Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

29 Ekim '07

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
896
 

Korkunun ecele faydası yok muu hakikaten yaaaa!

Korkunun ecele faydası yok muu hakikaten yaaaa!
 

Ödlek bir genç kızın kanınızı donduracak anısıııı!!!! Aaazzzz sonra!

Sitemizin rekortmen ve komik kalemi Süleyman Ekim abimizden yediğim zılgıtla da titreyip, şööle bir kendime gelince, aldığım bu gazla birlikte bir çocukluk anımı daha nakletmeden edemiciim sevgili okurlarım. Hoş?!! On beş yaşında bir genç kıza ne kadar çocuk denirse ben de o kadar çocuktum bu olay olduğunda ama en iyisi çocukluk demeyelim, gençlik anısı diyelim biz buna. Gerçi ödüm patlamak suretiyle az kalsın hakkın rahmetine kavuşacak ve hem genç hem de güzel bir genç kız olaraktan terk-i diyar eyleyecektim buraları ama verilmiş sadakam varmış.. Sizlerleyim ya? Bu da bana yeter sevgili okurlarım benim. (Yaaa, bu Çernişevski olayını biraz abarttım mı ben ne?!!)

Neyse.. Konumuza dönelim.

Bu aralar Müslüm Baba'mızın sesiyle renk kattığı bir reklam var. Çoğunuz duymuşsundur sanırım. İtirazım var şarkısını ''İhtiyacım var'' şeklinde uyarlayıp okuyor reklamda. İşte ben, ne zaman bu şarkıyı duysam kendimce pis pis sırıtırım. Çünkü hayatımda hiç bir şey korkutmamıştı beni bu şarkı kadar arkadaşlar! Vallahi bak! Yalanım varsa iki gözüm önüme aksın derler ya! Ahan da ben dedim işte!

Sene 1984..Mürefte'nin komşu köyü ve Hora feneri ile tanınan Hoşköy'deyiz o yıllarda. Deniz kenarında, iki katlı, 25-30 odalı küçük bir motel ve anacığım bu motelin aşçılığını yapmakta. Abilerim de aynı yerdeler. Birisi servis işlerinden sorumlu, diğeri, otelin diskosu ile alakadar. Ama o sürekli motelde değil. Geceleri gelip ilgileniyor diskoyla.

Disko falan dediysem de gözünüzde pek abartmayın canııım. Yirmi küsur sene önce oraya belki disko denebilirdi ama bugün aynı şeyi söylemek mümkün müdür bilemeyeceğim.

Motel öyle bir motel ki; müzik seti yok. Yok dediysem, yanlış anlaşılmasın. Var bi tane tabii ama o da yer altına yapılmış olan diskoda duruyor maalesef. Maalesef dedim çünkü diskoda insanlar müziksiz dans edemezler. Hayali bir müzik eşiliğinde sallanacaklar veya ıslıkla kendi müziklerini kendileri yapacak değiller ya! Tabii ki orda olacak motelin yegane müzik seti!

Ama işin maalesef'lik kısmı, bazen aynı müzik setinden, gündüz vakti ''yemek müziği' ihtiyacının da karşılanıyor olmasında.

Üst katta (yani yer üstünde kalan zemin katta) müzik dağıtımı için kolonlar da yok! Olan kolonlar yer altındaki diskoda duruyor. Ve gündüz vakti, restoran kısmında biraz yemek müziği tıngırdaması gerektiğinde n'oluyor? Haa?!! N'oooluyor?!.

Şöyle oluyor efenim..

Üst katta, denize nazır masalarında müşteriler yemek yerken, otel görevlilerinden o anda müsait olan bir tanesi otelin bahçesini dolanıyor. Mutfağın önünden geçip, otelin bahçe girişinin ağzına kadar gidiyooor. Ve ordaki disko kapısından girip, 20-25 adet merdiven basamağını inip aşağıya varıyor

Bitmedii..

Diskoya girince, sağ tarafa yöneliyooor.. Orda, en dip sağ köşede durmakta olan kabine girerek, müzik setine bir long play yerleştiriyor ve müziği başlatıp geri çıkıyor ve servisinin başına dönüyooor. İşte bu kadar kolay(!)..

Bir de ozamanlar şimdiki gibi cd falan nerdeeee?!! Şimdi olsa tak cd' veya mp3'ü, yüzlerce parça saatlerce çalsın. O dönemlerde bildiğimiz yegane ''yassı yuvarlaklar''' müzik plakları ve frizbi denilen oyun aleti. (Tencere kapakları da var tabii ama onun konumuzla bir ilgisini kuramadığımdan, siz hiç bahsetmedim varsayın!)

Plak demişken, o konuya da şimdiki teknoloji yoksunu(!) zavallı geçlerimizi aydınlatmak adına biraz açıklık getirmek lâzım. Ne de olsa yaşlandık. Biz biliyoruz plaktı, long playdi (uzun çalardı) falan ama gençler bilmez! Tarihe biraz ışık tutup onları aydınlatmak lazım değil mi ama?..

Evet sevgili gençler. O zamanlar bu müzik plakları yaygın olarak iki tip. Gerçi devir sayısına göre isimlendirilen farklı tipler de yok değil ama onlar o zamanlar demode :))

En moderni bu anlatacağım ikisi. 45'lik olanlarda toplam iki adet şarkı var ve bunların her biri plağın birer yüzünde. Yani plağı pikaba koyduğun zaman, tek şarkı dinlemek lüksün var. Öbür şarkıyı dinlemek için, plağı ters çevirmen ve o yüzü dinlemen gerek.

Diğeri ise long play yani uzun çalar olanı. Bu modellerde (adı üstünde işte yormayın beni) birden fazla şarkı var ve koydun muydu pikaba uzuun uuuzuuuun dinlemek mümkün! Her yüzde beşer taneden hesap etsen, iki yüzünde toplamda on şarkı eder ki; süppeeeeer!

İşte biz de, motelde yemek müziği çalacağımız zaman bu uzun çalarları tercih ediyorduk haliyle. Zırt pırt aşağıya inip, o çileyi çekmemek için pratik oluyordu en azından.

Haa.. Bu arada kolon yok demiştim ya hani? Kolonsuz müzik dağılımını nasıl sağladığımızı anlatmayı unuttum ayol!

Diskonun yer altında, restoranın da yer üstünde olduğunu biliyorsunuz artık. Tekrar tekrar anlattırmayın bana işte. Disko yer altında olduğu için, diskonun tavanı, üst bölümün zeminine denk geliyor haliynen (Söylemezsem hayatta akıl edemezdiniz tabii siz de bunu)..Disko kısmının tavanındaki havalandırma kapaklarını açınca oluyor sana mükemmel bir dağıtım tesisatı! Ses kendini koyveriyor gidiyor ve restoranın en ücra köşesindeki masaya bile ulaşıyor gümbür gümbür..

Eveet..

Sanırım artık gözünüzde canlanmaya başladı bir şeyler.. Motelimiz azıcık tanıdınız yanii..

Gelelim olayın benimle ilgili kısmına..

Dediğim gibi..Sene 84 ve bu ''İtirazım Var'' şarkısı yeni çıkmış. Bülent Abla'mız seslendiriyor! Onun okuyor olması çoook önemli çünkü az sonra anlatacağım sahnenin fon müziği olarak lütfen Bülent Abla'mızı ve şarkı söylerkene nasıl baardığını şiddetle hatırlayınız!

Motelde kalabalık bir müşteri grubu var o aralar.. Hepsi öğlen yemeğindeler ve herkes haldır haldır işini yapmaya çalışıyor. Anacağım ve ben mutfakta, abim ve diğer garsonlar anacığımın hazırlayıp bankoya koyduğu tabakları masalara dağıtmakla meşgul falan filan. Biraz da özel bir yemek mi yapmıştı annem ne?!! Yani çetrefilli bir servis ve dağıtım ağı işliyor mutfak ve restoran arasında.. Tabii müşteriler de yemekle birlikte huzuuur içinde, son dönemlerin hit parçalarından oluşan bir müzik ziyafeti de çekmekteler kendilerine.

Derken.. Birden!. Müzik??? Sen sus! Plak bitiver! Ortalıkta sadece kaşık çatal şıngırtısı ve uğultular..

Hiç hoş değil tabii. Yakışmaz motelimize. O zaman ne yapılacak? Müsait olan birisi aşağıya inip, plağı değiştirecek ve müzik yayının devamlılığı sağlanacak!

Hay Allah??! Anlamadım! Nee?? Ben miiii? Bi tek ben mi müsaitmişim koca motelde?!!

Hayatta olmaz! İnenem ben aşağı maşağı! Korkuyorum zaten kapalı yere inmekten. Hayır! Sırf yer altı olsa neyse anacım.. Zifiri karanlık! Sağda solda iki tane gece lambası yanıyo kırmızı kırmızı veya bazen de mosmor! Pavyon ışığı gibi (Tövbe estağfurullaaaah!'

Annem:

- E hadi kızım! Uzattın ama. Müşterilere ayıp oluyo bak. Gidiver iki dakka işte

- Hayatta olmaz anne! Hem niye ben iniyor musşum? Abim var, Yücel Abi var, Necati vaar, Ahmet vaaar, Mehmet vaaaarr... derken annem patladı:

- Yeter artık ama yaa! Hepsinin de dünya kadar işi var, görmüyor musun? Hem abin demin geldiğinde söyledi ya sana. Ayıp ama. Yürü bakalım.

Deyince ve ben de annemin sesindeki kararlılıın etkisiyle kuyruğumu kıstırıp gitmekten başka çare olmadığını anlayınca astım suratımı ve dooğru diskoya..

Hayır! Gidecem! Gidecem de oraya nasıl girecem?! Hadi girdim, o en dip köşeye nasıl ulaşacam? Hadi ulaştım! Orda, o karanlıkta başka plağı nasıl bulacam ve bulduğum plağı hangi süratle takıp, nasıl çıkacam? Ölürüm ayol korkudan! Abim de uyarmış zaten ''Leyla, hem sesi biraz aç hem plağı da değiştir abicim. İkidir aynı plak dönüyor. Başka bi tane takıver'' diye..

Off yaaa! Hep beni mi bulur böyle işler? Neyse.. yapacak bişey yok! Hele hele korkunun ecele faydası hiç yok! İyisi mi, in aşağı ve tak plağı bitir işi! Kim korkar hain diskodan Allasen?!!

Kendime maksimum cesareti vermeye çalışıp, (ayaklarım geri geri de gitse) o gazla geldim disko kapısına. Merdivenlerin en tepesindeyim. Yapılacak tek şey bi koşu aşağı inip içeri girmek, halletmek ve çıkmak! Zaten herkes dalga geçiyor ödlekliğimle. Hem onların ağzını kapatmak için de iyi bir fırsat bu işte!

Başladım merdivenleri inmeye ve merdivenlerin en ucunda (çok lazımmış gibi) kovboy barlarında bulunan ve insanın yarı beline kadar gelen iki tahta kanat var. Sen o tahta kanatların arasından geçip içeri girince bir de onlar kendi çapında sallanmaya ve gıcırdamaya devam edecekler..

Off yaa! Niye ben Allahım?..

Neyse.. Geçtim kanatlı kovboy kapısından ve daldım içeri ama içersi zifiri karanlık. Kerametleri kendilerinden menkul iki gece lambası yanıyor sanki kırmızı kırmızı ama, Ağustos güneşinin ışıldadığı gün ışığından buraya girince, insanın gözünün o ışığa alışması için zaman gerekiyor haliyle.. Şalterler de bir işe yaramaz çünkü bir kapağın arkasndalar, görmüştüm abim açarken. Ama bilmiyorum bile tam yerini. Hele bu karanlıkta hiç arayamam şimdi duvar duvar!..

Nefesimi tutmuş vaziyette sağ tarafa, müzik setinin durduğu kabine yöneldim, içeriye girdim ve şimşek hızıyla ordaki plak yığınının en üstünde duran long playi çıkardım kartonundan. Ellerim korkudan ve aceleden sağa sola çarpıyor ama sorun değil. Gözlerim de biraz alışmaya başladı nasılsa bu arada o karanlığa. Ve pikabın kendi ışığıyla net olarak seçebildiğim üst kısmından eski plağı çıkarıp, plak yığının üzerine fırlatıverdim ve taktım yeni plağı. İğneyi de oturttum üzerine...İşte çıtır çıtır dönüyor plak.. Boş kısmı tabii, müzik yok. Sesi de açınca biraz kaçabilirim artık burdan..

Ama ses düğmesini bulana kadar epey bir oyalandım ve bu arada plaktan müzik sesi çıkmamasına da şaşırdım. Durdurmak zorunda kaldım pikabı tabii. Kahretsin Sesi açık işte! Hatta nerdeyse sonuna kadar açık ama ses çıkmıyor. Nerelere dokundum ki acep diye aranırken bi baktım ses çıkış düğmesini kapatmışım. Elim çarptı herhalde bi ara..

Yaşasın! Sorun çözüldü.. Şimdi iğneyi tekrar plağın üzerine koymak ve artık burdan çıkmak lazım. Jet hızıyla iğneyi plağın üzerine yerleştirdiğim gibi çıkıverdim kabinden ve çıkış kapısına yöneldim. Tam elimi iki kanatlı kovboy kapısına uzatıyordum ki birden şu ses duyuldu tüm haşmetiyle ve ben baktım ki yerdeyim:

- ÖÖÖÖÖĞĞĞMMMMRRRRÜÜÜMMMÜÜÜÜÜ KOYYYYYDUĞĞUUUMMM KUMAAAAAR GİBİSİİİİİNNN!

Hani müzik falan başlasa bir derece! İnsan sadece bir anlık irkiliverir ve geçer değil mi?!! Ama müzik yok! Çıplak bir ses, hem de ayaz görmemiş güçlü bir ses haykıryor ve ilk harf uzunca ''ÖÖÖÖÖÖ'' diye çıkıyor!

Kara bahtım kem talihim!

Ben canavarın birinin tüm vahşetiyle bana ''ÖÖÖÖÖĞĞĞĞĞ'' diye bağırdığını sanırken, meğerim Bülent Abla'mızın bu şarkının girişinde şiir okuyası tutmuş. Ve şiir okurken de çok duygulandığı için, şarkı söylerken bağırdığı halinin iki katı bağırıyor! Sanki mikrofonsuz, hükümet erkânına kahramanlık şiiri okuyan ilk okul örencis! Pes yani!

Ben şimdi bunu anlamış durumdayım ve burda pek güzel de anlatıyorum ama, o anı hatırlayınız lütfen.

Zaten korkudan üç buçuk atar vaziyette, hem de kapı önünde yakalanınca bu sese, kendimi kaybediverdim. Resmen düştüm dizlerimin üzerine.. Ayağa kalkabilsem kalkacağım elbet ama nerdeeee?!! Dizlerimde derman yok ki! Yaprak gibi falan değil resmen zangır zangır titriyorum ve sürünmeye çalışıyorum kapının altına doğru ama kollarım da çekmiyor vücudumun ağırlığını. Sesi de açık bırakmışım bi güzel nerdeyse tam sonuna kadar! Bağırdıkça bağırıyor Bülent Abla.

Ben o arada biraz sürünmeyi başararak kapının kanatları arasından bir pelte yığını gibi akıverdim ön tarafa ve basamakların dibine ulaştım.

Ayağa kalkamıyorum.. Seslenemiyorum.. Çünkü Bülent Abla'nın güçlü sesi benim sesimi aldı götürdü! Hiç çıkmıyor ve tamamen sesimi yitirmiş durumdayım..

O ara iki üç basamak kadar sürünmeyi başardım ve bir baktım ki yukarda benim kurtarıcı kahramanlarım duruyorlar. Ağbim ve arkadaşı Yücel abi gelmişler.. Hem dönmem uzun sürdüğü için hem de müzik başlayınca ortalık gümbürdediği için koşuvermişler diskoya.. Beni öyle yerde, pelte kıvamında görünce çok korktular tabii ki. Yüzümün rengini sanırım anlatmaya gerek yok! Kanım var mıydı onu bile bilmiyorum açıkçası. Kaldıysa eğer, olan kısmı da donmuştu zaten o an!

Hemen yanıma koştular ve abim benim yanımda kaldı, Yücel abi de içeri koşup sesi biraz kıstı ve döndü hemen. İkisi de koltuk altlarımdam tutarak ayağa kaldırmaya çalıştılar beni ama nafile! Basamıyorum ayaklarımın üzerine.. Konuşamıyorum da!

''ığğmm'' ''mığğğğğ'' gibi garip sesler çıkıyor gibi ağzımdan ama çok az..Duyulması bile mümkün değil.. Baktılar ki ben basamayacağım, havalandırdıkları gibi beni bir çırpıda mutfağa, annemin yanına taşıdılar..

Anneciğim o halimi görünce çok korktu tabii kadıncağız ve hemen bana bir kaç yudum su içirmeye çalıştı.

Abartı gibi gelebilir ama, dişlerim bile öylesine kenetlenmiş ki, ağzımı açmam mümkün değil.

Biraz sonra, bir kaşık yardımıyla ağzımı açmayı başardı annem ve kaşığı dişlerimin arasına yerleştirdi.

Bir müddet hiç konuşamadım.. Bir kaç saatçık kadar!

Yani sözün özü, gerçek anlamda dilim tutuldu!

Zaten bizimkilerin sürüp sürebileceği keyif de bu bir kaç saatle sınırlı kaldı..

Çünküü.. Çünküüü..

Sonrasında benim dilime düşenin ve gevezeliğime maruz kalanın vay haline!

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

O kadar güldüm ki gülmekten ilk okuduğumda yorum yazamadım. Bugün de aynı duruma düşmemek için okumadan yorum yazıyorum. Neyse ki, kalıcı hasar bırakmamış. Konuşma yeteneğini tümden kaybedebilirdin maazallah :))) Sevgiler, selamlar...

Murakami 
 04.11.2007 14:28
Cevap :
Ev dışındaydım, geç yanıtlıyorum arkadaşım. Özür dilerim :)) Senin yorumun da ayrı bir blog kokusu taşıdı burnuma nedense :)) Kal sağlıcakla..  05.11.2007 20:17
 

oyle bir guldumki okuyorum okuyorum diyorumki kendi kendime bu arkadas bulent resmi koymus ama daha kendisi yok ortada sonuna kadar okuyunca jeton dustu gulmekten kirildim ya haha cok guzel gercekten anlatimizla sanki bende oradaymisim gibi hissettim bunu yanimdaki arkadaslarimada okumaliyim sevgiler saygilar hahah hala guluyorum ve birazdaha gulecegim kendinize iyi bakin

sekerpinari 
 02.11.2007 13:01
Cevap :
Benim ödüm patlasın, siz orda gülün! :))))) Şaka şaka..Her ne kadar korkutmuş olsa da bu olay, bugün beni de çok güldürüyor. Zaten milyonda bir biraraya gelebilecek ihtimalleri çakıştırmakta üstüme yok :)) Şaka gibi değil mi :)) Paylaşımınız için teşekkür ederim.. Kalın sağlıcakla..  02.11.2007 17:54
 

Yazarken yaşattığın keyfin, yakın hem de çok yakın zamanda izlerken de bizlere neşeli saatler geçirtmesini diliyor, istiyor, umuyorum...Amiiiiiiiiiiin...Özlemişim seni be Leyla.....

Tuğba 
 01.11.2007 13:48
Cevap :
Canım benim yaaaaaaaaaaaa :)) Yirim ben seni yirrrr.. Geçen gün çevrimdışı ileti olarak yazdıklarını aldım fekaaat online olduğumda sen araziydin bacım :)) Anlaşılan biz randevulaşarak buluşabileceğiz seninle msn de :)) Bu arada, bütüm iyi dileklerini hepimiz için aldım ve kabul ittim. Bir de ben sÖylüyorum işte: AMİİİİİİİN :))  01.11.2007 15:53
 

O iğneli değirmentaşı plak çalar bozuntusunun hengamesi,Bülentin böğürtüsüyle birleşince,sigortaları attırdı demekki.Şaka maka sen oralarda iyi talim yapmışsın da tevekkeli değil ağzın laf da yapar,bal da...A be kuzum.Salona koy bir gramafon.Koy plağı olsun bitsin.'Nostalji' olurdu.Hele sadece 'Taş plak çalınıyor,anıların müziği icra ediliyor' diye ünlenince müşteri de rağbetini artırırdı,fena mı? Selamlar.

Muzaffer Cellek 
 31.10.2007 21:37
Cevap :
İyi fikir(mişşşşşşşş).. Geçmiş zaman olur ki bir yazıydı yav. Bu nedenle artık uygulama şansımız kalmadı.. O zamanlar da aklımıza gelmedi ne yapalım.. İki gıdım aklım vardı zaten, onu da Bülent'ciğimize hibe eyledik gitti.. Haa.. Senin fikrini ama benim taşev restoranımda yaparız dostum.. Kal sağlıcakla..  31.10.2007 23:21
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 130
Toplam yorum
: 889
Toplam mesaj
: 10
Ort. okunma sayısı
: 2043
Kayıt tarihi
: 22.06.06
 
 

1969 İstanbul'unda açmışım gözlerimi bu dünyaya... Ege Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu, şimd..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster