Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Eylül '13

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
259
 

Konniçiva Japonya, Nihao Çin

Konniçiva Japonya, Nihao Çin
 

Araç trafiğini anladık da, yaya trafiği biraz karışık...


Konniçiva Japonya (1): Berlin-Frankfurt-Tokyo


Lufthansa ile uçmanın temelde bir iyi, bir de kötü yanı var. İyi yanı, uçuş görevlileri çok kibar ve profesyoneller. Hem onbeşinci bardak suyu getirirlerken dahi gülümsemeyi unutmuyorlar, hem de acil bir durumda gerekeni yapacaklarına dair güven veriyorlar. Kötü yanına gelince, yemekler berbat.

Frankfurt’tan Tokyo’ya bir A380-800 ile uçtuk. Büyük bir uçak bekliyordum, ama bu denli haşmetli olacağını hiç düşünmemiştim. Biniş kapısında, dev bir körüğün ucundaki A380 anne balina, alandaki diğer uçaklar da bebek balinalar gibi duruyorlardı.  

Uçak büyük olunca, bekleme salonu da arife gününde Mahmutpaşa gibiydi tabii. Biniş işlemi başladığında, uzun süreceğini düşündüğümüz için önce yerimizden kıpırdamadık. Kısa bir süre içinde son derece düzgün bir sıra oluştu ve hızla ilerlemeye başladı. İnanılmaz bir biçimde, onca insanın uçağa binip yerleşmesi en fazla 40 dakika sürdü. Yolcuların büyük çoğunluğunun Japon olduğunu ve herkesin herkese azami saygıyı gösterdiğini söylememe gerek yok sanırım. 

Uçuş çok sakin geçti. Kabin içinde motor gürültüsü yok denecek kadar azdı. Koltuk aralıkları çok geniş olmasa da, koltuklar rahat sayılırdı. Her şeye rağmen insan vücudu bu kadar uzun süre hareketsiz kalmak için evrilmemiş. Bolca sıvı almama, oturduğum yerde egzersiz yapmama ve fırsat buldukça kalkıp gezinmeme rağmen ayaklarımın şişmesini engelleyemedim.  

Bitmek bitmeyen 11 küsur saatlik bir yolculuktan sonra Tokyo-Narita Havaalanı’na indik. Tıpkı binişte olduğu gibi, Japon usulüyle uçağı çabucak boşalttık ve terminalde uzun bir süre yürüdük. Pasaport kontrolünden hemen önceki karantina noktasında, ateşimizi ölçen termal kameraların bulunduğu turnikelerden geçtik. Bilahare sıraya girdik ve uçakta doldurmuş olduğumuz giriş-çıkış kartlarını da hazır edip beklemeye başladık. Sıra bize gelince kocamla ayrı ayrı bankolara yanaştık, hem parmak izlerimizi aldılar, hem de fotoğraflarımızı çektiler. Giriş kartları pasaport memurlarında kaldı, çıkış kartlarını ülkeden çıkarken kullanılmak üzere pasaportlara zımbaladılar. Bu arada aklıma gelmişken, Türk vatandaşları turistik geziler için vizesiz olarak 90 gün Japonya’da kalabiliyorlar.

Bavullarımızı alıp, yine uçakta doldurduğumuz gümrük kartlarını da gümrük memuruna teslim ettikten sonra, nihayet dışarı çıktık. Kocamın bir iş arkadaşı (adı Hans olsun) bizi almaya gelmişti, “Hoş geldiniz-Hoş bulduk-Öpüşelim” faslından sonra daha fazla oyalanmadan arabaya atlayıp, Tokyo’ya kadar yaklaşık 1,5 saat yolun ters tarafından gittik.

Japonya’da trafik, İngiltere’de olduğu gibi soldan akıyor. “İyi de Japonya hiç İngiltere sömürgesi olmadı ki, ne alâka?” diye gugıllayınca, şöyle birşey buldum:

http://en.wikipedia.org/wiki/Right-_and_left-hand_traffic#Japan

Özetle diyorlar ki; taaa Edo Döneminde Samuraylar, katanalarının uçları birbirine çarpmasın diye yolun solundan yürürlermiş. Zira katanalar, hep uçları sola bakacak şekilde kuşanılırmış. Ayrıca, 19. yüzyılın sonlarında Japonlar ilk demiryollarını İngilizler’in yardımıyla inşa etmişler, dolayısıyla tren trafiğini de soldan işletmeye başlamışlar. Gerçekten de bir tren istasyonunda platforma ilk ulaştığınız noktada durursanız, sağ tarafınızda bulunan tren size yaklaşırken, sol tarafınızdaki sizden uzaklaşıyor. 

Hans, yaklaşık bir senedir Tokyo’da yaşadığından, soldan trafiğe alışmış. Bizim için en ilginç kısmı, otoban gişelerinde ödeme yapmak oldu. Arabanın direksiyonu solda, otoban gişeleri de sağda olunca, bilet alma, para verme gibi işlemleri hep yolcu koltuğunda oturan kocam yaptı.

Japonya’da araba kullanmak pahalı bir eğlence. Hem özel otobanlar, hem de devlete ait olanlar çoğunlukla ücretli. Ve fakat dünyanın parasını ödüyor olmanız, trafikte takılmayacağınız anlamına gelmiyor ne yazık ki. Mesai saati olmamasına rağmen, tampon tampona beklediğimiz çok yer oldu. Haliyle zaman zaman sütçü beygiri gibi ayakta uyudum. Otobanın her iki yanındaki yeşillik, şehre yaklaştıkça yerini kahverenginin değişik tonlarında beton binalara bıraktı. En sonunda düştüğüm dipsiz uyku kuyularından Hans’ın ve kocamın sesleriyle çıktım:

“Geldik sayılır, şu köşeyi de döndük müydü tamamdır.”

“Sırf birşeyler göresin diye taa havaalanlarına kadar seni almaya geliyor adamcağız, sen yol boyunca uyuyorsun, çok ayıp.”

“Hı, azıcık içim geçmiş işte. Kahverengi binalar, gördüm hepsini.”

(Devam edecek...)

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Toplam blog
: 81
Toplam yorum
: 233
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1502
Kayıt tarihi
: 04.07.06
 
 

Kişinin kendini anlatması zor. Her şeyden birazım, her şeyim yarım.   ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster