Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Ekim '13

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
238
 

Konniçiva Japonya, Nihao Çin

Konniçiva Japonya, Nihao Çin
 

Tokyo Kulesi ve 2020 Olimpiyatları


Konniçiva Japonya (3): Tokyo

Tokyo’daki ikinci günümüze, güneşte kalmış dondurma kıvamında başladık. Sıcaktan bayılmamak için mümkün olduğunca ağır ağır yürüyerek, kendimizi en yakındaki metro istasyonuna attık. Tokyo Metrosu gerçekten dedikleri kadar varmış, adamlar resmen şehrin altına bir şehir daha kurmuşlar. Başlangıçta biraz karmaşık gibi görünüyor, ama her şey hem Japonca hem de İngilizce işaretlenmiş ve o kadar ayrıntılı açıklanmış ki, insanın metroda kaybolmak için bayağı uğraşması lazım.

İlk durağımız, İmparatorluk Sarayı’nın bahçesiydi. “Saray dururken niye bahçe?” dediğinizi duyar gibi oluyorum, ve fakat saray halka kapalı. Yılda sadece iki kez, 2 Ocak’ta ve İmparator’un doğum günü olan 23 Aralık’ta ziyarete açılıyor. 23 Aralık aynı zamanda Japonya’da resmi tatilmiş, dolayısıyla İmparator’u, İmparatoriçe’yi, Prens ve Prenses’leri görmek, İmparator’un balkondan yaptığı kısa konuşmayı dinlemek ve doğum gününü kutlayıp, iyi dileklerini sunmak üzere halk o gün Saray’a akın ediyormuş.

Tokyo gibi inanılmaz kalabalık bir metropolün ortasında, yaklaşık 3,5 kilometrekarelik bir alana yayılmış, etrafı hendeklerle çevrilmiş, dev bir park düşünün. Bu parkın ziyarete açık olan kısmı Doğu Bahçesi adıyla anılıyor ve giriş ücretsiz. Kapıda bir ziyaretçi fişi veriyorlar, çıkışta diğer kapıdaki görevlilere iade ediyorsunuz. Hemen girişte, İmparator’un bebeklik ve çocukluk kıyafetlerinin sergilendiği küçük müzeyi gezdik. Ağaçlar, çiçekler, gölcükler, o bina, şu bahçe derken, hem alanın büyüklüğü, hem de omuzlarımızı çökerten havanın ağırlığı yüzünden, kısa bir süre sonra yorgunluktan adım atamaz hale geldik. Edo Kalesi’nden günümüze kalan, bir zamanlar tüm Japonya’nın en büyüğü olan ana kulenin (Tenshudai) temellerinin yakınında bir banka yığıldık. Dinlenirken, rehber kitabımızı açıp biraz karıştırdım.

“Kuzeye doğru bir park daha var, Kitanomaru diye.”

“Eeee?” dedi kocam, su şişesini başına dikerek.

“Bilim ve Teknoloji Müzesi varmış.” dedim. Kocam birşey söylemedi. “Aaa, Budokan da oradaymış.”

“Budokan ne?”

“Spor salonu.” dedim, “Amiga zamanında bir oyun vardı, Budokan diye. Karate, kendo, nunçaku, hıaaa!”

Kocamın kaşları hayretle havalandı, “Heh.” diye güldü.

“Bir de Dream Theater’ın bir konser albümü vardı, Live at Budokan diye. Oradan biliyorum.”

“Gerçekten görmek istiyor musun bunu?” diye sordu kocam. “Hani Balık Pazarı’na gidecektik?”

“Şart değil. Yani, karateyle, judoyla falan alâkam olmadığına göre... Tanıdık bir isim sadece. Balık Pazarı daha önemli. Öte yandan, Pazar bu saatte çoktan kapanmıştır.”

“Bir bakarız, kapalıysa yarın tekrar geliriz. Hem de kesin saatleri öğrenmiş oluruz.” dedi kocam.

Yayıldığımız banktan kalkıp, çıkışa ilerledik. Bir süre yürüdükten sonra Balık Pazarı’na vardığımızda, tahmin ettiğimiz gibi kapalı olduğunu gördük. Girişteki bekçi kulübesinin yanından aldığımız broşürü inceleyip, ertesi sabah erkenden gelmek üzere, Pazar yerinden ayrıldık.

Ağır ağır, sağı solu seyrede seyrede yürüyerek, önce Tokyo yakınlarındaki adalara yolcu taşıyan feribotların yanaştığı iskeleye, ardından da gezi teknelerinin kalktığı başka bir iskeleye vardık. Burada dondurulmuş yoğurt yiyerek, hem biraz dinlendik, hem de bir sonraki adımımızı planladık.

“Yardımcı olabilir miyim?”

Bir turistik bilgilendirme panosunun önünde durmuş, Tokyo Kulesi’ne gitmek için hangi trene binmemiz gerektiğini bulmaya çalışıyorduk. Yardım teklifi, yoldan geçen bir genç kızdan gelmişti. Bir süre panodaki haritaya baktıktan sonra, kızın hiçbir fikri olmadığı ortaya çıktı. “Sorun değil...” dememize fırsat vermeden cep telefonuna sarıldı. Telefonundan da adresi bulamayınca, yoldan geçmekte olan bir adama sordu. İş yavaş yavaş kontrolden çıkmaya başlamıştı.

“Sorun değil, gerçekten, biz şuradan bir trene bineriz.” dedik kocamla koro halinde. Ne kız, ne de adam bizi duyuyordu.

“Otobüs.” dedi adam, İngilizce. “En iyi otobüs. Öteki taraf.” Eliyle bulunduğumuz caddenin paralelini işaret ediyordu. Kız adama Japonca birşeyler söyledi, akabinde yerlere kadar eğilip teşekkür edişinden, aldığı cevaptan tatmin olduğu anlaşılıyordu. Bize dönüp, “En iyisi otobüs.” dedi o da.

Karar verilmişti. Hem kız, hem de adam, işi gücü bırakmışlar, bizi otobüs durağına götürme görevini üstlenmişlerdi. Kocamla göz göze geldik, yapacak birşey yoktu. Kuzu kuzu peşlerine takıldık. Ana caddeye gelince bizi karşıdan karşıya geçirdiler ve otobüs durağına getirdiler. Kız, duraktaki zaman çizelgesine bakıp, otobüsümüzün birkaç dakika sonra geleceğini muştuladı. Hem kıza, hem de adama milyonlarca defa teşekkür edip, gözden kaybolmalarını bekledikten sonra kocama dönüp;

“Tam da mesai saatinde, 2 saat otobüste mi oturacağız?” diye sordum. Kocam, etrafa şöyle bir baktıktan sonra, birşey söylemeden elimi tuttu. Önce ağır ve temkinli, bilahare koşar adımlarla gerisin geriye yürüyerek, tren istasyonuna vardık. Trene bindiğimizde, sözleşmiş gibi aynı anda makaraları koyuverdik.

Kısa bir süre sonra Tokyo Kulesi’ne varmıştık. Kulenin üzerinde Tokyo’nun Olimpiyat adaylığına gönderme yapılarak renkli ışıklarla “2020” yazılmıştı. Ne yalan söyleyeyim, o ana kadar gördüklerimin etkisiyle içimden “İstanbul’un hiç şansı yok.” diye geçirdim. (Nitekim biz döndükten çok kısa bir süre sonra Tokyo’nun kazandığı açıklandı.) Öte yandan, Fukushima ile ilgili her gün gelen kara haberler, bu kararın ne denli uygun olduğunu sorgulatıyor insana. Umarım en kısa zamanda bir çare bulunur, zira ileride serinin Hiroshima bölümünde anlatacağım gibi, radyasyonun şakası yok.

Neyse, kulede iki ayrı gözetleme platformu bulunuyor, biz en tepedekine de çıkmak istediğimizden kombine bilet aldık. Manzara gerçekten etkileyiciydi. Göz alabildiğine uzanan balta girmemiş bir beton ormanı Tokyo. Yine de kendine has bir düzeni var. Havanın kararmasını beklerken birer kahve içtik ve ışıl ışıl Tokyo akşamını da yukarıdan görüp, fotoğrafladıktan sonra kuleden ayrıldık.

Akşam için bir planı olup olmadığını sormak için Hans’ı arayıp, futbol oynayacağını öğrenince, yemek yiyebileceğimiz bir yer aramak üzere Roppongi’ye döndük. Seçtiğimiz restoranda, her zamanki gibi ortaya birşeyler söyleyip paylaştık, bira ve sake içtik, ilginç tatlılarından yedik. Çok iyi İngilizce konuşan garsonumuzun boş kaldığı anlarda onunla sohbet ettik. Yemeğimizin sonuna doğru, kız yanımıza gelerek, birazdan kalabalık bir grubun arkamızdaki masaya geleceğini, gürültüden rahatsız olmamamız için istersek bizi başka bir masaya alabileceğini söyledi. Biz “Sorun değil, rahatsız olmayız.” deyince, “Siz bilirsiniz.” dedi. Gerçekten de birkaç dakika sonra yaklaşık 10 kişilik bir grup, işten çıkıp doğrudan restorana geldiklerini belli eden kıyafetleriyle arkamızdaki masaya yerleşti. İçlerinde sadece iki kadın vardı. Siparişler verilip, ilk kadehler havaya kalkar kalkmaz kıyamet koptu. Daha sonraları defalarca tanık olacağımız, ama o akşam ilk olduğu için ilgiyle izlediğimiz bir durumla karşılaşmıştık. Uzun mesai saatlerinden sonra, iş çıkışında, iş arkadaşlarıyla yemeğe çıkmak çok sık yapılan bir işmiş. Akşamları doğrudan eve giden pek olmuyormuş. Normalde son derece kontrollü, hatta çoğu zaman insanı boğacak kadar kibar ve saygılı olan Japonlar, içki içerken açılıyorlar. Normalde bizde veya Batı’da herhangi bir restoranda en hafifinden ayıplanmalarına sebep olacak kadar yüksek sesle eğleniyorlar. Japonca bilmediğimiz için, astlar ve üstler arasındaki ilişkinin dışarıdan göründüğü kadar rahat olup olmadığını anlayamadık, ama genel olarak gevşemiş ve mutlu görünüyorlar.

“Özür dileriz, sizi rahatsız ediyoruz.” dedi masadaki gençlerden biri, kocama.

“Yoo, hiç de rahatsız değiliz, bize aldırmayın.” dedi kocam.

“Kampai!” (*) dedi genç, kadehini kaldırarak.

“Kampai!” dedik kocamla.

(Devam edecek...)

(*) Japonca “Şerefe!”  ve hatta “İçelim, güzelleşelim!”

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Toplam blog
: 81
Toplam yorum
: 233
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1491
Kayıt tarihi
: 04.07.06
 
 

Kişinin kendini anlatması zor. Her şeyden birazım, her şeyim yarım.   ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster