Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Ekim '13

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
225
 

Konniçiva Japonya, Nihao Çin

Konniçiva Japonya, Nihao Çin
 

Tsukiji Balık Pazarı... ya da Balık Hali...


Konniçiva Japonya (4): Tokyo
 
“Bu tezgâhlarda bir babam eksik!”

Dünyanın en büyük toptan balık pazarında, gezegenin dört bir yanından gelen envai çeşit deniz yaratığının arasında dolaşırken, aklıma ilk gelen şey bu oldu. “Denizden babam çıksa yerim” diyen bencileyin bir balıkçıl için inanılmaz bir tecrübeydi Tsukiji Balık Pazarı. Sabaha karşı 3 civarında açılan Pazar’ın en hareketli saatleri geride kalmış ve tezgâhların bir kısmı çoktan boşalmış olmasına rağmen, gördüğümüz kadarı bize yetti. Karada geçen bir Kaptan Cousteau belgeseli izliyor gibiydik resmen.

Pazar’ın ünü dünyaya yayılıp, özellikle sabaha karşı yapılan ton balığı açık artırmasını seyretmek için turistler buraya akın edince, o saatlerde turistlerin mekâna girişi kısıtlanmış. “Erken kalkan yol alır” mantığıyla, sabah 5 civarında orada bulunan ilk 120 kişiyi içeri alıp, ayak altında dolaşmayacaklarından emin oldukları bir yerden artırmayı seyretmelerine izin veriyorlarmış. Erken kalkmak için gereken motivasyonu bulmakta zorlanan bizim gibiler için, artırmanın ardından kapanışa kadar geçen zaman haydi haydi yetiyor zaten.

Yük taşıyan araçların altında kalmamak ve çalışanlara köstek olmamak için azami dikkati göstererek alanı dolaştık. İnanılmaz bir biçimde, o sıcakta dahi etrafta hiç koku yoktu. Sadece kötü kokulardan bahsetmiyorum, bildiğimiz balık kokusu dahi yoktu. Gıda güvenliğine ve özellikle soğutma meselesine çok önem veriyorlarmış. Japonlar’ın dillere destan temizlik takıntısını da unutmamak lazım tabii. Her gün kapanıştan sonra tüm Pazar’ı baştan aşağı yıkayıp, temizleyip, dezenfekte ediyorlarmış.

Pazar’ın hemen yanındaki sokaklarda bulunan, genellikle mutfak malzemesi satan dükkânlar ile suşi restoranlarının arasında hızlıca bir tur attık. Normalde çiğ balık yeme düşüncesinden bile rahatsız olan bendeniz, dünyanın hiçbir yerinde buradaki kadar taze suşi yiyemeyeceğimi bildiğimden, psikolojik bir engeli aştım ve içimdeki köpek balığına teslim oldum. Kocam zaten Pazar’ın suşisini yemeden şuradan şuraya gitmeyecekti, dolayısıyla gözümüze kestirdiğimiz bir restorana bodoslama daldık. Sabahın o saatinde içerisi tıklım tıklım doluydu. Bize gösterdikleri bar tezgâhında yerimizi alıp, tezgâhın arkasında motor gibi çalışan suşi ustasının maharetine kilitlendik. Garson, bu ellerde adet olduğu üzere, hemen ıslak mendil, buzlu su, yeşil çay ve ilaveten miso çorbası (***) getirdi. Siparişimizi verdik.

“Mmmm, nefis...” dedi kocam, lokmalar arasında. “Bak bu somonluyu sana bıraktım, sen somonu seversin.”

“Tamam. Bu ton balığı, onu anladık da bu ne?”

“Yumurta.”

“Ne alâka?”

“Bilmiyorum, yemeyeceksen ben yerim.”

Neyse, koskocaman bir tabak dolusu suşiyi kısa bir sürede yok ettikten sonra, metroya atlayıp, Elektrik Şehri adıyla da bilinen Akihabara’ya  gittik. İlan panoları ve dükkânların camekânlarından fırlayan, rengârenk çizimler ve yazı karakterlerinin oluşturduğu, Japonya’ya özgü bir görüntü karmaşası var Akihabara sokaklarında. Elektrik, elektronik, bilgisayar oyunları, anime ve manga ile  ilgili olarak aklınıza gelen-gelmeyen her şeyi bu bölgede bulmak mümkün. En son seyrettiği animeler “Heidi”, “Arı Maya” ve “Şeker Kız Candy” olan bendeniz (bu sırayla olmayabilir), aradan geçen 30 senede çok şey kaçırmışım mesela. Şaka bir yana, sokaklarda müşterilerin dikkatini çekmeye çalışan, tıpkı animelerden fırlamış gibi giyinmiş kızları görünce, kafamın içinde James Brown’un “It’s A Man’s Man’s Man’s World” ü (*) çalmaya başladı. Benim gibi pek çok kadının, kocaları, sevgilileri veya oğullarının yanında, yüzlerinde “Bitse de gitsek” ifadesiyle dolaştıkları da gözümden kaçmadı zaten.

Turistler, elektronik alışverişinden ziyade, Akihabara’nın kendine has havasını solumak için geliyorlar sanırım buraya. Yani hiçbir turistin “Yoshi-san, şuradan bana beş metre fiberoptik kablo, bir tane güvenlik kamerası, bir tane de DVD-Rom ver. Arigato.” (**) dediğini hayal edemiyorum ben. Gerçi turist kocam kendine Casio’dan dijital bir kol saati aldı, 30 sene önce dayısının kendisine hediye ettiği ilk dijital saatin aynısından. Sırf eğlencesine aldığı o saat, birkaç hafta sonra Dayı’yı aniden kaybetmemizle bir anda bambaşka bir anlam kazandı. Hayat bazen çok acaip olabiliyor.

Elektrik Şehri’nin karmaşası içinde kaybolmuş gibi görünen küçük bir kafede mola verip, birşeyler içtik. Daha sonra tekrar metroya atlayıp eve döndük, birer duş yapıp, biraz dinlendik. Hans’ın mesaisi de erken bittiğinden, beraberce dışarı çıktık ve onun bizi götürmek istediği bir restorana doğru, farklı bir istikamette yürüdük. Restorana varıp, menüyü elimize aldığımızda, kocamla ikimiz gülmeye başladık, zira bir gece önce gittiğimiz restoranın başka bir şubesindeydik. Neyse, daha önce denemediğimiz birşeyler seçip yedikten sonra, birer bira daha içmek için bir bara gittik. Ertesi sabah beraberce Hakone’ye, Fuji Dağı’nı görmeye gidecek ve hafta sonunu orada geçirecektik. Niyetimiz çok geçe kalmadan eve dönüp uykumuzu almaktı, ve fakat olmadı, laf lafı açtı, bira yerini sakeye bıraktı. Eve döndüğümüzde doğrudan yatağa girdik, çanta toplama işi de sabaha kaldı.

(Devam edecek...)  

(*) “Bu erkeklerin dünyası” diye çevirmek istiyorum, hatta çevirdim bile.

(**) Japonca “Teşekkür ederim”.

(***) Ana malzemeleri balık suyu ve genellikle soya fasülyesinden elde edilen bir çeşit macun (miso) olan bir çorba. İçine mevsimine ve zevke göre yosundan tofuya, mantardan taze soğana kadar bir takım değişik malzemeler katılıyor. Geleneksel Japon kahvaltısının olmazsa olmazı, çoğu restoranda ana yemeğe eşlik edecek şekilde servis ediliyor.   

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Daha önce yazmıştım sanıyorum ama bu tür bloglar, yani bir turistik bir geziyi sıkmadan matrak bir şekilde anlatan yazılar iyi geliyor. Yıllardır yurt dışında yaşayan ya da sık sık ülke dışına çıkanlar keşke bu bloglarınızı okusalar. Çünkü dünyanın aslında birbirine benzeyen insanlara ev sahipliğini yaptığını TV programlarından değil de birebir birinci ağızda okumaları önyargıları kırmak açısından daha keyifli ve bilgilendirici olurdu. Hepimiz insan olma ortak paydasında buluşuyoruz aslında, yani "yok aslında birbirimizden farkımız". Biraz da Japon toplumuyla, davranışlarıyla ilgili gözlemlerinizden bahsetseniz keşke. Selamlar.

Güz Özlemi 
 23.10.2013 20:05
Cevap :
Merhaba, yazıları beğendiğinize çok sevindim. Benzerliklerimiz kadar, farklılıklarımız da var :-) Japonya ve Çin ile ilgili anlatacak konu çok, fırsat buldukça yazmaya çalışacağım. Umarım beklentilerinizi karşılayabilirim. Zaman ayırıp, yorum yazdığınız için teşekkür ederim. Selâm ve saygılarımla.  23.10.2013 21:26
 
Toplam blog
: 81
Toplam yorum
: 233
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1493
Kayıt tarihi
: 04.07.06
 
 

Kişinin kendini anlatması zor. Her şeyden birazım, her şeyim yarım.   ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster