaklaşıyor. Ağaçlar bodurlaşıyor. Ama deniz inadına temiz, sahil inadına güzel.

“Datça’nın, hemen hemen sıfır nem, yüksek oksijen çadırı olarak anılan birkaç yerden biri olma özelliğinin yanı sıra endemik bitki türleriyle de dünya ekosistemleri içinde seçkin bir yere sahip olduğunu” öğreniyoruz..

Datça’ya giderken yolların çok dar olması eski dönemlerde ulaşımın çok sıkıntılı olduğu ipuçlarını veriyor.
Günümüzde ise kollar sıvanmış ve başarıldığında ilerde Tayip beyin “ duble yollar kralı olarak” anılmasına ol açacak olan “duble yol” yapımına burada da başlanmış. İlgililer her şeyin tozunu atıyor, iyi çalışıyorlar. Bölge iş makinelerinden geçilmiyor. “Buralara hükümetin eli değmiş” diyoruz.
Eğer bitirilirse her halde beş bin yıllık mesafe alınmış olacak..
Yolda henüz yağmalanmadığı için yok olmayan tabiat güzelliklerine, iş makinelerine da hatta Datça’nın 10 m yakınına geldiğinizi gösteren tabelayı okurken olduğu gibi otostop yapan genç kızlara da, eşeğine binerek yol alan köylü amcaya da rastlamak mümkün.
Otostopçu kızı biz almadık ama, eşekli amcanın terkisine atlayarak yoluna devam eti mi ?..
Bilmiyoruz.
Burada yeşillikler sarıya dönüyor, ekinler biçiliyor. Eğer ikinci ekim yapılacaksa birinciler sökülüyor.

BOZBURUN VE TEKNE TAMİR YERİ
Datça’da durmadan geçiyoruz.
Gözümüz cami yanındaki kırmızı mor çiçeklere takılıyor.
Dönüşte resmini çekmeliyiz..
Orada Selimiye’yi, Hisarönü’nü ve Değirmenönü’nü göreceğiz..
Yolumuz önce tekne tamir, bakım ve yapım yerine ulaşıyor, sonra limanında yatların, teknelerin demirlediği Bozburun’a.
Deniz güzel ama gerçekten burası boz. Ağaç tek tük. Yeşil bitmiş gibi.
Burada bir iki Yörük evi var.
Turizmin gelişmesine rağmen onlar kendi dünyalarında. Hatta keçileri de öyle.
Öğle sıcağında istirahata çekilmiş keçiler, biz insanları ve gelip geçen araçları umursamıyorlar bile.
Tıpkı yolda adeta arabanın altına girme pahasına istifini bozmadan yürüyen kedi gibi..
Bozburun’da güzel bir akarsu denize iniyor. Tertemiz, berrak su denize iniyor ancak hemen karışmıyor.
Deniz suyu ile akarsuyu çıplak gözle bile ayırabiliyorsunuz..
Küçük tahta köprüyü geçen balıklar akarsu boyu dağa doğru yol alıyor..

MUSTAFA İSMET VE “GELSİNLER DE..”

Datça’ya gelerek şehri biraz yukardan görmek üzere önce şehir tiyatrosunun da bulunduğu yarımadaya gidiyoruz.
Ancak yarımada çoğunlukla Deniz kuvvetlerine, Sahil Güvenliğe tahsis edilmiş.
İçeri giremiyor, çevresinde tur atmak ve sedefleri izlemekle yetinip limana geliyoruz..
Sahil boyu turumuz esnasında, limana çekilerek müşteri bekleyen ve kimisinde insanların dinlendiği yat ve teknelerin sakinliğine inat ister istemez bir dükkânda ki hararetli tartışmalar kulaklarımıza geliyor. İlgi duruyoruz..
1931 doğumlu Datça’nın yerlisi Ömer Bora ile 1944 doğumlu Malatyalı ancak aynı zamanda Avusturya vatandaşı da olan soyadını şimdi tam hatırlayamadığım Yusuf (Cahebinoğlu), dün meydana gelen uçak meselesini tartışıyor.
Yusuf bey, ”Gelsinler de alsınlar” diyor..
“Bu ne hitded!.. Bu ne şiddet !.. “diye yaklaşarak ..
“Neyi alacaklarda, vermiyorsun, bey baba ?”dediğimizde meseleyi anlıyoruz.
Ömer Bora amca, “<ı>eğer fır hattı Yunan’ın dediği gibi kendi lehine olursa Türkiye ...(parmağınıda göstererek) Şu limandan öteye çıkamayız, izne tabi oluruz” diyor.
Yusuf Bey’de “Gelsinler de alsınlar.Kanımı son damlasına kadar dökerim” diyor..
Datça ile şimdi Yunanistan’a ait olan Simi Adası arası 9.5 mil. olduğu düşünülürse bırakın bölgedeki küçük askeri varlığımızı, hiçbir Türk tekne, yat ve gemisi Yunan vizesi olmadan dışarı çıkamayacak. Ömer amca haksız mı?
Ömer amca, Alaman harbini gördüğünü, Simi de denilen Sanbek adasını ve adanın çukurluğunda olduğu için göremediğimiz Simi yerleşim yerini Almanların bombaladığını, Datçalıların bu bombardımanları seyrettiğin söylüyor. Gerek Simi gerekse Rodos’un bombalanması sonucu burada yaşayan insanların elinde ne varsa bırakarak, ne buldu ise onunla teknelerle ve ne buldularsa onunla kaçarak Türkiye’ye nasıl geçtiğini de anlatıyor.
Osmanlı’dan İtalyanlara geçen diğer adalarda olduğu gibi İtalya burada 2. dünya savaşının sonuna kadar kaldığından olsa gerek yaşlıların hala İtalyanca konuştuğu Simi (Sonbek) adası dahil diğer adaları elinin tersiyle iten, dün bir uçağımızı kaybettiğimiz (pilotun kurtulduğunu duyuyoruz) ve bu gün içinden çıkılmaz hal alan adalar meselesini başımıza saran İT’ler(İttihatçılar) döneminde Edirne Mason tekkesi kayıtlı üyesi, Mustafa Kemal’in öldüğü açıklanınca birden ortaya çıkarak ve meclis darbesi yapılarak firesiz oy verildiği açıklanarak Cumhurbaşkanı olduğu ilan edilen, Milli Şef -Malatyalı Mustafa İsmet’i hayırla yad(!) ediyoruz..
Malatyalı ve Avustralya vatandaşı Yusuf amca bunları hatırlamamıza sebep oluyor davranışı ve hafızamız kazınan “<ı>Gelsinler de alsınlar ”sözleri ile ..

DATÇA’DA TARİHİ GEZİNTİ..
Datça, önce Karya'lıların, M.Ö. 1100 yılından sonra da Dor’ların egemenliği altında kalmış..
Dorlar, Hexapolis Birliği altında altı şehir kurmuşlar. Bu şehirlerden biri olan Knidos, Datça yarımadası üzerine kurulmuş ve birliğin merkezi olmuş.
M.Ö. 546’larda Pers saldırılarına uğramış..

Dorlar, Balıkaşıran denilen yerde kanal açarak yarımadayı ada yapmak istemişlerse de başaramamışlar. Ve bu günde kimi yer ve ülkelerin; kendilerini güçlülerin hizmetine sunup, serdikleri gibi o günde Dor, yöneticileri, aydınları, ileri gelenleri ülkelerini dünya gücü olan Perslerin tüm emellerine amade hale getirmişler.
Perslerden sonra, Datça Yarımadası Atinalıların, Romalıların yönetimine geçmiş.
Halikarnasos (Bodrum) , Kos (istankoy) ve Rodos adasındaki kentlerde yasayan Dorlar, her sene Şenlik düzenlemek için burada toplanırlarmış...
Bir deprem felaketi sonunda yerle bir olana kadar uzun süre bilim ve sanat merkezi olmuş..
Hipokrat, (hani şu doktorların ettikleri yemine adını veren şahıs) ve Strabon'un Knidos'ta yaşadığı bilinmektedir.
Şehir ilk önce şimdiki Datça'nın bulunduğu yerdeyken, M.Ö. 360 yılında burada hüküm süren elit ler, kendilerini halktan soyutlayarak farklı bir mekana kurdukları özel şehre, yarımadanın ucuna taşınmışlar..
7. yüzyılda Müslüman akıncılarla tanışan Datça, 1282'de Germiyanoğulları'ndan Menteşe Bey'in yönetimine geçmiş.
Datça 1390 yılında Yıldırım Beyazıt tarafından Osmanlı İmparatorluğu'na katılmış, Sultan Reşat zamanında ise Sultanın buraya özel ilgisi nedeniyle adı Reşadiye olarak değiştirilmiştir.

ÜÇ B’SİYLE ÜNLÜ: BAL, BADEM, BALIK
Oysa Datça’nın ününe ün katan bir şey varsa, bu da yollarının sapalığı olmuştur bugüne dek.

Ve Datça üç ‘’b’’ siyle ünlü derler; balı, bademi ve balığı...


Datça da incir, zeytin ağaçları, keçiboynuzları, palamutlar az kasada, bu ağaçlar sökülerek hep badem dikilmiş. Yakın yerlerden birini adı üstünde Palamut Bükü, palamut ağaçlarıyla doluymuş.
Öylesine palamut ağaçları ile doluymuş ki insanlar kıtlık zamanında palamut unundan ekmek yaparlarmış.
Sıra sıra yol üstünde karşılaştığımız değirmenler...
Meğer burada rüzgarı meşhurmuş.. O yüzden yel değirmenleri varmış.
Datça içinde modern yapılaşma başlamış olsa da hala taş yapılar ve beyaz badanalı evler göze çarpıyor.
Fakat özellikle yarımadanın batısında Datça’nın merkezinde yeni ve iğreti yapılaşmanın, birer yabancı koloniler şeklinde uyumsuz kooperatif binalarının varlığının artması tabi yapı için tehditler oluşturduğu hissediliyor.

Datça sahil şeridinde geziyoruz.
Hava sıcak. Her ne kadar denizden esinti varsa da güneş altında insan çarpılıyor. Zaten burası yıl boyu rüzgarın eksik olmadığı, rutubetsiz iklimi çağlar boyu dilden dile dolaşmış ve hatta tarihçi Strabon, ‘’Tanrı çok sevdiği kullarını uzun ömürlü olsunlar diye Knidos’a (Datça) gönderir’’ demiş.. Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir de Datça’nın havası hakkında ‘‘İklim tam insan boyutundadır. Sıcağı da soğuğu da insan tahammülünü aşmaz. İklimi paltoyla, sobayla ya da yelpazeyle düzeltmeye gerek yoktur.’’diyerek yorum yapmış.Yapmasına da bizim başımızda “çatı”(!)yok ve güneş direk temas ediyor..
Bizim gibi vakit darlığı çeken az sayıdaki insan hareketli ancak daha geniş zamanı olanlar tekne ve yatlarda dinleniyor.
Bazıları da kahve, bar türü yerlerde serinliyor.
Datça, Marmaris’e göre turizmi çok ama çok farklı yaşıyor. Kalabalıklar hala buralara yabancı. Etrafta gününü gün etmek üzere bir yerlerden kaçıp gelen çok fazla genç görünmüyor..
Yürüyüş yapan, banklarda oturan emekliler daha fazla. Barlarda kimse hamamda terler gibi terlemiyor. Gürültü kirliliği yok denecek kadar az. Datça’da hayatın alabildiğine yalın ve tabii akışında devam etiğini görüyoruz.. Sanki Kahveler, restoranlar, dükkanlar turiste değil Datça halkına hizmet vermek için var gibi ..
Burası turizm nedeniyle fazla yozlaşmadığı, var olan insanlar bir şekilde bir birbirlerine yabancılaşmadığı, bir birlerine tanıdıkları için olsa gerek güler yüz bol..

Kimine göre kahve kimine göre meyhane olan, hayatın bin bir darbesiyle “asalete kavuşmuş” görünümlü Yaşar ustanın mekânına kuruyoruz.
Yaşar usta, müşterilerine ne olsa sunumunu ustalıkla yapıyor olsa da o kahveyi başka türlü pişiriyor.
Yorgun bedenlere Yaşar ustanın yaptığı kahve iyi geliyor.
Buralarda “neyi ve nereyi görmeli?” diye sorduğumuzda hiç tereddütsüz;” Knidos ..“ diyor.
Ne kadar mesafede olduğunu soruyoruz, 35 kilometre olduğunu söylüyor....
“Uzak” deyince.Yakındaki köyleri; Palamutbükü, Ovabükü ve Hayıtbükün'ü. sağlık veriyor, gelmişken görmeden gitmeyin diye..
Selimiye, Hisarönü, Değiren önü de sanki garnitür
Datça’ya girerken levhasını gördüğümüz Knidos ne? Doğrusu bilmiyoruz..
Ancak telefonla ulaştığımız ve bölgeyi bilen bir arkadaş, gelmişken görün. Ya sabah ya da akşam güneşin size sunacağı sürprizlere kendinizi hazırlayın diyor. Zira, Knidos’ta bulunduğunuz zaman dilimi gün batımı ise doyumsuz güzellikte imiş..
Ah vakit!
Akşam’a İçmeler’e dönmemiz gerek.
Gelirken görüp, illa resmini çekmek istediğim cami avlusu duvarındaki yan yana iki çiçeğin resmini alıyoruz.
“Çok insan gelip burada resim çekiyor diyen Datça esnafı, o çiçeklerin hayranını sadece biz olmadığımızı mı belirtiyor?
KNİDOS'TAN KARYA'YA

VER ELİNİ KNİDOS

Arabamızla Marmaris tarafına gitmek üzere çıktığımız yola Yel değirmenleri karşısından
Knidos yazısı yönünü yüz çeviriyoruz..
Knidos sapağından sola dönüp 35 Km. gideceğiz. Yolun girişinde Levhada öyle diyor. Ancak siz 33 Km. gideceksiniz.. Beki de ören yerine ulaştıktan sonraki yürüme yolunu da hesaplayıp öyle yazmışlardır. Her ne ise.
Yolcu yolunda gerek ..
Nispeten tarıma elverişli ve daha az ağaç kaplı alanlardan dağa çıkıyoruz..
Yine yeşil..
Yem yeşil dağlar, vadiler selamlıyor sizi.
Düzgün taşlarla örülmüş duvarlar karşılıyor kilometrelerce mesafeden. Beli ki burası çok yaygın bir yerleşim alanı.
Beklide sade halkın yaşadığı alanlar. Ya da esirlerin.Onlarda fazla bir kalıntı göremiyorsunuz, bir iki temelden başka..
Knidos’un surları yer yer yolda size eşlik etmeye başlıyor.
Ege ile Akdeniz'in kucaklaştığı yere ulaşım denizden ve karadan sağlanıyor. Her ne kadar duple yol çalışmalarına başlanmış ise de kıvrıla kıvrıla uç noktaya uzanan daracık yol ile karadan ulaşım şimdilik biraz güç. Ancak eski çağlarda olduğu gibi en iyi ulaşım yol yine deniz yolu..
Reşadiye Yarımadası'nın ucundaki bu tarihi mekâna, biz karayolunu tercih ediyoruz.
Bu çağda bile normal şartlarda geçit vermeyen daracık yolları geçiyoruz. Bu gün bile yollar iyi bir yol olmadığa göre yüz yıllarca insanlar hayvanlarla geçmişler bu dağları.. Ama ulaşım zaten Knidos’lular ve Knidos ile irtibatı olanlar, tüccarlar, gezginler her türlü ulaşımını deniz yolu ile yaparmış.. Zaten Knidos’lular da denizci halklardanmış....

MERHABA KNİDOS

Antik kentin girişindeyiz. Girişte bir gişe, karşıda ise müze görevlisinin lojmanı ve sosyal tesis diyeceğimiz işletme ve beklide kaçırılarak tuz buz olan Afrodit heykeli ve diğer artıkları beklemek üzere bir askeri karakol ile karşılaşıyorsunuz.
Güney ve kuzey yönlerinde iki ayrı koyla çevrili bir zamanlar refah içinde olan, bilim adamlarının, dünyaca ünlü sanatçıların yetiştiği, barındığı Yarımada’nın en uç noktasındayız..
Hangi taraftan rüzgâr alıyorsa öteki taraf sakin.
Ege’nin nereden bitip, Akdeniz’in nereden başladığını bilmiyoruz ama görüşlerden biri ayrım noktasının Datça Yarımadası’nın Knidos’un kurulduğu ve şimdi üzerinde bulunduğumuz bu uç noktası olduğu yönünde...
Yol ilerleyip Antik çağda “Kap Krio” olarak bilinen Deveboynu Burnu’na Knidos koyuna indiğinizde antik tiyatro tüm heybetiyle karşınızda.
Artık yarımadanın en uç noktasındayız… Bir yanımız Ege Denizi, bir yanınız Akdeniz..
Knidos ören yerini bekleyen görevlinin kulübesini geçerek, sosyal tesise ulaşıyoruz.
Burada az bir bilgi alıyoruz.
Zira yıllardır aynı şeyleri defalarca tekrarlamanın verdiği ruh iklimi ve binlerce kişinin soruları karşısında arttık iyice yorgun düşen görevliler; “şurası tiyatro, teraslarda filanca var” gibi işin ruhuna değil de görüntüsüne ait birkaç kuru bilgi verip geçiyorlar. Siz sabırsızlıkla daha fazlasını isterken karşıdaki levhanın yayına dikerek, . “Oku anla” der gibiler..
Karşımızdaki levhayı bir içim su gibi okuyoruz.. Sonra teraslar halindeki antik kentin kalıntılarına, “deve boynu”nun en derin yerinden güney yamaca, kendimizi sarıyoruz.
Zamanında, bu gün bile muhteşem inci gibi koylarda kenarında zengin bir hayat sürmüş insanların yaşadığı alanlara doğru yürüyüşe geçiyoruz.

KALINTILAR KALINTILAR…
Knidos antik kentinin iki limanı da ayağımızın altında.. Bunlardan doğuda olan ve bugün yatların konakladığı liman "Ticari Liman" olarak kullanıldığı söyleniyor. Batıdaki ise "Askeri Liman". Askeri liman daha korunaklı, küçük ve bu gün Akdeniz’den Egeye geçen denizcilere gel eden Deveboynu Burnu'ndaki deniz feneri bu limanın hemen üstünde.. Şehrin harabeleri bu iki liman arasındaki kıstak ve özellikle güneye bakan kuzeydeki yamaçlara yayılmış halde....
Güneydeki, ama kuzeye bakan yamaçlar meşhur şarapların elde edildiği üzüm bağları olsa gerektir. Neden mi daha serin ve Ege’den Akdeniz’e geçen nispeten daha serin nem sirkülasyonunun en etkili alanı da ondan..
Binlerce yıllık tarihe şehitlik etmiş, ama devrilerek iyice güdükleşen sütunları yol kenarına yerleştiren günümüz mimarlarını(!) selamlayarak yukarıya yol alıyoruz.
Aniden önünüze çıkan kemerli çukurların şehre su veren kanalların doldurduğu sarnıçlar olduğu ya da büyük bir bina kompleksi kalıntısı olabileceğini tartışırken gözümüze bir banyo kalıntısı çarpıyor. Daha onu görür görmez yanımdaki Niğdeli, muzip bir eda ile “Burada hamam olduğuna göre, bu adamlar .. çok düşkün olmalı” demez mi…Emin olun bu yargıya varan insan daha Knidos ismini yeni duymuş ve ne olduğunu bilmeyen biri..

SARNIÇLAR
Binaların hala sağlam kalan yüksekçe duvarları..
Öyle bir yere çıkıyorsunuz ki arkası uçurum.
Evet, hafif bir sallantıda sizi yüz metre aşağı atacak kayaların üstünde buluyorsunuz kendinizi. Daha önden giden Kilisli genç heyecanla bağırıyor “Necati beyyyyyy.. Resimleri gel buradan çek… Manzara muhteşem!”
Gerçekten öyle. Kendisi adete heykel gibi poz veriyor bizde resimliyoruz denilen yerden..

VE O, AN..

Ve daire şeklinde eski yapıya ulaşıyorsunuz.
Yukarıdaki kaya yarığı ve dairesel kaidenin üstündeki oyuk taş, ilk bakışta size buranın ” zeytin yağı imalathanesi” olduğu fikrini veriyor. Arkadaşlar; ”Bir zamanlar buranın zeytin imalatında kullanılan bir çeşit değirmen olduğu, basamak basamak dizilen esirlerin çektiği kocaman taşlarla işlenen zeytinden yağlar elde edildiği” yorumları yapsa da içimizdeki bir ses:
“Hayır… Daha eskilere git” diyor.
Daha eskilere gittiğinizde insanoğlunun büyük imkânlara kavuşarak, kendini bir şey sandığı dönemlerde yakalandığı hastalık.
Allah’ı unutup ilahlar icadı.
Kalbimize gelen bir ses;” Buranın ibadet alanı olarak tanzim edildiğini insanların yüz yıllarca buraya sapıkça tazim ettiğini” söylüyor.
Evet, medeniyet adına her türlü rezaletin kutsandığı öyle bir dönemde kendi eserine tapma behtbahtlığı.
Ve bu kaidenin üzerine dikilen sözde çıplak tanrı temsili.
Bu temsille şehirlerine ün katma, onu görmek için gelenlerin paralarını kapma dönemi.
İşte o sülfü hayatın tümünün ete kemiğe büründüğü alan.
İşte yer yüzünde bilenen ilk olmak kaydı ile tanrıca, ünlü çıplak Afrodit heykelinin bulunduğu yer.

İnsanın içinden bir ses “Madem onlar, ona yanlışta olsa secde etmiş. Sen neden bu noktada Hak’ka secde etmeyesin” diyor.
Ayasofya’da -istemeden ve de bilmeden - Ankara’nın bıçkın çocuğu bizim İntikam’a göründüğümüz hal üzere görünmemek için, yanımızdakilere “hele siz gidin, biraz ilerleyin .. Biraz oturacağım” diyoruz.

Onlar gidince de..

Yakın çevrede de kimsecikler yok...

Şu oturduğumuz ve Afrodit’i ayakta tutan kim bilir kaç ustanın göz nuru döktüğü, kaç esirin canına mal olan kağıt gibi işlenmiş kaya da…

Ve hemen ..
Tefekkür, fikir ve zikir..

Ve O’ an ..
Sonradan aşağıdaki okuduğumuz levha ipuçlarını veriyor ve daha sonra edindiğimiz bilgiler bu sezişi, oluşu doğruluyor.
Nereden nasıl bilebilirdim ki bir gün yolum; Atinalı Praksiteles ustanın beyaz, sert mermerden sanki canlıymış gibi bir heykel ortaya çıkardığı, Knidos idarecilerinin buraya diktiği ve taptığı çıplak Afrodit (Aphrodite) heykelinin tam yerine düşecek?

Ve nerden bilirdim ki..Bir gün Knidos'ta, dillere destan Afrodit heykelini sabah güneş doğarken ya da akşam güneşinin vurduğu şavkla pırıl pırıl parlayan görüntüsünü seyretmek adına; çok ama çok uzaklardan, açık denizlerden servet ve ömür tüketerek bin bir zorluğu katlanarak insanların görmeye can attığı Knidos’un servetine servet kattığı Afrodit’in tam kaidesi üzerinde olabileceğimi..
Ve..
Antik çağın en zengin şehirlerinden biri olan Knidos’da yapılan kazılarda ortaya çıkan binlerce yıllık 'porno' figürlerle seksin ve erotizmin de başkenti olduğu ispatlanan, İtalya'da Pompei ne ise Anadolu'da Knidos o demek olan Knidos’da ..


Zira..
Knidos'u Knidos yapan da oradaki Afrodit heykelini içinde barındıran tapınaktı. Knidos antik çağda en çok Çıplak Aphrodite heykeli ile ünlenmişti.
Güzellik ve seks ilahesi olarak tarihe damgasını vurmuş Afrodit'in yerinde bu gün yerler esiyor, Afrodit heykelinin tozuna bile rastlamak mümkün değil ama kaidesi harapta olsa duruyor.

Ve biz kaidenin tam üstündeyiz..

Geriye pek fazla bir şey kalmamış olsa da biraz hayal gücüyle, muhteşem bir manzaraya hakim, yuvarlak planlı tapınağın ortasında ki aşk ve güzellik tanrıçası Afrodit’in heykelini ve uzun bir deniz yolculuğunun ardından buraya gelebilenlerin gözündeki ihtişamını tahmin etmek zor olmayacak. Afrodit Tapınağı'ndaki ayinlerle ilgili pek çok anlatım var.

Afrodit Tapınağı, normal tapınaklardan farklı olup, ön ve arkada iki giriş kapısı bulunuyormuş. İçeri girme şansını yakalayan çok özel ziyaretçiler, Afroditi ön ve arkadan görme imkanına sahip oluyormuş. Böylece isteyen bedelini yüksek ödemek kaydı ile tanrıçayı hem önden hem arkadan izleyebiliyormuş.

Ancak bu noktadan şehre giremeyen, daha alt kademedeki ziyaretçilerin ise gemileri yakınlara demirleyerek mermer yonucusu ünlü usta Praksiteles'in eserini doğu limanından güneş doğarken, batı limanında ise güneş batarken onu baş tanrı Zeus seviyesinde onurlandırarak hayranlıkla izyeleyerek tapınma ayinini gerçekleştirdiğini görür gibisiniz.. Ticari limana doğru gün doğumunu ve “Askeri liman” tarafında ise günbatımını seyrettikten sonra, Afrodit’in böylesine ünlenmiş olmasına daha da hak veriyorsunuz..


Hakikaten de bulunduğu yer, itibari ile kara parçasının hançer gibi denize saplanarak böldüğü görüntüsü veren bir yerde. Çok ama çok sakin, yeşilin her çeşidinden mavinin enginliğine uzanan ufukla bütünleşen, tabloları kıskandıracak bir deniz manzarası..
Yosun yeşilinden gittikçe koyu maviye giden bir renk cümbüşü.

Yüz metreye yakın yükseklikten içindeki taşları, yosunları sayabileceğimiz bir berraklıkla, mavi çarşafı andıran koylar.Koyları kemiren hafif yeşile bürünmüş dağlar..
Ege ile Akdeniz'in coğrafi olarak birbirinden ayrıldığı yer.
Adına dikilen heykelinin bile dillere destan olduğu söylenen Kimilerine göre Mısır kimilerine görede Kıbrık-Karpaz doğumlu Afrodit’in gerçekte var ise güzelliğini bu sularda yüzdüğü için aldığını söylemek abartılı olmasa gerek..

Datça yarımadasındaki yosun yeşili, turkuvaz mavisi hareli, gümüş balıklı, pamuktan ak köpüklü, yeşilli, mavili suların birbirine dalga dalga koştuğu, kucaklaştığı yer sanki bir dünya cenneti...
Öylesine bir yalancı cennet ki kimi yöre sakinleri, "Aphrorid'de bu sularda yüzmüş" diyorlar

Knidos, daha önceleri Datça yakınlarında bir yerde imiş.
MÖ 12. yüzyılda, Batı'dan Avrupa ana kıtasından göç eden Dorlar, Rodos ve diğer adalar üzerinden doğuyu akarak MÖ 8. yüzyılda Datça yarımadasında bu günkü Datça ilçe merkezinin 1.5 km kuzeydoğusunda Dalacak Burnu Burgaz mevkiindeEski Knidos denilen yerde bilinen ilk Knidos kentini kurarlar.
Kurucuları olarak Spartalı Triopias ve Hippotas'ın ismi geçer. Apollon kültü etrafında dönemin altı büyük Dor kent devleti, Burgaz’da Eski Knidos, Bodrum’da Halikarnasos, İstanköy’de Kos, Rodos’ta Ialisos, Kamiros ve Lindos birleşik bir idari yapı içinde Hexapolis' birleşik devletini oluştururlar. Daha sonra Halikarnasos'un ayrılmasıyla birlikte Knidos, Kos, Lindos, Kamiros ve Lalysos kalır, birleşik devletin kent devleti parçası olarak. Böylece Knidos, Dorların kurduğu diğer 6 şehrin yönetim merkezini oluşturuyor. MÖ. 7. yüzyılda şehir gelişip kalabalıklaşıyor.
Rodos devletinin kutsal yeri olan Apollon Tapınağı burada bulunmaktaymış
Şehir, 6 Dor şehir devletinin bilim, dinsel ve sportif alanları kapsayan Dor şenliklerine de ev sahipliği yapıyor. Pers saldırısına direniyor ancak sonra teslim oluyor.
Kimi tarihçiler, bölgenin Pers hâkimiyetinde olduğu sıralarda yaklaşık M.Ö. 360’ta Knidos’lular Datça İlçesi yakınındaki kentlerinden ayrılarak, yarımadanın en uç noktasında Hippadamos planında yeni bir Knidos kenti kurduklarını söylüyor.
Ancak Knidos’un Tekir Burnu’na taşınmasından sonra Datça’daki yerleşim tamamıyla terk edilmiyor. Stadia ismiyle varlığını sürdürüyor, sonra da Datça’ya dönüşüyor.

“HAYIR “ DİYEN DEMOKRASİ
Kazılarda açığa çıkarılan buluntularla yerleşimin M.Ö. 14. ve 13. yüzyıla kadar uzandığı sonucuna varılan ve M.Ö. 7., 6. ve 5. yüzyıllardaki durumu oldukça parlak geçen Knidos'u ilk kurulduğu yıllarda tiranlar yönetir. MÖ 6. yüzyıldan itibaren oligarşi, MÖ 330 yılından önce de sadece “seçkinlere oy ve mutlak söz hakkı tanındığı demokrasiye” geçilir.
Tıpkı 21. yüzyılda ve üçüncü binli yılların başında ekonomik sıkıntılar içindeki Türkiye’ye, dünyanın ekonomik devi ve jandarması ABD’nin “ekonomik menfaatler uğruna” Irak’a Türkiye üzerinden müdahale izni isteğine TBMM’de “tezkereye” olumlu oy çıkmayarak haklı bir hayranlık duygusu yaşandığı gibi.. O denemde -de yine Anadolu topraklarında ki bir halka - ekonomik sıkıntıya düşen Knidos’lulara, Bitinya Kralı Nikomedos, borçlarını ödeme karşılığında Afrodit heykelini satın almayı teklif eder. Bunun üzerine site devletinde bir halk oylaması yapılır ancak sonuçta halk bunu kabullenmez. Bu yüzden Aristoteles derslerinde ‘’gerçek demokrasi Knidos’tadır’’ diyerek burada başlayan erken demokratik hareketin altını çizer..
Datça yarımadasını kendi site devleti haline getiren Knidos o kadar zenginlemişler ki, yöneticileri, artık bir sembol şehir yapmaya, burada sadece krallar, bilim adamları, siyasetçiler, tüccarların oturacağı ve özel tanrılara tapacakları bir şehir yapmayı planlamışlar.
Ve de en sefil ahlaksızlığı işleyecekleri alanlar..
Ve sadece elitlere özel imkanlar sunacak olan çok özel bir şehir kurmayı düşünürler.
Tıpkı bizim Ankara’da olduğu gibi.
Yani imparatorluk başkenti İstanbul’a inat eski Ankara’yı da beğenmeyerek ve olduğu gibi kendi haline terk ederek, sonradan çevreden kuşatılarak halka mal olsa da.. Kale merkezli Ankara’dan, normal halkın ulaşamayacağı Çankaya’nın yukardan bakarak tüm kenti ve ülkeyi ihata edeceği Bakanlıklardan oluşan yönetim merkeziyle elitlerin yerleşebileceği özel alan Kızılay merkezli daha rafine, her unsuru düşünülerek tasarlanmış bir kent oluşturulduğu gibi..
M.Ö. 6. yüzyıldan itibaren çok özel bir alan, mekan, binalar inşa etmek üzere Tekir Burnu'ndaki Knidos MÖ 365-355 yılları arasında kurulmadan ince elenip sık dokunulan planlarla, önce altyapısı oluşturulur. Belli ki maddi durumları da iyi olduğu için o zamanki dünyanın en iyi sanatkarlarını bu iş için seferber etmişler. Böylece Knidos'ta büyük bir tapınak, Karia'da da müthiş bir kent kurulmuş.
O yüzden Knidos’un en önemli kalıntıları; Kiliseleri, Dor Tapınağı, Propylon, Apollon Tapınağı ve Sunağı, Yuvarlak Tapınak ve Sunağı, Meclis Binası, Korinth Tapınağı, Güneş Saati, Dor Stoası, Tiyatro, Dionysos Tapınağı ve Stoası, Yamaç Evleri, Odeon, Demeter Kutsal Alanı, Nekropol ve Kap Krio Yarımadası'dır.
Tapınaklar yapılır ve bunlar için çok ama çok özel heykeller alınır. Ege ile Akdeniz'in birbirine kavuştuğu burun, ucundaki ada ile birleştirilir. Ada ile yarımada arasında bir kanal bırakılır, üstüne de bu gün yıkık da olsa belirgin olarak duran köprü yapılır.
Böylece iki liman oluşturulur.
Güneydeki büyük liman, “ticari”, batıdaki küçük liman ise “askeri” savaş gemileri için kullanılır. Güney limana bakan anakaranın önünde Roma, daha yukarıda ise Antik dönemden kalma tiyatro var.
Buradaki tiyatroların büyüklüğü göz önüne alındığında, buraların normal halka hizmet vermeyip sadece sınırlı sayıdaki üst seviyedekilerin zevk ve eğlencelerine tahsisli olduğu kolayca anlaşılıyor.
Kent, çok tanrılı dönemde Paros mermeriyle kaplanır. Antik dönemde çok sayıda tanrı temsilcileri sayılan ancak sonradan gerek kendileri gerekse heykelleri kutsanan tanrıça ve tanrıları var. Knidos’lular, savaşlardan çok çekmişlerdir. Savaşlar nedeniyle kendi yurtlarından sürülmüşlerdir. O nedenle Savaş Tanrısı Ares'i sevmezler. Batıdan, Denizden geldikleri için Güneş Tanrısı Apollon'u ve onları koruduklarına inandıkları Aphrodite Euploia'yı getirirler.

Antik dönemin ünlü heykeltıraşı Atinalı Praxiteles'in elinden çıkma, Paros mermerinden bembeyaz, çıplak bir Afrodit (Aphrodite) heykeli alırlar.


Kos Adası’nın siparişi üzerine, Atinalı Praksiteles iki Afrodit heykeli yapar. Praksiteles’in heykellerinden biri çırılçıplaktır ve Kos adası halkı bunu çok müstehcen bularak geri çevirir.
Heykeltraş Praxiteles, yaptığı Afrodit heykelinin canlı gibi algılandığını farkedince, heykeli civardaki adalarda yaşayanlara satmak istemiş, fakat heykel çıplak olduğu için hiç kimse almaya cesaret edememiştir.. O zamana kadar tanrı heykelleri tamamıyla çıplak yapılır ancak tanrıça heykelleri hafif de olsa örtülü olurmuş.
Knidos’lular ise heykeli beğenmiştir. Ve bunun kaçırılmaz bir fırsat olduğunu anlamışlar ve seks pazarında bu heykelin çok işe yarayacağını kavrayarak satın satın alarak, Yeni Aphrodite Euploia'larının rahatlıkla görülmesi için kentin en yüksek terasına, Ege’den ve Akdeniz’den görülecek şekilde yaptıkları tapınağa yerleştirirler. Heykeli Afrodit Tapınağı'nın en güzel yerine koydukları andan itibaren bu ticari dehalarının nimetinden yararlanmaya başlarlar.

Ünlü tarihçi Lusien, banyodan yeni çıkmış ve elinde giysisini tutan Afrodit hakkında şunları söyler; ‘’Güzelliğini hiçbir şey örtmemiş, sol elinin eğimiyle kapadığı yerden başka.’’

Zamanla ünü dört bir yana yayılan bu çıplak Knidos Afrodit’i, görmek için dünyanın her yerinden tüccar ve gemiciler kenti ziyarete gelir.
Böylece Knidos için “Afrodit ziyareti “ticaretten daha güçlü bir gelir kaynağı haline gelir. Afrodit’i görmek için buraya sadece sanatseverler değil aynı zamanda burada para saçmaya hazır binlerce turist akın etmeye başlar. Adeta çok kutsanan bir dini mekan yeri haline gelen bu tapınakta, ibadet akmacıyla gelenler dini ritüellerini, tapınakta çalışan fahişelerle tamamlarlar.
Knidoslular, toprağa bağlanınca da Aphrodite Euploia'nın yanına Demeter'i de alırlar. Devrin en iyi şarabını üretirler. Halk, yaşamayı sever! Yeni kentlerine bir değil, iki tane Dionysos heykeli yaptırırlar.
Asklepieion zamanın dünyasında pek ünlüdür. İskenderiye Feneri'nin mimarı Sostratos ve Platon ile 22 yaşında tanışan matematikçi, coğrafyacı, astronom Eudoxos Knidosludur.
Yarımadada nüfus, MÖ 7. yüzyılda artar. Ticaret gelişir, Knidos’lular toprağın bereketinden daha çok faydalanır. Bağcılık, şarapçılık ve zeytincilikte büyük gelişme gösteren, şarapları her yerde aranan Knidos şehirde çok sayıda şarap üretim ve depolama yeri kalıntıları bu güne kadar ulaşabilmiş..
Yarımadanın nüfusu o dönemde, 70-80 bine kadar çıkar.
Halk, denizci, tacir, çömlekçi, köylü ve kölelerden oluşur.
Yeni kurulan Knidos şehrine girmesi yasak olan ve şehrin dışında yaşayan köylülerin büyük kısmı, bağcılıkla uğraşır.
Çömlekçiler de amfora ve hediyelik eşya üreterek şehri görmeye gelen elit zenginlere satılmak üzere Knidos’lu tüccarlara sermaye taşırlar..
Yarımada halkı savaşmayı sevmediği için yaklaşık 1400 yıl yıkım görmez. Hatta Knidos’u istila eden Perslere hiç direnmezler. Tam teslim olurlar. Erken Hıristiyanlık döneminde Ortaçağ ile yağma ve yıkım başlar.
Zamanla Knidos’a kilise bile kurulsa da meşhur Knidos unutulur ve terk edilir.
Son yerleşim yeri de yine Eski Datça yakınında kurulur. Bölgeye 7. yüzyıl da Müslüman akıncılar gelir. Kilise tabanındaki mermere imzalarını atarlar. İslam güneşi cehaletin zirveye ulaştığı, Kan, servet ve asaletten başka bir değer tanımayan toplumu öyle bir yoğuruyorki, insanlığı kurtarmak, barışa erdirmek üzere insanlar yollara düşüyor. Sadece 60 yıl içinde İspanya sahillerine ulaşan o muazzam tevhid anlayışı, Ege sahillerinde de parlıyor.Tarihçiler 7. yüzyıl dedikleri miladi 600. yıl içinde İslam akıncıları bölgeye geldiğinde nasıl ki Persler karşısında elleri kolları bağlı kalarak Dor memleketinin işgali karşısında hiçbir işe yaramayan tanrılar, tanrıçalar ve onlar adına dikilen görkemli ve ünlü heykeller suskun kalmışlarsa, zaten depremlerle yerle yeksan olan bir zamanların her objede sex unsurunu öne çıkararak çıkarlarına çıkar sağlayanlara ve saf Hıristiyanlık döneminde ilahi mesaj taşıyanlara teslim olan, bu güçleri kendinden menkul tanrı figürleri, İslam akıncılarına zaten secde ederek karşılamışlardı.Ancak bölgede Müslüman hakimiyeti Selçuklu ve Osmanlılar döneminde gerçekleşir.İslam akıncıları da onları ibret-i alam için kendi hallerine bırakarak Müslümanlar, ibret-i alem olmak üzere diğer eski medeniyetlerden kalan harabelere dokunmadıkları gibi Knidos’a hiç dokunmazlar, şehir kendi haline terk edilir.Onlar, yepyeni bir medeniyet tesis etmek üzere yeni bir nefes, yeni bir soluk olarak yakın yerlerde farklı yerleşim alanları kurmayı tercih ederler.

ÖZEL YERDE ÖZEL KENT KURULUYOR..
M.Ö. 4. yüzyılda ekonomik, kültürel ve sanatsal alanlarda gelişme gösteren kent bir de tıp okulu açmış ve bilim alanında da kendini gösteren Knidos’dan bu güne kalan harabelere bakarak şöyle bir akıl süzgecinden geçiren insan hemen farkı fark edebiliyor. Herkesin giremediği, normal halka yasak olan ve onlara hitap etmeyen bu şehir, başta krallar olmak üzere bürokrasiye, zengin sınıflara, yabancı temsilcilerin yaşadığı, kaymak tabaka için sahte cennetler adıyla insanoğlunun kendine cehennemler oluşturduğu bir alan olarak harabe şeklinde ortada duruyor. Sırf bu maksatla özel olarak kurgulanmış şehirde bu gün bile seviyesine erişilmeyen, sokaklarında açık alanlarda herkesin gözü önünde sevişenlere, kadın kılığına girmiş erkeklere, ağır makyajlı, çırıl çıplak erkek ve kadınlara mekânlık edermiş.
O çağlarda sex ticaretinin merkezi olarak, bu gün bile harabelerine rastlanan genelevleriyle ün yapan kent, uzak diyarlardan gelen gemiciler ve Arap tacirlerin uğrak yerine dönüşmüş.
Burası, o da “din adına” fuhşun her türlüsünün yapıldığı, her fantezinin gerçekleştirildiği özel bir yer haline getirilmiş.
Atinalı heykel yapımcısı Praksiteles, beyaz sert mermerden yonttuğu heykelin canlı gibi algılandığını fark edince, heykeli civardaki adalarda yaşayanlara satmak istemiş. Ama heykel çıplak olduğu için kimse almaya cesaret edememiş. Ancak, Knidos’lular heykeli görür görmez bunun kaçırılmaz bir fırsat olduğunu anlamışlar ve seks pazarında işlerine çok yarayacağını düşünerek satın almışlar. Heykeli, Afrodit Tapınağı'nın en güzel yerine koyarak, hem tapınma hem de ticari bir zihniyetle kullanmaya başlamışlar.

Afrodit Tapınağı, heykel sayesinde öteki Dor şehirlerindeki tapınaklardan daha çok rağbet görür hale gelmiş ve bu çırılçıplak güzelliği her cephesinden seyretme isteği, Knidos'a akını bir kat daha artırmış. Antikçağda, kentin ileri gelenlerinin güzel kızları, tanrı vergisi bu estetiklerine şükran duygularını sunmak için, kendilerini bir süre Afrodit Tapınağı'na adar ve bu süre içinde tapınağı ziyaret eden mutlu azınlığa vücutlarını ikram ederlermiş.
Afrodit heykeli ve kimi hediyelik eşyalar o dönemin tüccarlarının seks pazarı için de bulunmaz bir fırsata dönüşmüş. Çünkü dünyadaki ilk çıplak tanrıça heykeli Datça'da Knidos’a dikilen bu heykeldir. O zamana kadar tanrı heykelleri çıplak yapılır ama tanrıça heykellerinin sadece gerdan ve bir göğsü açık olurmuş..
Öte yandan Knidos’a ki genelev kalıntıları, Knidos'taki cinsel hayatı günümüze taşıyan en önemli bulgular olarak karşımıza çıkmansa neden oluyor.
Bu gün Marmaris sahillerinde bizzat rastladığım deniz içine bir kaya parçasına yerleştirilen mumlar yakılarak oluşturulan kandillere inat, Knidos’a çıkarılan kandillerin çoğunda rezilce cinsel figürler resmedilmiş kandillerden Knidos'ta seksin hangi boyutta vardırıldığını anlamak mümkün.
Knidos’lular, gemicilere en güzel kadınları sunup, açık saçık resimlerle süslü kandiller sattıklarından, bu kandillerin üstünü süsleyen resimlerin günümüzün en cüretkâr pornografik resimlerine taş çıkardığı için bugünün sanal pornografisinin dedeleri konumuna ulaşmışlar..

Ve..
Antikçağlarda adı seks merkezine çıkan Knidos, dünyanın çeşitli yerlerinden ünlülerin mesken tuttukları bir yer halini almış. Kentin büyüsüne kapılarak gelenler ve kentte yaşanan aşk öyküleri burayı sınırsız cinselliğin merkezi olarak ünlendirmiş. Böylece Datça Yarımadası'nın deveboynunu andıran batıdaki en uç yerine “Anadolu'daki Pompei”, kurulmuş.
Knidos’lular parlak dönemleri geride kalıp yoksullaştıklarında bile Bithynia Kralının büyük para önerisini geri çevirip heykelleriyle birlikte sıkıntıya katlanmayı seçmişler.

Knidos'ta yapılan kazılarda, heykelden en ufak bir parça bile bulunamamış. Bu gün izine rastlanmayan Afrodit Heykeli, yıllar sonra, Heykelin kayboluşu ise Bizans İmparatoru Theodosius’un, çok tanrılı inanç tapınaklarını kapattığı günlere dayanır. İmparator, heykeli tapınaktan söktürüp İstanbul’daki Lausos Sarayı’na götürür. Afrodit heykelinin, M.S. 5. yüzyılda çıkan bir yangında yok olduğu ve birçok kopyasının yapıldığı söylendiği gibi pagan döneminde diğer put perestlerin tanrı figürlerini başına gelenlerde olduğu gibi Bizanslılar tarafından parçalandığına inananlar da var.
Bütün bu ihtişamdan geriye, sadece kalp şeklinde mermer kolonlardan oluşan bir yol kalmış..
Ününe ün katmak için Homeros'un "güzel saçlı kraliçe", diye söz ettiği Demeter' getiriliyor Knidos’a...
Knidos’lu Demeter'in dramatik efsanesinde de, Anadolu'nun Pompei'sinden yansımalar görmek mümkün. Olimpus dağında yaşadığına inanılan tanrıların tanrısı sayılan ancak ete kemiğe büründürülerek insan olarak şekillenen baba Zeus, tanrılar hiyerarşisindeki rakipsiz konumuna rağmen karısı Hera ile olan evliliği dışında pek çok aşklar yaşamasıyla ünlenmiş. Ölümlülerden bile gözüne kestirdiği, canının çektiği bir kadını aklına koyunca hiçbir engel tanımaz, ona sahip olurmuş.

Meğer binlerce yıl öncesinin Olympos sosyetesinde yüzyılımızda dünyayı idare edenlerin yaşadığı Beyaz Saray'da vuku bulan türden "uçkur gate" olaylarının bin beteri ve her türlüsü, yunan, Kayra ve Dor tanrıları arasında da varmış.

Kimsenin ses çıkaramadığı, kendisine her şeyin mubah olarak görüldüğü bu büyük seks skandallarının değişmez başrol oyuncusu da maalesef ne ilginçtir ki, sözde "gökleri titreten, depremlerle sarsan, rüzgârı getiren, denizleri coşturan, yıldırımlar çıkaran, güneşin ve ayın sahibi” sayılan Zeus'tan başkası değilmiş. Sarışın örgülü saçlı, sağlıklı ve güzel bir tanrıça olan Demeter'le yaşadığı macerayı ve kızı Pershephone'nin doğuşunu Hesiodos şöyle anlatıyor:

"<ı>Demeter'in de yatağına girdi Zeus, canlıları doyuran, tarlalar tanrıçasının... Ak kollu Persephone'yi doğurdu Demeter..."
Kimileri de Afrodit’in Zeuz’un hışmından Ege’nin doğu kıyılarına kaçtığı ve Knidos’ta mermer şeklinde görünerek sırra kadem bastığını söylüyor.
Knidos yazarları, romantizmin ve abartının dedeleri de diyebiliriz, . Çünkü M.S. 2. yüzyılda yaşayan Pseudo Lukianas, "Erotes" adlı kitabında, bir yolculuğu sırasında dostu Kharikles ile Knidos'a uğradığını, dostunun Afrodit heykelini görünce nasıl hayran kaldığını anlatıyor: Heykelin bir taş parçası olduğun bile bile onu insan gibi tahayyül ederek "<ı>Kharikles tanrıçaya doğru yürüdü ve onu ıslak dudaklarıyla öpmeye başladı. Uzun süre sarıldı ve kendinden geçti. Tanrıça ile adeta bütünleşmişti..." yazabiliyor.

KAZILAR BAŞLIYOR
1856-1857 yıllarında Sir Charles T. Newton, ili başlayan sonra 1967-1997 yıllarında Prof. Dr. Iris Cornelia Love tarafından devam ettirilen, 1987 yılından itibaren, Prof. Dr. Ramazan Özgan başkanlığında yapılan bilimsel arkeolojik kazılarla yapılan çalışmalar, kentin kurulu olduğu anakarada ve Deve Boynu yani Kap Krio Adası'nda sürdürülmektedir 1987 yılından beri kazıların devam ettiği ören yerinde; iki tiyatro, agora, Apollon Tapınağı ve Sunağı, güneş saati, Demeter Kutsal Alanı ve odeon kalıntılarını görmek mümkün..
Dünyadaki bir çok arkeologların Afrodit heykelini bulmak için rüyalarını süslediği alanda 1967-77 yılları arasında Amerikalılar işe el atar ve burada sondaj kazıları yaparlar.
Ancak Afrodit’i bulamazlar. Bir iddiaya göre heykelin bir parçası olan eli bularak kaçırırlar.
Dedik ya..
Burası Poppei’in Anadolu’daki şubesi.Ve Başına gelende Sodom ve Gomera ile benzer.

Bilindiği gibi ilahi sınırların dışına çıkarak hayatı insanlara zehir eden medeniyetler şeklindeki işleyen sisteme sahip şehir ve medeniyetler ;ilahi sünnete uygun olarak yok ediliyor, yer yüzünden siliniyordu.. Sodom ve Gomera yakıcı ateş, su basması ve depremle yok olurken Ponpei, lavların altında kaldı.
İnsan neslinin azgınlıktaki en uç örneğinin sergilendiği bu şehir, bir depremle yer ile yeksan olmuştu..

Bunun gerçek olduğu Knidos’dan günümüze anlatılanlar ve ortaya çıkan eserler sergiliyor. Zira..

Son yıllarda Prof. Dr. Ramazan Özgan başkanlığındaki ekip, Knidos'ta bir de Satyr buluyor. İhtiyar, sakallı ve şişman bu mitolojik yaratığın sırtı, başı, sakallarının uçları hep fallus yani erkek cinsel organının ucu şeklinde tasvir edilmiş. Bu Satyr'in neresinden bakarsanız bakın her tarafında fallus başı görülüyor. Kazılarda çıkan diğer kandillerde de erkek üreme organına benzeyen 'Fallus Kandili' denen kandiller bulunmuş. Bu yüzden de kandile 'Fallus Kandili' ismi veriliyor.

Şekilleri ile Havva'nın asma yaprağı misali, kadınlık organını gizleyen bu kandiller; Knidos, Afrodit zamanın tüccarlarının seks pazarı için bulunmaz bir ciddi bir gelir kaynağı olmuş. Öte yandan Afrodit'in doğum yeri olarak kabul edilen KKTC'nin Karpaz bölgesini de resmeden Rönensans'ta Boticelli'nin yaptığı Afrodit tablosu bugün Floransa kentindeki en önemli tablolardan biri olarak kabul ediliyor.

AFRODİZMA

Afrodit’i kendi haline terk ederek, derin kesme taştan depolarla karşılaşacağımız alana doğru ilerlerken, “ne duruyorsun şifa kaynağıyım, koparsana der gibi” duran yeni çiçek açmış çok ama kekiklerle karşılaşıyoruz. Onları koparmaya kıyamasak da şifa niyetine aldığımız bir dal Kekiğin insanı mest eden rayihasının yayında ağzımızı buran acı hali dikkat çekiyor. Pek yabancı ülkelere açılmasak da, ülkemizin doğusundan batısını bir çok dağları ovaları gezmiş, adımlamış biri olarak şunu söylemeden geçemeyeceğim ki bu güne kadar burada tattığım kekiğin koku ve acısını hiçbir yerde tatmadım görmedim..

Bu fark aklıma “afrodizmaları getiriyor..
Evet Afrodizma..


KOCA KARI MI, KOCA KAYRALI MI?
Bizim koca karı ilaçları diye tü-kaka ettiğimiz ama batılının “Afrodiziak” diyerek bilimselleştirdiği bitkilerden doğrudan yaralanarak temin edilen ilaçlar..
Her hanım güzeldir. Ancak hanımlar arasında farkı fark ettirmek için kullanılan “Afrodit”te benzetme ile verilen anlama benzer şekilde acaba “afrodiziak” sözcüğü de buradan çıkarak dünyayı sarmış olmasın?
Her halde Afradit’i din ve ticaret alanında kullan Karya kenti Knidos, bölgede yetişen farklı özeliklere sahip ender bitkieride kullanmış, zengin gezginler eliyle bu alanda da ün yapmıştı.O nedenle Bitkilerden elde edilen ilaçlar, 'afrodiziak' , “Afrodiaklar” ya da “Afrodizias” diye anılır olmuş.
Afrodit cinselliğin ve seksin simgesi olurda, bunun sürdürmenin etkili gücünü temin ettiği ilaçların neden simgesi olmasın?
Her halde öyledir de.
Zira eski çağlarda yaşamış medeniyetler ile devam eden yakın çağlarda da Osmanlı'nın cinsel hayatında bugün de etkilerini koruyan bir afrodizyak kültürünün varlığından haberdar olmayan yoktur.
Bu konuda epeyce saray hatıraları ve fantezileri anlatılır. Bırakın sarıyı Anadolu’da az mıdır, cinsel hayatını istediği gibi sürdürmek isteyenlerin uzandığı afrodizma ürünleri?
Bu gün hala Manisa'da geleneksel olarak sürdürülen erkeklere 'Mesir' kadınlara 'Hafsa Hatun' macununun sağlıklı beslenme ile cinsel sağlık arasında yakın ilişkisi ve bu ilişkinin sadece bu topraklara has, bu toprakların yapı ve ikliminden etkilenen afrodizmalarla hiç mi ilgisi yoktur?
O nedenle ahlak temeline dayalı yasa anlamına gelen “Namusus”, kelimesinin dilimize “Namus “olarak girdiği gibi bizim bu gün 'kocakarı ilaçları' dediğimiz ilaçlara 'Koca Karia' ilaçları denmiş olmasın?

Koca Karia'nın yani bugünkü Muğla ve Denizli illerimize uzanan antik çağ Karia'sının performans arttırıcı yiyecekleri 'Figus Kariensis'ten, yani Sarılop’un Bardacık İncir'den', 'Çekirdeksiz Nar'dan ve 'Harnup'tan yani keçiboynuzu pekmezini hatırlatmak yeterde artar bile..Bölge halkının bir kısmının turizmin yanında bal, keçiboynuzu, kekik, adaçayı özellikle zeytinle geçimini sağladıkları düşünüldüğünde bunlardan elde edilecek yiyecek ve ilçeciklerin burada yaşayanlara ne gibi etkileri olabileceği kolayca anlaşılır.

Evet bu bölgede yaşayan o dönemin insanlarının, sadece bölgeye has bitkilerden elde ettiği ilaç ve yemek çeşitlerini, bölgedeki deniz ürünleri ve bu denizin sunduğu diğer nimetlerden istifade ederek ve bu sularda kulaç atarak yaşaması..
Her halde yapan ustanın elbette mahareti olmakla birlikte burada yaşayan, o dönemin bilim adamları, filozofları elbette böyle bir taş parçasının insanı yaratmadığı, tabiata bir etkisini olmadığını biliyorlardı. Ancak onlar bölgenin yukarda saydığımız imkanlarını kullana insanların sahip olduğu güzelliği böyle fantezilerle anlatmaya çalışıyorlardı ..
Ve burada yaşayan seçme insanların özellikle hanımların güzelliği dilerle destan olmuş, onun bilinen dünyanın öbür ucundan akın akın gelen insanlar Kayra ülkesine, Afrodit mekânına oluk oluk para saçmaya geliyordu.

Ve bu para, ihtişam insanların aklını başından almış rezalete düşmüş, bölgede yetişen ürünlerle elde ettiği ilaçlarla onulmaz yaralar tedavi edildiği için kendini ilah sanmış, birileri öyle bilmiş, bunları da hiç bir yapma ve yaptırma gücü olmayan Afrodit ve diğer tanrı heykellerinden sananlara kıs kıs gülmelerine rağmen işlerine geldiği için kurulan düzen ve düşüncelerin devamını istemiş olmasınlar.

Yoksa çağının en kozmopolit ve seçkin kentlerinden olan Knidos’da sokaklarını arşınlayan, sunuyu içen, ürettiği yemeklerle hayatını sürdüren Knidos’ta tarihin bize ulaştırdığı isimlerden büyük astronomi, matematik bilimcisi ve filozof, geliştirdiği ve dönemin büyük buluşu olan güneş saati hala ören yerinde bulun Eudoksos, ünlü ressam Polygnotos ve dünyanın yedi harikasından biri sayılan İskenderiye Feneri’nin mimarı Sostratos’in, dönemin en önemli heykeltıraşları Faroslu Skopas ile Sostrates’in Pers kralını amansız bir hastalıktan kurtaran hekim Ktesias’in bu diyarlarda işi ne idi?
Doktor Euryphon ve öğrencileri durduk yere zamanının ikinci büyük tıp okulunu Knidos’ta kurmadılar.
Knidos'ta hayat süren bu saydıklarımıza ilave olarak Homeros ve Thukydides’ ise burada yaşadıkları bilinmiyoruz ancak yinede eserlerinde bu antik kentin yeri hakkında bilgi bazı bilgiler veriyor olması her halde boşa değil.
Sonu mu işte harabeler?

Ve harabeler içinde ilerlerken koparıp ağzımıza aldığımız kekik dalı bunları çağrıştırıyor..
Ve diyoruz ki geleceğin bilim adamlarına, siz sentetik ilaç baronlarının uyduruklarına kanmayın, Anadolu’nun ot kültürünü sona kadar insanlığın hizmetine bilimi de kullanarak sunun.O zamanki dünyayı saran Karya, Dor ve Knidos medeniyetinin güzellikleri yeni dünyayı kucaklasın..


BAL-BALIK-BADEM
Sırasıyla 'balık, badem ve bal' kast edilerek bugün Datça'ya 'Üç B' kenti denmesi... Bu üç 'B' nin antik çağda da Knidos'un 'bir afrodiziak' kent olmasını sağlamış olmasına yetmez mi?

Afrodit heykelini görmeye gelenler, ya da cinselliğin doruklara çıktığı kentte yaşamak isteyenler cinsel güçlerinin doruğuna bu üç 'B' ile çıkmaları mümkün değil mi?

Necati Çavdar

18-24 Mays 2006 -Marmaris

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmıştır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 40
Toplam yorum
: 10
Toplam mesaj
: 21
Ort. okunma sayısı
: 820
Kayıt tarihi
: 06.07.06
 
 

Hayata Elektronik teknisyeni olarak başlayan Çavdar, her kim  ne hal üzere gördü ise  öyle bilini..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster