Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Ocak '07

     
    Kategori
    Psikoloji
    Okunma Sayısı
    1050
     

    Korku

    Korku
     

    Bir gün önce ki koşturmacanın vermiş olduğu yorgunlukla derin bir uykuda idi Mustafa... Evin hemen alt katında bulunan hayvanların kaldığı ahırdaki horozun ötmesi ile uyanmıştı. Karanlık evin içerisinde sessizce doğruldu. Oturduğu yer yatağından hiç kalkmadan iki kat çorabını üst üste giydi. Üşümemek için hiç çıkarmadığı geceliğinin paçalarını çorabının içine sokmuştu. Daha sonra sırayla gömleğini, pantolonunu ve süveterini fazla ses çıkarmamaya gayret ederek giyindi. Hava hala aydınlanmamıştı. Dolayısı ile evin içersini de net olarak göremiyordu. Zaten gözleri de ileri derecede bozuktu. Masanın yanı başına sessizce geldi ve eli ile gözlüğünü ve kasketini buldu. Yavaş ve sakin hareketlerle kasketini ve gözlüğünü taktı... Acelesi olmadığı her halinden belliydi. Evin hemen girişindeki antreye çıkarak askıda duran atkısını boynuna sardı, paltosunu giydi. Sessizce kapıyı açarak dışarı çıktı. Evin balkonunun sağ ve solu duvarlarla örülmüş, çatısı öne doğru uzatılmıştı. Böylece tamamen kuytuda bırakılan balkon, rüzgârdan ve kardan fazla etkilenmiyordu. Yaşlı adam balkondaki üzeri eski bir kilimle örtülmüş olan soğuk sedire oturarak ayakkabılarını sıkı sıkı bağladı. Arada bir esen soğuk rüzgâr kar taneciklerini toz halinde balkonun içine püskürtüyor, hala yataktaki sıcaklığını koruyan yaşlı adamın yanaklarında su taneciklerine dönüşüyordu. Hava hala karanlıktı ama dizlere kadar yağmış olan kar ve ay ışığının etkisiyle köyün hemen her yeri görünebiliyordu. Mustafa ayağa kalkarak paltosunun iç cebinden bir sigara çıkarıp yaktı. Yakalarını yukarı kaldırarak balkonun kenarına doğru yaklaştı. Sigarasından yavaş ve derin iki nefes çekti. Soğuğun etkisi ile ağzından duman daha fazla çıkıyordu sanki. Dünü düşündü... Aslında kasabada küçük bir lokanta işleten yaşlı adam halasının ölümü nedeni ile gelmişti köye ve geceyi de amcasının oğlunun evinde geçirmişti. Uyandığı zaman sessiz sedasız evden çıkmasının nedeni de buydu, zaten akşamı evlerinde geçirdiği insanları daha fazla rahatsız etmek istemiyordu. Niyeti bir an önce köyün 2 km uzağından geçen ana yola çıkarak bir araba bulmak ve kasabaya inmekti. Böylece zaten cenaze yüzünden 1 gün kapalı kalan dükkânını sabah erken saatlerde açabilirdi.

    Alaca karanlıkta köy sessiz ve huzurlu görünüyordu. Kar, evlerin çatıları dâhil hemen her yeri kalın beyaz bir örtü gibi kaplamıştı. Sokak lambalarının aydınlattığı kısımlarda hala yağan kar görülebiliyordu. Mustafa'nın sigarasının ışığı bu beyaz manzarada kara bir delik gibi duran balkonun kuytuluğunda seyrek aralıklarla parlayarak yaşlı adamın yüzünü belli belirsiz ortaya çıkarıyordu. Sigarasından son bir nefes daha çekerek yumuşak bir el hareketi ile balkondan aşağıya attı. Yavaş yavaş üzeri karla kaplanmış merdivenlerden düşmemek için tırabzanlardan destek alarak indi. Köyün meydanına doğru yürüdü. Meydana geldiğinde şu an kullanılmayan ama kendisinin dâhil bütün kardeşlerinin içinde doğduğu evin karşısında bulunan çeşmeye giderek önce ellerini yıkadı ardından çeşmenin duvarında asılı duran bakır tası alarak birkaç yudum su içti. Doğrulup virane haldeki eski evlerine şöyle bir baktı. Mustafa 8-9 yaşlarında iken babası Ankara' ya gitmiş, kalacak bir yer ayarladıktan sonrada annesini kardeşlerini ve Mustafa' yı yanına almıştı. Çok yoksulluk çektiği bu evdeki anılarını ömür boyu unutamazdı, ayaklarına babalarının yaptığı deriden çarıklar giyer, saman ve otlardan yapılmış yataklarda 2-3 kardeş aynı birlikte yatarlardı. Bir keresinde beklemekle görevli olduğu karpuz tarlasındaki karpuzları cebinde taşıdığı bıçağa benzeyen demir parçası ile olgunlaşıp olgunlaşmadıklarını üçgen parçalar keserek kontrol etmişti, birkaç gün içerisinde kurumaya başlayan karpuzlar yüzünden de babasından yediği tokat acısını hala unutamıyordu. Babası topal Osman lakaplı, civar köylerde babayiğitliği ile nam salmış biriydi ve çocuklarını çok döverdi. Öyle ki yıllar sonra yaşlandığında yaklaşık 10 yıl yürüyememiş, zamanla gözleri görmez kulakları duymaz hale gelmesine rağmen hala canını almayan Allaha "Allah'ım... Yoksa yaptıklarımın cezasını mı çektiriyorsun bana" diye serzenişte bulunmuştu. Yani o da farkındaydı yaptıklarının... Mustafa çok çekti babasından... belki de diğer kardeşlerinin uğradığı zulümün kat be kat fazlasını gördü babasından. Bunda tabi kendisinin ve haşarılığının da payı büyüktü. Daha o yaşlarda yaşlı kadınlarla kafa bulur, kendinden büyük adamlarla sulama suyu nedeni ile hiç çekinmeden kavga ederdi. Bir keresinde küçük kız kardeşinin saçlarını çok uzadıkları için ağabeylik iç güdüsü ile kıskanmış ve kesmişti...

    Omuzlarına vuran soğuk rüzgar maziden bugüne dönmesine yardımcı oldu. Buğulanan gözlerini ovuşturdu ve köyün çıkışına doğru yola koyuldu. Karanlığın içinde sadece karın üzerinde yürürken bıraktığı "kırt kırt" sesleri duyuluyordu. O kadar derin bir sessizlik vardı ki, nerdeyse kalbinin atışlarını duyabiliyordu. Yaşlı adam kendisine göre bir tempo tutturmuş seri adımlarla alacakaranlıkta yol alıyordu. Biraz daha geçmiş günleri düşündü. Ama duyguları az önceki kadar yoğun değildi şimdi. Yanından geçtiği eski bir değirmenin bulunduğu yerden küçükken ne kadar çok korkarlardı. Büyükler sürekli bu bölge ile ilgili tekinsiz hikâyeler anlatırlardı... Tam o sırada arkasından gelen ani ses ile irkildi. Hemen sesin geldiği yere yöneldi. Açıkçası korkmuş, ellerini cebinden çıkararak yaşlı olmasına rağmen hala eski günlerin izlerini taşıyan güçlü vücudunu daha çevik bir pozisyona getirmişti. Ses yolun kenarındaki çalıların dibinden gelmişti sanki. Yavaş yavaş oraya doğru ilerledi. Sağlam bir karakteri vardı ve tekinsiz varlıkların varlığına asgari düzeyde inanır ve kolay kolay korkmazdı... Ama korkmuştu bu sefer. Çalıların dibine yanaştığında dal parçalarının üzerine birikmiş olan kar öbeğinin dalların tartmaması nedeni ile aşağı düştüğünü fark etti. Tamda düşündüğü gibiydi, yani doğal bir olaydı, başka ne olabilirdi ki !! Ama neden hala kalbi çarpıyordu. Küçükken anlatılan o hikâyelerin ardından şimdi aynı bölgede yalnız başına kalması... belki de havanın karanlık olması onun bu yıllar önceki duygusunu tetiklemiş, açığa çıkarmıştı... Zaman kaybetmeden yola koyuldu, hem yetişmesi gereken bir araba vardı. Ayrıca o bölgeden de bir an önce uzaklaşmak istiyordu. Az ileride köyün hemen altından geçen üzeri tamamen donmuş ve buzla kaplı olan derenin üzerinden geçti. Yolun hemen kenarında kara saplanmış olan jeep' e baktı... Dün onları cenaze için getiren ve köyün muhtarına ait olan çok eski araç yoldan çıkmış ve yarı yatık vaziyette kara saplanıp kalmıştı. Mustafa nihayet ana yola ulaşmış yukarı köylerden yolcu toplayarak gelecek olan araçları beklemeye koyulmuştu. Ellerini ovuşturdu, bir sigara daha yakmanın zamanı gelmişti. Bulunduğu yer, değirmenin bulunduğu kuytu dereye oranla daha açık bir alandı ve yaşlı adam şimdi daha rahat görünüyordu.

    Yol kenarında yarım saattir beklemesine rağmen hala hava aydınlanmamıştı ve gelen giden hiçbir araçta görünmüyordu. Bu durum gerçekten garipti... Birden o ana kadar bakmaya gerek duymadığı kordonu kopmuş olan saatine bakmak için cebinden çıkardı. Saate baktığında gözlerine inanamadı saat daha 02.30' du. Hain horoz zamanlama hatası yapmıştı ve yaşlı adam bir horozun referansı ile saate bakmaya gerek duymadan yola düşmüştü nasıl böyle bir hata yapmıştı ki? ... bu saatte araba geçmesi imkansızdı.. en erken araç saat 06.00 gibi geçiyordu ve hala 3,5 saat vardı köy yarım saat uzaklıda idi. O kadar yolu dönmek istemiyordu. Aklına derenin içinde duran jeep geldi. Onun içerisinde sabahı beklemeye karar verdi ve tekrar o kuytu dereye indi araç çok eski olduğu için kapıları kilitlenmiyordu. Mustafa aracın içerisine girip arka koltuğa oturdu. Aracın içi sanki daha soğuktu. Bir an üşüdü. Hemen kolları ile birkaç kültürfizik hareketi yaparak ısınmaya çalıştı ve koltuğun köşesinde hafif kaykılarak uzandı. Ortalık yine bir sessizliğe bürünmüştü. Yaşlı adam düşüncelere daldı. Nasıl da korkmuştu az önce, hâlbuki kendisini korkusuz olarak tanımlardı. Isınmak için ellerini önde bağdaştırmış, her iki elini de diğer kolunun koltuk altına sokmuştu. Ayağının birini altına almış böylece soğuk deri koltuğa oturmamıştı. Birden sessizliğin içerisinden bir ses duydu "dımdımdımdım-dımdımdımdım"...

    Olduğu yerde doğruldu. Sesin nerden geldiğini aracın içerisinde anlayamıyordu. Sanki çok uzaklardan bir davul sesiydi gelen "dımdımdımdım-dımdımdımdım"...

    Bu saatte ne davulu olabilirdi ki... Ama bas bayağı davul sesiydi işte..!

    İyice kulak kabarttı sese... Değirmen tarafından geliyordu sanki... Duyduklarının ve aklından geçenlerin gerçek olmadığına inanmak istiyordu ama korku tekrar bedenini sarmıştı... Ses sürekli ve aynı tempoda devam ediyordu... Sanki birileri ya da bir şeyler düğün yapıyormuşçasına derinden gelen bir davul sesi "dımdımdımdım-dımdımdımdım"

    Yaşlı adam bu sefer çok korkmuştu ve gittikçede panikliyordu. Sesler sanki gittikçe yaklaşıyordu. Derenin karşısındaki ağaçların arasında belli belirsiz hareket eden gölgeler görmeye başlamıştı sanki !... Kendini arabadan dışarı attı. Yine sese doğru yönelmeye karar verdi. Ya bu sesin kaynağını bulacak, ya da olduğu yerde çıldırmayı bekleyecekti. Karar verdi sesin kaynağı ne olursa olsun onu bulacaktı. İlk önce dinledi... Ses nerden geliyordu, onu tespit etmeye çalıştı. Evet, ses değirmenden geliyordu. Yavaş yavaş değirmene doğru yöneldi. Dereye yaklaştığında sesin değirmenden değilde hemen önündeki dereden geldiğini fark etti. Sesin kaynağına o kadar yaklaşmıştı ki... Ama hala bir şey göremiyordu. Buz tutmuş derenin üzerine çıktı. Yavaş yavaş yürüdü. Artık ses nerdeyse ayaklarının altından geliyordu. Dizlerinin üzerine çökerek derenin nadiren buz tutmamış olan yerlerinden birinden sesin geldiğini tespit etti... Ve iyice yaklaştığında komik gerçekle karşılaştı. Kırılmış olan iki buz parçasından üsttekinden alttakine düzgün aralıklarla su damlıyordu. Alttaki buz parçasının altındaki boşluk nedeniyle Ekolu çıkan ses olması gerektiğinden çok daha fazla ses çıkarıyordu. Yaşlı adam şaşkınlığı, mutluluğu ve komikliği aynı anda yaşıyordu. Olduğu yerde doğruldu. Kendi kendine gülümsedi. Tam da düşündüğü gibiydi, başka ne olabilirdi ki...

    Köye geri dönmeye karar verdi bir günde bu kadar macera fazlaydı bile... Az önce ürperdiği ve her şeyin başlangıcına neden olan kar kütlesinin düştüğü yerden aynı gülümseme ile geçerek köye ulaştı. Sabah olduğunda olanları kimseye anlatmayacaktı...

    Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

     
    Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
     
     

    Nedendir bilinmez ama ben ve okuyan 3 arkadaşım Mustafa'nın soyut varlıklarla karşılaşacağına emindik fakat öykünün sonunda öyle olmadı. Bu kurguyu kaleme alırken okuyucuyu bu yöne çekmek için yapılmış bir yazım taktiğimidir bu acaba merak ettim yoksa yazarken gelişmiş bir olay mı bu?

    ************ 
     06.02.2007 10:16
    Cevap :
    aslında yazıyı bir bütün olarak düşünmek lazım... öykü anlatıldığı gibidir, okuyucuları herhangibir yöne çekmek gibi bir kaygı da söz konusu değildir. yazının sonu en başta belli idi. Yani yazarken gelişmedi. ilginiz ve değerli yorumunuz için teşeküürler  07.02.2007 12:35
     
    Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
    Toplam blog
    : 1
    Toplam yorum
    : 17
    Toplam mesaj
    : 4
    Ort. okunma sayısı
    : 1050
    Kayıt tarihi
    : 14.12.06
     
     

    18 Aralık 1979 Ankara doğumluyum. Aslında söyle bir düşündüğüm zaman hakkımda yazabileceğim fazla..

     
     
    Yazarı paylaş
    • Tümünü göster