Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Nisan '13

 
Kategori
Dünya Şehirleri
Okunma Sayısı
1021
 

Kopenhag, Humlebaek, Helsingor, Helsingborg, Malmö -2-

 

İsveç’in Helsingborg şehrindeyiz. Şehir merkezinde bulunan Elite Hotel Mollberg’de konaklayacağız. İsveç’in en eski oteli olan bu otel Stortorget 18 adresinde bulunuyor. Misafirlerini tarihi 14. yüzyıla dayanan binasında ağırlayan Hotel Mollberg’e Cumartesi günü giriş yaptığınızda, herhangi bir ilave ücret ödemeksizin odanızı Pazar günü saat 18:00’e kadar kullanabiliyorsunuz. Otel rezervasyonumuzu çok önceden yaptığımızdan, çok uygun bir ücret karşılığında bu otelde konaklayabiliyoruz. Resepsiyonda sarışın, güler yüzlü bir genç kız var. Yaka kartından isminin Milena olduğunu gördükten sonra kıza “Balkanlardan mısınız?” diye soruyorum. Doğru tahmin etmişim. Karadağlıymış. Daha önce Karadağ’a gittiğimizden, ülkesinin çok güzel olduğundan dem vuruyorum. Ülkesi hakkında güzel şeyler söylemem Milena’nın hoşuna gidiyor, bize diğer otel müşterilerine davrandığından daha sıcak ve ilgili davranıyor. Hey gidi Milena!
 
Havanın kararmasına birkaç saat var ve biz Helsingborg sokaklarındayız. Helsingborg’un neyi meşhur diye soracak olursanız, yanıt Helsingborgs IF futbol takımı ve Helsingborg’un simgesi  ve savunma amaçlı bir gözetleme kulesi  olan Karnan’dır.  Karnan, Helsingborg Kalesi olarak da bilinir. Karnan’ı ve yapımı 1897’de tamamlanan neo-Gotik Belediye Binasını (Radhuset)fotoğraflıyoruz. Sokaklar ve caddeler bomboş, neredeyse hiç insan yok. Kafeler, restoranlar ve birkaç küçük market dışında bütün dükkan ve mağazalar kapalı. Gözümüze cazip görünen sokakları dolaşıyor, ilgimizi çeken mağazaların vitrinlerine bakıyoruz. Helsingborg’un ıssız sokaklarında birkaç saat dolaştıktan sonra otelimize geri dönüyor ve günü otelimizde tamamlıyoruz. “Sokaklar neden bu kadar ıssızdı, İsveçliler zamanlarını nerede geçirdiler?” diye düşünmekten kendimizi alamıyoruz. Bu sorunun yanıtını ertesi gün öğrenebileceğimizi umuyoruz.
 
Karnan (Helsingborg Kalesi)
 
Helsingborg’da güzel bir Pazar sabahına uyanıyoruz. Odamızdaki televizyonda bir İsveç haber kanalını açıyor ve bölgede hava durumunun nasıl olacağını öğrenmeye çalışıyorum. Çok geçmeden günün hava durumu televizyon ekranında beliriyor. Güneşli ancak soğuk bir gün bizi bekliyor. Televizyon ekranında geçen altyazılarda Avrupa ve dünya genelindeki çeşitli şehirlerin hava durumu ve hava sıcaklığı geçiyor. Bu şehirler arasında Türkiye’den bir yer ismi dikkatimi çekiyor. Neresi mi? Alanya. Evet, yanlış okumadınız, Alanya. Peki ama neden İstanbul veya Ankara değil de Alanya? Öyle anlaşılıyor ki çok sayıda İsveçli kışın soğuk günlerini Alanya’nın ılıman ikliminde geçiriyorlar. Onlara hak vermemek elde değil çünkü buraların soğuğu insanı adeta ısırıyor. Soğuk hava adeta İsveçlilerin bir kısmını göçmen kuşlara döndürmüş. Demek oluyor ki, Helsingborg sokaklarını ıssızlığa terk eden İsveçlilerin bazıları Türkiye, Yunanistan, Hırvatistan, Italya ve İspanya gibi görece ılıman ülkelerdeler.
 
Otelin kahvaltısı son derece iyiydi. Hani bir tek kuş sütü eksikti. Kahvaltıdan sonra tekrar gemiyle Danimarka’nın Helsingor şehrine geri dönüyoruz. Onlarca İsveçli geminin restoranları ve oturma salonlarına kurulmuş, kahvaltı yapıyorlar. Birçoğu kahvaltıda bira içiyor. Bizde çay içmek ne ise, onlarda da bira içmenin aynı şey olduğunu hissediyorum çünkü dışarıdan bir gözlemci olarak gördüğüm kadarıyla hepsi aklı başında, düzgün insanlara benziyorlar. Alkolik insan görünümü vermiyorlar.
 
Gemiden inip, tekrar Danimarka topraklarına ayak basıyoruz. İstanbul’u bilenler için, Sirkeci’den Harem’e gitmek gibi kolay bir yolculuk oldu. Ne pasaport ne de kimlik soran var. Helsingor’dayız ve buranın da Helsingborg’dan farkı yok. Sokaklar bomboş. İlk olarak 2000 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ne dahil edilen Kronborg Şatosu’nu fotoğraflıyoruz. Bu şato William Shakespeare’in ünlü eseri Hamlet’in geçtiği mekandır. Tevekkeli Helsingor’a geçerken bindiğimiz geminin ismi Hamlet idi. Öresund Boğazı’na hakim bir noktada konuşlanmış olan Kronborg Şatosu, Danimarka’nın başlıca turistik cazibe merkezlerinden biridir. Tavsiye ederim efendim. Gidip görün.
 
Kronborg Şatosu, Helsingor, Danimarka
 
Helsingor şehrinde bulunan Kronborg Şatosu’ndan sonraki durağımız Humlebaek kasabası. Bu kasabaya gitmek için tekrar Oresundrundt trenine biniyoruz. Humlebaek kasabasına gitme amacımız, bu kasabada bulunan Louisiana Modern Sanat Müzesini gezmek. Humlebaek’de trenden indikten sonra yaklaşık 15-20 dakikalık bir yürüyüşün ardından Louisiana MSM’ye varıyorsunuz. İstasyondan müzeye gitmek için her iki yanı yemyeşil bahçeler ve içinde, şirin mi şirin, bir ya da iki katlı evlerin bulunduğu bir cadde boyunca yürümek gerekiyor. Buralara yolunuz düşecek olursa fotoğraf makinalarınızı hazırda tutun çünkü bazı evler o kadar güzel ki, fotoğraflarını çekmek isteyeceğinize eminim.
 
Humlebaek’de şirin bir ev
 
Cadde üzerindeki evlerden birinin önünde portatif bir tezgahın üzerine yerleştirilmiş on ya da on beş kavanoz ev yapımı reçel ve marmelat gördük. Kavanozların yanında da bir kumbara. Tezgaha iliştirilen bir kağıtta reçel ve marmelatların fiyatları yazılı. Bunlardan satın almak isteyen, ücretini kumbaraya atıyor ve marmelat veya reçel, her hangisinin ücretini ödediyse onu alıp gidiyor. Böylece hem satıcı o soğukta saatlerce tezgahının başında beklememiş oluyor, hem de insanların dürüstlüğüne duyduğu güveni sergiliyor. Bu durumdan İskandinav insanının güvenilir olduğunu çıkarabilir miyiz?
 
Cadde boyunca yürürken, caddede çok sayıda Danimarka, İsveç ve Norveç plakalı aracı bizim yürüdüğümüz yönde ilerlerken görüyoruz. Nihayet Louisiana MSM’ye ulaştığımızda, az önce yanımızdan geçen araçların çoğunu müzenin otoparkında park etmiş halde görüyoruz. Müzenin önünde epeyce uzun bir kuyruk. Her yeni gelen kişi sıranın sonuna geçiyor, hiç kimse kaynak yapmıyor. Biz de sıramızı bekleyip, biletlerimizi alıyoruz. Müze giriş ücreti DKK 110 (yaklaşık 35 TL). Biraz tuzlu ancak müzede göreceğiniz eserler kuşkusuz ödediğiniz ücrete değecek.
 
Louisiana MSM’nin daimi koleksiyonunda 3000’den fazla eser bulunuyor. Eserleri sergilenen isimler hiç de yabana atılır isimler değil. İşte bu isimlerden bazıları: Picasso, Giacometti, Dubuffet, Yves Klein, Andy Warhol, Rauschenberg, Henry Moore, Louise Bourgeois, Philip Guston, Morris Louis, Jorn, Baselitz, Polke, Kiefer ve Per Kirkeby.
 
Bu müzenin hikayesi de çok ilginç. Müze 1958 yılında, amacı Danimarkalıların modern sanat eserlerini görebilecekleri bir müze kurmak olan Knud W. Jensen tarafından kuruluyor. Louisiana, kurucusu Knud W. Jensen’in tabiriyle “sauna ilkesi” ile tanınıyor. Jensen sergileri “sıcak” ve “soğuk” olmak üzere ikiye bölüyor. Sıcak sergiler, halkın aşina olduğu, tanıdık sanatçıların eserlerini içeriyor. Soğuk sergiler ise halkın adını sanını duymadığı, zor, günümüz sanatçılarının eserlerini içeriyor. İşin esprisi bu ikisini birbirine fevkalade akıllıca bağlayıp, insanları tekrar tekrar Humlebaek’e çekmek.
 
Müzenin ismine gelince, mülkün ilk sahibi olan Alexander Brun’un üç eşinin ismi de Louise imiş. Brun, müzeye ev sahipliği yapan villaya Louisiana adını vermiş. Bu isim varlığını bugün de sürdürüyor.
 
Louisiana Modern Sanat Müzesinin girişi, Humlebaek
 
Müzenin girişinde müze mağazası bulunuyor. Bu mağazada İskandinavya bölgesinin kendine özgü birçok ürününü bulmak mümkün. Müzede sergilenen bazı eserlerin posterlerini de satın alabilirsiniz. Montlarımızı ve sırt çantalarımızı vestiyere bıraktıktan sonra müzeyi gezmeye başlıyoruz. Bir salonda çok sayıda çocuğu toplamışlar ve onlara el becerisi ve resim eğitimi veriyorlar. Böylelikle çocukların anne ve babaları da müzeyi rahatça gezebiliyorlar. Müzenin salonlarını birbiri ardına gezerken kendimizi büyük bir kafede buluyoruz. Aynı Ikea restoranlarına benziyor fakat gördüğümüz kadarıyla burada yiyecek ve içecek çeşitleri daha fazla. Kafede neredeyse izdiham var; yemek almak için sıra bekleyenler, boş masa arayanlar, yemek yiyenler… Helsingborg ve Helsingor sokaklarının ıssızlığına karşın, burada ise kelimenin tam anlamıyla iğne atsanız yere düşmüyor. Kafenin büyükçe bir bahçesi de var ve havayı güneşli gören insanlar, bahçedeki masalara oturmuş, güzel havanın tadını çıkarıyorlar. Müzenin tamamını geziyoruz ve tekrar geldiğimiz yolu yürüyerek Humlebaek tren istasyonuna varıyoruz. Buradan Helsingor’a geçip, oradan da gemiyle Helsingborg’a geri dönüyoruz.
 
Helsingborg’da resepsiyonistimiz Milena’nın tavsiyesi üzerine, alışveriş yapmak için şehir yakınlarında bulunan Vala Centrum alışveriş merkezine gidiyoruz. Yalnız gidiş yolculuğumuz biraz maceralı oluyor. Vala alışveriş merkezine gitmek için Helsingborg şehir merkezinden belediye otobüsüne binmeniz gerekiyor. Bu otobüslerde daha önce satın almış olduğumuz ve iki gün süreyle geçerli olan Oresund rundt bileti geçerli; bundan eminim. Gelin görün ki, otobüsün İsveçliden daha çok İsveçli çikolata renkli şoförünün bu biletten haberi yok. Neyse ki yine Afrika kökenli bir siyahi bayan ve Arap kökenli bir genç kız şoföre bağırıp çağırıyorlar, “Kardeş onlar da bizler gibi bu toprakların yabancısı. Senin yaptığın da iş mi? Aklını başına al, yoksa fena olur.” tarzında bir şeyler söylüyorlar. Şoför yumuşuyor. Otobüse biniyor, Helsingborg’un 6 kilometre kuzeydoğusundaki Ödakra kasabasında bulunan Vala’ya gidiyoruz. Vala da çok ala imiş. 180 mağaza var. Anlaşıldı, Helsingborg nüfusunun önemli bir bölümü de burada takılıyor. Çok güzel mağazalar geziyor ve çok sayıdaki restorandan birinde karnımızı doyuruyoruz. Dönüşte bindiğimiz otobüsün şoförü sarışın bir İsveçli. Oresund rundt biletimizi görünce hiç problem çıkarmıyor. Ver elini Helsingborg!
 
Helsingborg’da otel odamızı boşaltıp, resepsiyondaki Milena’yla vedalaştıktan sonra, trenle yolculuğumuzun son durağı olan Malmö’ye geçmek üzere Helsingborg tren istasyonuna gidiyoruz. Malmö’ye yaptığımız tren yolculuğunu, yabancı olduğumuzu anlayıp, herhangi bir soru sormamız veya yardım talep etmemiz halinde derhal bize yardımcı olacaklarını hissettiğimiz İsveçlilerin meraklı bakışları altında geçiriyoruz. Trenimiz Lund şehrindeki istasyonda durduğunda, çoğunluğu öğrenci çok sayıda İsveçli trenden iniyor. Bazılarının inerken bize iyi yolculuklar dilemeleri hoşuma gidiyor. Sonradan öğrendiğime göre Lund önemli bir üniversite şehri ve Lund Üniversitesi dünyanın en iyi ilk 100 üniversitesi arasında yer alıyor.
 
Akşam saatlerinde ulaştığımız Malmö’de otelimizi bulmamız zor olmuyor. Odamıza yerleştikten sonra dışarı çıkıp biraz şehri gezmeye karar veriyoruz. Sokaklar ve caddeler tenha, birkaç market, kafe ve restoran dışında yaşam belirtisi gösteren bir mekan yok. Atıştıracak bir şeyler almak için girdiğimiz bir markette çok sayıda genç kasanın önünde kuyruk oluşturmuşlar. Bu marketteki bir reyonda bizdeki kuruyemişçilerde olduğu gibi çeşit çeşit bonbon şekerleri var. Gençler seçtikleri şekerleri küçük poşetlere doldurup, kasada tarttırıyorlar. Bizim, kuruyemişçilerde çeşitli kuruyemişleri aynı kesekağıdına koydurup, karıştırttığımız gibi, İsveçli gençler de çeşit çeşit şekerleri aynı poşete koyup, tarttırıyor ve bu şekerleri hemen oracıkta, marketin önünde tüketiyorlar.
 
Malmö’de soğuk ve puslu bir sabaha uyanıyoruz. Rüzgar da var. Kahvaltımızı yaptıktan sonra Malmö sokaklarındayız. Kış aylarında yiyecek arayan sincaplar nasıl yapıyorsa biz de öyle, ilginç bir yerler bulup, fotoğraflamak için dört bir yana saldırıyoruz. Tüm bulabildiğimiz
 
Turning Torso (Döner Gövde), Malmö
 
Malmö Kalesi (Malmöhus) ve 190 metre yüksekliğiyle inşaatı tamamlandığında İskandinavya’nın en yüksek binası olan Turning Torso (Döner Gövde). 90 derece dönebilen hareketli bir gövdeye sahip bu bina gerçek bir mühendislik harikası. Kalan son İsveç kronlarımızı bir markette kullanarak, Kopenhag Havaalanına dönmek üzere Malmö’den ayrılıyoruz. Malmö ile Kopenhag arasında yaptığımız tren yolculuğu sırasında dünyadaki en büyük sınırötesi köprü olan Öresund  Köprüsünden geçiyoruz. Yaklaşık 8 kilometre uzunluğundaki köprü, Öresund Boğazı’nın ortasında bulunan yapay Peberholm adasında 4 kilometre uzunluğundaki bir su altı tünelle Danimarka topraklarına bağlanır. Kopenhag semalarına havalanan uçağımızın penceresinden Kopenhag’la vedalaşırken, bir yolculuğu daha başarıyla, eğlenerek ve birçok şey öğrenmiş yeni birer biz olarak, kazasız belasız (kara bela hariçJ) geçirmiş olmanın verdiği huzurla yurdumuza dönmeye hazırlanıyoruz. Yerinde dur İskandinavya! Şairin dediği gibi: Belki yine geliriz!

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 42
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 997
Kayıt tarihi
: 13.11.12
 
 

1995 yılında İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi İngiliz Dili Eğitimi Bölümü'nde..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster