Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Haziran '15

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
104
 

Koalisyon hükümeti kurmak ve yürütmek neden zor?

* Güçlüğün kaynağı nedir?

2015 yılı milletvekili genel seçimi sonuçları partilerin hiç birine tek başına iktidar olma yetkisi vermemiştir. Partiler ya uzlaşarak birlikte ülkeyi yönetecekler ya da yeniden seçim yapılacaktır.

Mevcut kompozisyonla koalisyon hükümeti kurulmasının oldukça güç olduğunu, kurulsa da uzun ömürlü olmayacağını düşünüyorum. Bu düşünceyi paylaşan çok görüş dinledim, okudum. Herkes benzer şeyleri söylüyor da nedenleri konusunda konuşanı pek duymadım.

Ortada bir güçlük, problem varsa bir nedeni olmak gerekir. Yaşam bir neden-sonuç saykılıdır. Nedenler üzerinde kafa yorarsak ve onları irdelersek belki zamanla sonuçlar üzerinde etkili olabiliriz. Ben karınca kararınca nedenler üzerindeki düşüncelerimi paylaşmak istedim.

İstedim de nedenleri ortaya koymak o kadar kolay değil. Ancak bir yerden başlamak gerek. Nerden başlasak? En önemlisinden başlayalım isterseniz.

Napolyon, savunduğu kale düşmek üzereyken ateş etmeyi kesen topçu kumandanına hışımla "neden" diye sormuş. "Kırk tane nedeni var" demiş adam. "Birincisi barut bitti". "Tamam" demiş Napolyon. "Gerisi kalsın".

Keşke benim aklımda da konuyu böyle kesin sonuca götüren tartışmasız tek bir cevap olsa. Toplumsal olaylarda böylesine cevaplar bulmak kolay değil ki.

Bu kadar net olmasa da yine temel neden olarak öne süreceğim bir nedenim var.

Güçlüğü partiler mi toplumun sosyal dokusu mu yaratıyor?

Bana sorarsanız ikincisi. Partiler sadece uzlaşmazlığın görünen yüzü. Onlar, doğal olarak, toplumdaki mevcut bölünmüşlüğü perdeye yansıtıyorlar.

Siyasi partilerin bölünmede hiç mi rolleri yok derseniz, var tabii ki. Onu da ilerde tartışacağız.

Önce temel soruna bakalım.Toplumumuzun temel sorunu vatandaşlar arasındaki ortak değerlerin çok azalmış olmasıdır. Toplum katmanları birbirinden kesin çizgilerle ayrışmıştır. Korkarım artık tasayı ve kıvancı millet olarak birlikte paylaşmıyoruz. Bir kesimin üzüldüğüne toplumun başka bir bölümü sevinebiliyor. Önemsenen değerler çok farklılaştı. Değer yargılarımız benzeşmiyor. Yaşam tarzlarımız çok farklılaştı. Millet olarak bir arada yaşamamızı sağlayan asgari müşterek dayanakları kaybetmek üzereyiz. Tehlike millet olarak bir arada yaşamamızı güçleştiren boyuta varmış olabilir. Dikkat edip önlem almazsak millet olarak varlığımız tehdit altına girebilir diye endişe ediyorum.

Temel neden toplumu oluşturan bireylerin sosyal dokularının birlikte yaşamayı güçleştirecek kadar farklılaşmış olmasıdır. İmtiyazsız ve kaynaşmış bir millet olduğumuzu söylemek artık çok güç.

Sorunun kaynağını bulduğumuza göre, neden böyle olduğumuza bakalım önce sonra da çözüm önerilerimi konuşuruz.

Tarihten başlayalım. Ayrışmanın kökleri tarihimizden geliyor olabilir mi?

* Tarihi süreç.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti ömrünü tamamlayarak tarih sahnesinden çekilen Osmanlı Devleti'nin elde kalan ve işgalden kurtarılabilen toprakları üzerinde çoğunluğu Türk olan eski Osmanlı tebaasının milli bir devlet olarak yeniden organize olmasıyla kurulmuştur.

Yeni devlet Osmanlı'da, zaman içinde gelişen ve uzun bir geçmişi olan, devlet yönetiminde dini kurallar yerine aklı ve pozitif bilimleri esas almayı öngören düşüncenin son halkasını oluşturur.

Ancak değişiklik hedefi devlet yönetiminin esaslarıyla sınırlı kalmamış, zamanla kişilerin yaşam tarzını değiştirmeyi de kapsamıştır. Bu anlayışı gereği yeni devlet köklü reformlarla toplumu temelinden değiştirmeyi hedeflemiştir.

Yeni devlet vatandaşına, eskisine göre çok daha iyi olduğuna inandığı, yeni bir yaşam tarzı önermiştir. Beklenti bu önerinin genel kabul göreceği şeklindeydi. Ancak topluma yeni bir şekil vermek o kadar kolay olsa...

Önerilen yaşam tarzı yeni devletin vatandaşlarının bir bölümü tarafından zamanla benimsenmiş, bir bölümü tarafından benimsenmemiştir. Devlet yeni yaşam tarzını benimsetebilmek için zorlamalara başvurmuş, her sosyal olayda olduğu gibi zorlamalar direnci arttırmış, toplumda ayrışmalar başlamıştır.

Cumhuriyet devletinin vatandaşlarını belli bir kalıba sokma projesi kısmen başarılı olmuş, benimsemeyenler baskılar nedeniyle kendilerini ifade edemedikleri için sessiz kalmışlar, ancak yeni yaşam tarzına karşı olmayı sürdürmüşlerdir.

Benimsemeyenler karşıtlıklarını dini anlayışları üzerinden ifade edegelmişlerdir.

1946 yılında başlayan çok partili dönem sayesinde benimsemeyenler karşı duruşlarını açığa vurma imkanı bulmaya başlamışlardır. Demokrat Partiyle başlayan bu süreç, Adalet Partisi ve Milli Görüş Partileriyle sürmüş, anılan partiler Cumhuriyetin yerleştirmek istediği yaşam tarzıyla kendilerinin de hemfikir olmadıklarını, güçleri yettiğinde bunu değiştirecekleri mesajını topluma vermişlerdir.

Yürürlükteki kısıtlamalar nedeniyle mesaj başlangıçta üstü örtülü olarak verilmiş, "gözlerimin içine bakın, ne demek istediğimi anlarsınız" gibi şifreler kullanılmıştır. Ortam demokratikleştikçe mesaj daha açık olarak verilmiştir.

Anılan partiler 1950 yılından itibaren hemen hemen tüm seçimleri kazanarak ülkeyi yönetmişlerdir. Yönetmişlerdir de; 1980 yılına kadar süren bu dönem adeta bir "darbeli demokrasi" dönemi olmuş, belirli kalıpların dışına çıktıkları gerekçesiyle Silahlı Kuvvetler, her on yılda bir, siyasete müdahale ederek toplumun siyasi bilincinin gelişmesini kesintiye uğratmıştır.

Bu dönemde maalesef siyasi idamlar gerçekleşmiş, seçilmiş siyasetçiler hapislere atılmış, yeni rahmetli olan merhum Süleyman DEMİREL, altı defa darbeyle veya muhtırayla gönderilmesine rağmen, seçilerek yedi defa iktidara geri gelecek demokratik sabır ve iradeyi göstererek tarihe geçmiştir.

Böylelikle Türkiye'de siyaset bir yaşam tarzı mücadelesi şeklinde sürmüştür. Halen de sürmektedir.Bu tür mücadelenin doğal sonucu olarak taraflar diğerini adeta hasım gibi görmeye başlamışlar, kutuplaşmalar keskinleşmiştir. Taraflar devleti ele geçirerek karşı tarafı devlet gücünü de kullanarak istedikleri kalıba sokmaya çalışmışlar, çalışmaktadırlar.

Bu her iki taraf için de başarı şansı olmayan bir çabadır, çünkü, tarafların yaşam tarzı farklılıkları inanç temellidir ve bu niteliğiyle tartışmaya açık değildir.

* Çözüm önerisi.

Siyaset yaşam tarzı mücadelesi olmaktan çıkarılmalıdır.

Kişisel yaşam tarzı herkesin kendi bileceği iştir. Bu alan hakkında kimsenin diğerini değerlendirme, yargılama ve söz söyleme hakkı yoktur.

Kişisel yaşam alanı olabildiğince geniş ve dokunulmaz olmalıdır. Birbirimizi olduğumuz gibi kabul etmek zorundayız.

Devlet aygıtının işleyişiyle ilgili kurallar vatandaşların ortak iradesiyle belirlenmeli kapsama alanı olabildiğince daraltılmalıdır. Bu siyasetin görevlerinden biridir.

Siyasetin amacı, halktan vergiler yoluyla toplanan kaynakların kullanılma öncelikleri konusunda halktan yetki almak ve alınan yetkiyi o doğrultuda kullanmaktır. Çünkü kaynak halkındır. Kendi kesesinden ülkesi  için para harcayan politikacı dünya kurulduğundan beri hiç olmamıştır.

Partilerin "misyonu" ülkenin refahını ve emniyetini sağlamaktır. Bunun dışında bir misyon kabul edilemez.

Partilerin amaçları aynı olmalıdır. Farklılaşma amaca giden yol ve yöntemlerinde olmalıdır.

Vatandaşlar hangi yolun kendilerine daha fazla refah ve emniyet getireceğine inanıyorsa oyunu o partiye verir.

Hep aynı partiye oy vermek şart değildir. Vatandaş isterse oy verdiği partiyi değiştirebilir.

Gördüğünüz gibi sonuçta iş yine geldi bize yani vatandaşa dayandı. Doğrusu da budur. Demokrasilerde her şeyin sorumlusu vatandaştır.

Vatandaşlar demokratik olursa partiler de demokratik olur. Demokratik olmayan vatandaşların  demokratik partileri olmaz. Armut dibine düşermiş. Biz neysek onlar da odur.

Demokrasi, Napolyon'un hikayesindeki gibi tek cevaptır." Partiler niye uzlaşmıyor" sorusunun cevabı, "vatandaşlar olarak biz uzlaşmıyoruz da onun için" şeklinde olmalıdır. Biz uzlaşırsak onlar da uzlaşır.

Demokrasi derken herkesin kendi çıkarına göre yorumladığı bir olguyu kastetmiyorum. Demokrasi evrenseldir ve kuralları bellidir. Eski Yunan'dan, Roma'dan beri bellidir. Bizden binlerce yıl önce yaşamış insanların bildiği ve uyguladığı demokrasiyi, 21. Yüzyılda yaşayan insanlar olarak, anlamakta ve uygulamakta güçlük çektiğimizi kabul etmiyorum.. Anlamak istemiyoruz muhtemelen. Ya da çıkarlarımıza dokunacağından endişe ederek anlamazdan geliyoruz. Egomuzu yenemiyoruz.

* Partilerin siyaset yapma şekli.

Partilerin siyaset yapma şekline de kısaca değinmekte yarar olabilir.

Yaşam tarzı mücadelesine ek olarak, milli ve dini duygular da siyaset de yoğun olarak kullanılmaktadır. Bu yaklaşım vatandaşı ayrıştırıcıdır.

Milli ve dini duygular siyasetin konusu olmamalıdır. İnançlar tartışılamaz. Herkesin inancı kendine.

Seçimlerin amacı kimin daha dindar veya milliyetçi olduğunu belirlemek değildir. Kişilerin dindarlıkları hakkında yorumda bulunmak YARADAN'da olan bir yetkiyi kendimizde görmektir. Vebalini din hocaları yorumlasın.

Sadece bize oy verenlerin doğru yaptığını düşünmemeliyiz. Herkesin doğrusu kendine.

Bunlar-onlar gibi ayrıştırıcı söylemlere hemen son vermeliyiz. Bugün bir partiye oy veren vatandaş yarın başka bir partiye oy verebilir. Aynı ailenin içinde bile farklı partilere oy verenler olabilir. Bu söylemden vazgeçmezsek korkarım bölünmeleri ailelere kadar yaygınlaştırırız.

* Sonuç.

Ben millet olarak bir arada yaşamamızı saplayacak ortak değerlere hala sahip olduğumuza inanıyorum.

Tek eksiğimiz demokrasidir.

Demokrasi, sorunlarımızı tanımlayacağımız, tartışacağımız ve çözümler üzerinde uzlaşacağımız mekanizmaları yaratacak  ortamı sağlar.

Demokrasi amaç değil araçtır. Sorunlarını toplum kendisi çözecektir. Çözüm için önce sorunların tanımlanması, sonra da hiç bir kısıt ve engel olmaksızın serbestçe tartışılması gerekir. Tartışmaya isteyen herkes katılmalıdır.

"Darbeli demokrasi" dönemiyle kıyasladığımızda bugün, demokrasinin gelişmesi açısından, iyimser olmamızı sağlayan olgular da var.

Öncelikle, demokrasiye açılan bir kapı olarak 2002 yılında iktidara gelen AKP darbeye maruz kalmadan halkın takdiriyle on üç yıl ülkeyi yönetmiştir.

Düşünsenize bu on üç yılın herhangi bir yerinde birileri çıkıp milli iradeye "dur" deseydi. Sil baştan. Gitti bir otuz-kırk yıl daha.

2015 genel seçimlerinin demokrasi açısından en anlamlı sonucu halkın. uzun yıllar tek başına iktidar yaptığı partiyi bu kez tek başına iktidar yapmamasıdır. Yanlış anlaşılmasın yapmadı da iyi oldu anlamında söylemiyorum. O benim işim değil. Halk iplerin kendi elinde olduğunu gösterdi. Yapar yapmaz onu halk bilir.

Demokrasilerde halkın kararları sorgulanmaz.

Demokrasi halkın kendi kendini yönetmesi değil miydi?

Demokrasimiz olgunlaşıyor. Seçimle gelen seçimle gider kuralı yerleşiyor. Darbe dönemleri sona erdi. Ne mutlu bize. Sevinin.

Haydi demokratik vatandaşlar bir gayret daha. Partilerinizi uygun zeminlerde birbirleriyle anlaşmaya ve uzlaşmaya teşvik edin. Cesaretlendirin. İş bizde bitiyor.  Unutmayın.

Seçim döneminde kırıcı ve ayrıştırıcı dil kullanan siyasiler, bırakın artık bu kin ve nefret yaratan söylemleri. Siyaset arkadaşlarınızdan özür dileyin hata yaptığınıza inanıyorsanız. Yumuşak dilli olun. Karşınızdakiler düşman değil.

Bu ülke hepimizin ve hiçbirimizin gidecek başka yeri yok.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 77
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1650
Kayıt tarihi
: 04.05.13
 
 

Emekli pilotum. 1950 yılında Polatlı Çekirdeksiz köyünde doğdum. İlkokulu köyde ve Polatlı'da, li..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster