Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

24 Aralık '13

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
392
 

Korku denilen amansız düşman

Korku denilen amansız düşman
 

Aslında yazıya, dünkü “Süpermen” Zekeriya Öz neden birden bire “Ba-d-man” konumuna geldi diye sorarak başlamak lazım.

Ya da hangi korkuların böylesine bir değişimi tetiklediğini.

Korku, en genel anlamıyla tehlike veya tehlike düşüncesi karşısında uyanan kaygı duygusu olarak tarif edilir. Her ne kadar kaygı duymak keyif kaçıran nahoş bir duyguysa da, tehlikelerden bizi koruyan en belli başlı hissimiz, sezgimiz ve de içgüdümüzdür.

Korkunun aynı zamanda konumunuzla da çok yakından ilgisi vardır: Ne kadar çok göz önünde bulunmaya başlarsanız, size yönelen ilgiyle beraber korku katsayınız da artar. Çünkü kendi halinde sıradan bir vatandaşken, sizi çoğunlukla sadece yakın çevreniz tanırken, sıra dışı bir vatandaş haline gelmenizle beraber uzak çevrelerin de gözü size yönelir. Böylece sadece sizi seven dostların değil, kötülüğünüzü isteyen, nefret eden ve zarar vermeye çalışan kimselerin, yani düşmanların da sayısında artış görülür.

Bu özellikle de ülkeyi yöneten siyasetçiler için böyledir.  Bu kaçınılmazdır, çünkü karar verici konumuna geldiğinizde doğal olarak kararlarınızdan hoşlananlar kadar hoşlanmayanlar da olacaktır. Bu yüzden de iktidarda olmak aynı zamanda daha çok tehlike, yani daha çok korku ve daha çok korunma demektir. Ancak böylesi mevkilere gelenler zaten bunu göze almış durumdadır, diğer yönüyle de artan korunma aynı zamanda artan önemi vurguladığından, farklı bir ego tatminini de beraberinde getirmektedir.

Ancak bu yüksek mevkilerdeki tehlike ve korkuyla beraber artan koruma çemberinin çok büyük bir bedeli daha vardır, o da yalnızlaşmadır. Bu dünyada kimler en çok tanınıyorsa, muhtemelen en yalnız kişiler de onlardır. Kişiyi çevreleyen kitlelerin genişliği arttıkça, yakın çevresine girebilen kişilerin sayısı azalmaktadır. Bu kaçınılmaz (ilahi) bir kuraldır, her zaman ve herkes için geçerlidir.

Bunun sonucunda da, hem gerçeklerle kopuş başlar hem de bu yalnızlığa bağlı korku ve düşman algısı artar.

Bunun için de yüksek siyasi mevkilerde sağduyulu seslerin var olması çok önemlidir.

Bu yüksek siyasi mevkileri denetleyecek bağımsız köklü kurumların olması ise daha da önemlidir.

Son günlerde yaşadıklarımıza bakınca , hem gerçeklerden kopuşu, hem sağduyulu seslerin azalışını hem de köklü kurumların çöküşünü izliyoruz. Daha önceki bir yazımda da bahsettiğim gibi, dünya çapında tanınmış iki sosyologun yaptığı bir araştırmaya göre, ülkelerin gelişmişlik durumunu belirleyen tarafsız köklü kurumlarıdır. Devletleri güçlü kılan budur. Böylesi kurumsal bir yapının olmadığı devletlerde ise küçük bir zümrenin aşırı zenginleşmesi ve güçlenmesi, rüşvet ve kayırmanın gündelik akışın bir parçası haline gelmesi ve geniş kitlelerin de geri kalmışlığı ve sefaleti söz konusudur.

Türkiye’yi soracak olursanız, her zaman ortalarda bir yerde durmuştur. Her zaman iltimaslı bir çevre olmuştur ve her zaman rüşvet ve kayırma görülmüştür, ancak bunların derecesi değişmiştir. Diğer taraftan ise bölgemizde hiç olmadığı kadar köklü kurumsal yapısı olan bir devlet de söz konusudur. Tüm eleştirilen yönlerine rağmen, yüz yıllık Cumhuriyeti tüm Müslüman komşularından ayıran en önemli özellik de budur.

Şu andaki konjonktüre göre, her ne kadar hep Beyaz Türkler alışılagelmiş iltimaslı çevrenin ana öğesi olarak görülmüşse de, günümüz kentli Beyaz Türklerin çoğunun dünkü orta halli kesimin çocukları olduğu unutulmaktadır. Birçoğu da yine dünkü kırsal kesimden İstanbul’a göç etmiş ve kentleşmiş kesimin çocuğudur. Yani yüzde yüz Beyaz Türk’e bu ülkede rastlamak zaten zordur, sayıları da çok azdır. İltimas derseniz, bunu her daim iktidara yakın olanlarda ve durmayı vazife edenlerde arayın derim. Türkiye’yi de hep ağırlıklı olarak sağ iktidarlar yönettiğine göre, ayak izlerinin nerede olduğu bellidir. Bu bağlamda zamanındaki İSKİ skandalının da günümüzde dönen paraların yanında çerez kaldığını söylemeden edemeyeceğim. Bunu da birini diğerine tercih ettiğimden değil, sadece “müminler” arasında dönen devasa meblağlara bakarak hatırlatmak istiyorum (bkz. “Dindarları sokağa çıkamaz hale getirdiniz, yazıklar olsun size!”).

Kendini ak ve de pak ilan eden iktidar da kendi iltimaslı çevresini yaratmakta hiç mahsur görmedi, daha doğrusu karşı tarafta neyi eleştirdiyse, aynısını fazlasıyla yaptı. Bu yüzden de Zekeriya Öz dünün takdir alan Süpermen savcısıyken, birden bire istenmeyen adam Ba-d-man oldu. İşler adeta savcıyla emniyet müdürü arasındaki yetki ve bilgi savaşına dönüştü. Oysaki kurumsal bazda, herkesin yeri ve görevi bellidir ve bu ülkeyi yöneten kişi ne kadar oy alırsa alsın, bu akışa herhangi bir şekilde müdahale edemez. Hele ki söz konusu kendi iktidarına ait yolsuzluklarsa.

Ya da Zekeriya Öz gibi isimlerden rahatsız olunuyorsa, neden düne kadar kadrolaşmalarına izin verildi? Birdenbire adeta cımbızla çeker gibi görevlerinden alınan emniyet müdürleri, düne kadar neden rahatsızlık yaratmadı? Bu kadar devasa yolsuzluklar, düne kadar neden hiç deşilmedi?

Aslında bu bir yönüyle, tarafsız güçlü kurumsal yapıların bir ülkenin ve devletin bekası için ne kadar vazgeçilmez olduklarını gösteren en çarpıcı örnektir. Ama zirvede gittikçe yalnızlaşan ve (telekinezi senaristi danışmanların da katkısıyla) korku paranoyalarına teslim olan iktidar, bu kurumsal yapıyı yerle bir etmekte bir mahsur görmüyor ve bunu yaparken de tabanında var olan düşmanlık algısına yaslanmayı tercih ediyor. Bu tabii ki bir tercihtir, yaklaşan yerel seçimleri bir ölüm kalım savaşına çevirmek de öyle.

Ancak bu yaklaşımla oy çokluğu sağlansa dahi, bu var olan karşılıklı korku ve düşmanlık algısını pekiştiren bir zafer olabilir ancak. Gezi olayları insanların üzerine korku ve baskıyla gitmenin, onları kendine amansız düşmana çevirmekten başka bir işe yaramadığını göstermiştir. Şimdi bu cepheye yenilerinin eklendiği görülüyor, hem devletin en temel kurumlarını yıpratma pahasına. Dini değerlerin yıpranma ve yozlaşma seviyesini ise,  yolsuzlukların Allah ile kul arasında olduğunu belirten yorumun özetlediği kansındayım. Ya Van’daki Cuma hutbesine dayanamayıp camiyi terk eden cemaatin (bkz. “İmam 'bakanlar'ı savununca cemaat camiyi terk etti”).

Bu durumda korkuyu besleyenlerin aslında kendilerine en amansız düşmanları yaratanların ta kendileri olduğunu söyleyebiliriz.

Öylesine bir korku ve düşmanlık ki, deneyimi en çok gerektiren görevde olan emniyet müdürlerini bir gecede görevlerinden alacak ve ülkeyi gerçek korku ve düşmana açık hale getirecek kadar.

Peki, bunun vebalini kim ödeyecek?

Zuhal Nakay

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 103
Toplam yorum
: 92
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 550
Kayıt tarihi
: 24.08.13
 
 

Mimar / Blog Yazarı ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster