Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Haziran '08

 
Kategori
Kişisel Gelişim
Okunma Sayısı
296
 

Korku

Henüz 11 yaşındaydı. Yaşıtlarından Erken başladığından orta bire gidiyordu. Her gün okula gidebilmek için arkadaşları ile onca yol yürürdü. Bazı günler yağmur, çamur, bazı günler sıcak, toz toprak içinde. Ama o hep ümitliydi yaşamdan. Arkadaşlarına daha 6 yaşında çok daha büyük şehirlerde yaşayacağını anlatırdı. İnanmışlar mıydı acaba? Boş zamanlarında en çok sevdiği şey doğa idi. Çünkü, orman içinde bir köyde doğmak onun için bulunmaz bir nimet olmuştu. Böceklere acımasız davransa da iyi bir gözlemciydi. Sebzeler 4 yaprak iken cinsini bilirdi. Aslında ziraatçı olması onun doğasına ve yapısına çok da uygundu.

Okuldan yorgun çıktığı bir gün, şehirde tek başına bir odalı evde oturan abisine gidip, elektrik ışığında ders çalışmanın keyfine varmak, köye gitmek için yürüyeceği onca yoldan kurtulmak istiyordu. Arkadaşlarına durumu anlatıp annesine abisinde kalacağını söylemelerini istedi. Yoksa çok merak ederdi. Çünkü, babası o daha küçükken ölmüş, onu doğru dürüst tanıyamamıştı. Bu duygu ve düşüncelerle okuldan çıktı. Okula yakın olan eve 10 dakikada varmıştı bile. Bir merhabadan sonra fark etti ki evde süper bir yemek kokusu var. Acıktığını hissetti. Abisi anladı bakışlarından “birazdan hazır olacak” dedi. Bunu derken, küçük tüpün başında bekleyen ve özenle patates yemeğini karıştıran büyük abisini işaret etti. Büyük abi her zaman gelmezdi. O gün tesadüfen ordaydı ve yemek yapmayı çok severdi. Hem de çok lezzetli yapardı. O nedenle hep beraber beklediler. Abisi “hadi yemek olmak üzere, sende bakkaldan 3 tane fırın ekmeği al” diyince yerinden fırladı. Hemen koşarak 5 dakika içinde mis gibi kokan fırın ekmeği ile eve döndü. Büyük abisi biraz sert yapılı, bir restoranda çalışan, deli dolu, tek başına yaşamayı seven, bir şey sorulmadıkça konuşmayan ve 25 yaşlarında biriydi. Yer sofrasına oturdular. Köyde herkesin önüne ayrı tabak konmazdı. Genellikle 2–3 kişiye bir tabak koyarlar, onun yanına da varsa pilav eklerlerdi. Burada ise herkesin ayrı tabağı vardı, bu da iyi bir şeydi. Acıktığı için hızla yemeğe başladı. Ancak yemek yerken ağzını şapırdattığının farkında değildi. Küçük abisi oralı bile olmadı ama büyük ağabeyinin hiç sevmediği bir davranıştı bu. Önce uyardı, ufaklık diklenince de bir tokat attı. Daha yemeğinin yarısına bile varmamıştı ama o tokat çok zoruna gitmişti. Bu nedenle yemeği bırakıp, çantasını da alıp düştü yollara.

Saat akşam 8 belki 9 bilmiyordu. Önce mahalleden çıktı, köye doğru yöneldi. Şehirdeki konutların pencerelerinden sızan ışıklar uzaklarda kalmış, köyün tozlu yolları başlamıştı. Ancak gökyüzünde ay pırıl pırıl parlıyor ve yolunu aydınlatıyordu. Çevreden tek tük cılız ışıkları görüyor, yola yakın olan evlerden kahkahalara tanık oluyordu. Önce gözlerinden yaşlar yavaşça akmaya başladı, sonra hızlandı. Artık kendini tutamıyor hıçkırıyordu. Oysa karnı bile doymamıştı, nasılda diş biliyordu abisine yaptıkları için. İçinden “büyüyünce görür o” dedi. Abisi yaptıklarından pişman mıydı bunu bilmiyordu.

Bu düşüncelerle epey yol aldı. İlk köyün içinden geçip mezarlığın ortasında aklına köyde büyüklerinin anlattığı cinler geldi. Çünkü cinler genellikle mezarlıklarda yaşardı. Akşamları buradan çıkarlar, ıssız yerlerde eğlenceler düzenler, herkese de görünmezlerdi. Bu cinler zaman zaman da çocukları kaçırır kendileri gibi yaşamalarını sağlardı. Tüm bu düşünceler vücudunu titretti. Hava soğuk değildi ama birden üşüdüğünü hissetti. Bu durumlarda en iyisi türkü söylemekti. Çünkü ona yüksek sesle türkü söylerse cinlerin yaklaşamayacağı söylenmişti. Böylece bildiği türküleri söylemeye başladı. Yeşil ördek gibi daldım göllere, ayağında kundura… Aklına o anda ne gelirse. Ama sesi istediği gibi çıkmıyordu. Bazen titriyor, kısılıyor, söylediklerini sadece kendi duyabiliyordu, ama bu arada da ilk mezarlığı geçmeyi başarmıştı. İkinci köyün ilk evlerinin önünden geçerken bu kez bu köyün çıkışındaki mezarlığı ve ondan sonraki ormanlığı düşünmeye başladı. Korkusu artmıştı. Geçmesi gereken mezarlığın etrafında hiç ev yoktu, oysa az önce geçtiği mezarlığın hiç olmazsa yakınlarında evler vardı. Sonra ormanlık alana girince ay ışığı da büyük ölçüde azalacak ve bir kaç dereyi, çalılığı geçmek zorunda kalacaktı. Daha fazla ilerleyemedi. Aslında yolun yarısından fazlasını gitmişti ama, bir adım daha atamadı olduğu yerde kaldı.

Ne kadar durdu kendi de bilmiyordu öylece. Sonra ne yapması gerektiğini düşündü o kadar zordu ki, ya geriye dönecek onca yürüdüğü boşa gidecek, kimsenin yüzüne bile bakmadan, karnı aç olarak bir kenarda yatacak. Ya da her şeyi göze alıp, bütün engelleri aşıp köye varacak, anasının Allah o gün ne verdiyse yaptıklarını yiyip, ocağın kenarında kendi sıcak yatağında yatacaktı.

Bütün gücünü toplayarak, köyüne doğru hızlı adımlarla yürümeye devam etti. Kırılan onurunu kurtarmalıydı. Onurunu kurtarma duygusu yüreğine öyle bir öfke yüklemişti ki; yumruklarını sıkıp başını dimdik kaldırmıştı. Sanki ormana meydan okuyordu. Artık korkudan eser yoktu yüreğinde.

AZİZ SAYDAM

30 MAYIS 2008

ANKARA

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 2
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 334
Kayıt tarihi
: 19.02.08
 
 

15.03.1963 Mersin-Anamur doğumluyum. İlk, orta ve lise öğrenimimi Anamur'da tamamladım. 1980´de Hava..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster