Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Aralık '12

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
445
 

Konya gezisi ve Şeb-i Arus

Konya gezisi ve Şeb-i Arus
 

Şebi-i Arus Törenleri


14  Aralık 2012 Cuma günü saat 14.00 için Şeb-i Arus tören biletlerimizi bir ay öncesinden almıştık. Ülkemizin tahıl ambarı, Bir milyon nüfusu ile İç Anadolu’nun en büyük şehirlerinden biri, Avrupanın birçok ülkesinden yüzölçümü olarak büyük, ovası üzerine kurulu Konya’ya varmak için gece 2.30’da arabamızla yola koyuluyoruz. Ankara Gölbaşındaki kısa mola sonrası sabah 09.00 gibi Konya merkezdeyiz. İlk izlenimimiz şehir merkezi gayet temiz, düzenli sokaklar, kaldırımlar ve Türkçe tabelalar ile İstanbula nazire yaparcasına bize güzel Türkçemizi yozlaştırmadıkları için emeği geçenlere, bu güzel Anadolu kentine değer katanlara teşekkürler. Konya’lı arkadaşlarımızla buluşma, sohbet ve kahvaltı sonrası yol yorgunluğunu atıp dünyanın en büyük göbeği olan Alaeddin tepesine konuşlandırılmış Alaeddin Camii’nin yolunu tutuyoruz.  Anadolu’da Türk Medeniyetlerinin yayılmasında büyük hizmeti geçen Selçuklu Sultanlığı’nın bütün tarihinin merkezi olan Camii sadeliği, türbeleri ve hiç çivi kullanılmadan 20 yılda bitirilen  gösterişli minberi ile değerli bir topluluk teşkil etmektedir. Alaeddin Camii ve içindeki türbelerin ziyaret edilmesi sonrası Şeb-i Arus törenine katılmak için şehir merkezine yakın konumdaki  Mevlana Kültür Merkezine geliyoruz. Giriş için sadece 2 kapının açık olması nedeniyle ufak bir izdiham yaşansa da salon 2,5 saat süren tören için güzel dizayn edilmiş ve 3000 kişi kapasitesi ile Konya kentine yakışmış. Tören sırasında insanların görevlilerin ikazlarına kulak asmaması, vurduymazlıklara rağmen tören ihtişamı ve görselliği ile tamamen ruhumuza işliyor. “Sema safa, Cana şifa, Ruha gıdadır.”

Tören bitimi Hacı Şükrü Lokantasının merkezdeki yeri erken kapandığı için Meram’daki yeni yerinde Kuzu tandır ve  Tirit kebabı ile Konya mutfağını da keşfetmeye başlıyoruz. Hayatımda hiç bu kadar hafif kuzu eti yemedim diyebilirim. Konyalı arakdaşımızın 1,5 porsiyon sipariş verelim tavsiyesini kulak arkası ettiğim için aslında pişmanım. Ortaya aldığımız Tirit kebabını da yedikten sonra akşam olduğu için Sırçalı Medreseyi ziyaret edemediğimizden Akyokuş kafeye gidip çaylarımızı yudumluyor, Saç arası ve Konya yöresinin Höşmerim’inin tadına bakıyoruz. Kuzu tandır ve Tirit kebabı sonrası açıkçası bu tatlılar biraz zayıf kaldı diyebilirim. Gündüz gelinirse güzel bir şehir manzarası eşliğinde çayınızı yudumlayabilirsiniz. Günü bitiriyoruz. Tek şikayetimiz Konya’da gündüz hava çok soğuk olmamasına rağmen (2 derece), kuru ve nemsiz olması cildimizi ve solunum yollarımızı zorluyor. Burun tıkanıklığı ve ciltte çatlaklar hemen hissediliyor.

Cumartesi sabah 08.30 gibi tekrar yola koyulup sırasıyla Karatay Müzesi, İnce Minare gezileri sonrası Konya Belediyesine ait kafede kahvaltı molası veriyoruz. Konyalı arkadaşımızdan ilk kez tavsiye almadık ve kahvaltıda maalesef çuvalladık. Soğuk,bayat simit ve poğaçalar Konyanın tam merkezindeki belediye’ye ait bu tesise yakışmadı, bizi de güzel bir kahvaltıdan mahrum etti. Tarihi İplikçi, Kapu, Aziziye ve Şerafettin Camiilerini ziyaret ettikten sonra Selimiye Camii’ne geldik ki maalesef restorasyon nedeniyle burayı göremiyoruz. Mevlana Müzesi ve Türbesi ziyareti ile devam ediyoruz. Bügüne kadar gördüğüm türbeler içinde en bakımlı ve en etkileyici türbe Mevlana Türbesi oldu. Ardından Şems-i Tebrizi Türbesini ziyaret ediyoruz. Bitişiğinde Hz. Muhammed ve Allah yazılarının ağaç dallarında şekillendiği belirtilen Akasya ağacını görüp Koyunoğlu Müzesine geçiyoruz. Büyük ve görülmeye değer bir Müze olan Koyunoğlu Müzesi girişinin de ücretsiz olması ile bizi şaşırttı. Konya yöresine ait tüm eski eserler, halılar, resimler, anforalar, silahlar bu müzede sergileniyor. Sonraki durağımız Sille köyü. Eski antik bir Rum köyü olan Sille şehir merkezine 10 km mesafede. Yol üzerinde Konya’nın varlıklı ailerinin sahip oldukları büyük vilları görüyoruz. Osmanlı mezar taşları, kayalara oyulmuş küçük kiliseler ve bir baraj gölüne sahip Sille köyü gezisini de tamamladıktan sonra merkezdeki Bolu Lokantasında soluğu alıyoruz. Etli ekmeğin en iyi yapıldığı yer olan bu Lokanta saat 17.00 ‘a kadar açık. Biz saat 16.00 ‘da kapağı atıyoruz içeriye. Bu sefer Konyalı arkadaşımızın tavsiyesine de uyuyoruz. 1,5 porsiyon etli ekmeği turp ve ayran eşliğinde mideye indiriyoruz. Tek kelime ile mükemmel.

Kurumaya yüz tutan Meke gölü gezimizi de iptal ettiğimiz için Konya’da bugün için planladığımız geziyi tamamlıyoruz. Akşamları pek bir alternatifi, aktivitesi olmayan Konya’da biz KuleSite avm’ye geçip ufak tefek ihtiyaçlarımızı alıyor, bir kafede istirahat edip çayımızı yudumluyoruz. Daha sonra Mevlana Müzesi arkasındaki dükkanları ziyaret edip Semazen figürleri, Konya sarması, Mevlana şekeri gibi Konya yöresine ait hediyelikleri alıp bir lokantaya girip yine Konya yöre mutfağından olan Bamya Çorbası içip günü tamamlıyoruz.

16.12.2012, günlerden Pazar, sabah saat 08.00 ve biz yine yoldayız. Ama bu sefer bir nevi dönüş yolu bu. Ancak İstanbula varana kadar yine geniş bir planımız tabii ki var. Saat 09.30 civarı Ünlü yazar, merhum Tarık Buğra’nın Küçük Ağa kitabında anlattığı memleketi, Nasreddin Hocanın gençliğinden itibaren yaşadığı yer olan, dünyanın ortası Akşehir’deyiz. Nasreddin Hoca’nın türbesi ve Moğol İmparotoru Timura dünyanın ortası burasıdır diye işaret ettiği yerde bir hatıra fotoğrafı çektirip, her tarafı açık önü kilitli demir türbe kapısını görüp, gülüp geçiyoruz müze ev olarak hizmet veren Akşehir Evindeki kahvaltı odasına. Kahvaltı sonrası meydanda bulunan Nasreddin Hoca heykellerini görüp yine hatıra için fotolar alındıktan sonra küresel ısınmaya yenik düşen Türkiyenin en büyük beşinci gölü Akşehir gölünü göremeden (çünkü görecek birşey yok, artık bir bataklıktan ibaret) Afyon istikametine devam ediyoruz. Gazlıgölü göreceğiz diye ana yoldan çıkıyoruz ama bunun için vakit ayırmanın hata olduğunu oraya vardığımızda anlıyoruz. İhsaniye ve Cumalı istikametinden köy yollarını hızlıca geçip ana yola çıkıp Afyon merkeze giriyoruz. Önce Afyon kalesi fotoğraf karelerimize giriyor. Sokaklar tarihi afyon evleri ile çevrilmiş. Kale önündeki tarihi ahşap Ulu Camii ise ilgi çekici. Afyon lokumu, Cumhuriyet ve İkbal sucuklarından birkaç kangal arabanın bagajında İstanbula götürülmek üzere yerini alıyor. Sonraki rota Aizanoi Antik kenti. Kütahya’ya varmadan ana yoldan çıkıp 50 km içeride Çavdarhisar ilçesinde bulunan antik kente güzel manzara ve düzgün bir yol sonrası varıyoruz. 1970 Gediz depreminde oradaki Camii’nin yıkılması ile ortaya çıkan dünyanın ilk Borsası, Stadyum ve Zeus Tapınağı birbirine 200 metre mesafede görülmesi gereken yerler. Dünyanın en iyi korunmuş Zeus Tapınağı ülkemizin tarihi zenginlikleri arasında yeterince ün sahibi olamamış ancak Kültür Bakanlığı buranın tanıtımı için bir çalışma yapacaktır umarım. Kütahya ve İstanbul ana yoluna bağlanmak için tekrar geri dönüyoruz. 50 km geldikten sonra Kütahya girişinde Gurme Mehmet Yaşin’in Kütahya için tavsiye ettiği restorant olan Güral Ocakbaşına giriyoruz. Acılı ezme, Beyti, Yoğurtlu Urfa kebabı ve Salataları çok lezzetli. Yemek sonrası Kütahya şehir merkezine giriyoruz. Burada olağan dışı birşey oluyor ve ilk kez bir kasaba veya şehirden birşey almadan çıkıyoruz. Çiniler cezbetmiyor bizi. Kütahya-Bilecik yolu, Adapazarı-İstanbul otoban bağlantısına kadar çift şerit, düzgün ama zifiri karanlık diyebilirim. Akşam 23.00 gibi evdeyiz. Yoğun bir programı daha tatlı bir yorgunlukla bitiriyoruz. 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 38
Toplam yorum
: 5
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 4143
Kayıt tarihi
: 07.01.12
 
 

Küçüklüğümde yaramaz bir çocukmuşum, delirdiğim zamanlar kimse zaptedemezmiş beni. En büyük örneğ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster