Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

19 Şubat '20

 
Kategori
Kültür - Sanat
Okunma Sayısı
160
 

Köşeli bir gün

Köşeli bir gün
 
Gazanfer ERYÜKSEL
 
Bu sabah da her işgünü gibi aynı saatte uyandım. Çünkü çalar saatin sinir bozucu sireni mesai alarmı veriyordu. 
 
Elde çanta, piyadece kaldırım karolarını sayarak kentimizin istatistik bilgilerine saltanatını sürmenin keyfi ile esip savuruyordu. 
 
“Eski Mart da çıktı be ne ayaz”, diye alçak sesle düşünürken iki çocuk boş bir gazoz kutusunu paslaşa tekmelete okula gidiyorlardı. Boş gazoz kutusu benim önüme doğru gelince ikisine birden vücut çalımı atıp üstüne bastım. Aktif futbol yaşamıma son verdiğim lise birinci sınıfta bile böyle bir refleks yaptığımı hatırlamıyorum. Bayağı keyiflendim. Ayrıca çocukların ayakkabılarının aşınıp eskimemesi için yaptığım bu engelleme keyfimi katmerlendirdi. İki ailenin ekonomisine katkıda bulunmak, keyif katmerimin üçüncü katıydı.
 
Vatandaş dediğin benim gibi olmalı, diyerek göğsümü kabartıp gönenecektim ki ayazdan büzülen adalelerim beni engelledi. Böylesi durumlarda, “Şehirleri duman almış / Maskesiz gezme vatandaş” marşını ıslıkla çalmanın faydasını iyi biliri. Hemen marşı ıslıkla çalmaya başladım. “Hedef emektar masam ileri marş!” komutunu verdim kendime. 
 
Kendileyin bir garip derviş olan daktilomun beni özleyip özlemediği geldi aklıma. Masa ve daktilo derken yazı bütün görkemiyle karşı köşeden bana “sobe” diyordu.  Ben, “Kazan çömlek patladı” diye çığlık atmak istedim ama kaldırımdaki insan katsayısı hayli artmıştı. 
 
Ülkemizde yazarların mahpus damlarında konuk edilmeleri, sürgün vb. bahanelerle hava değişimine gönderilmeleri, işsiz kalıp sokakta volta atmaları kadim bir gelenektir. Ancak yazarlar yüksek sesle bağıramazlardı.
 
Yazı bir başka köşeden yine “sobe” diyor, ama bu kez hem dilini çıkarıyor, hem de nanik yapıyordu. Bu eylem, tam bir ağır tahrik ve vahim bir kışkırtmaydı.
 
Şu hususu açıkça söylemeliyim ki “yazı” denen buluş, insanlığın başına fes, fesine püskül, mezarına sümbül olmuştur. “Bana ne gerek sütlü börek” diyemeyen bazı gafiller, yaza-yaza dünyanın çivilerini çıkartmışlardır. 
 
Bre gafiller, siz dünyanın çivisini çıkartmaya çalışırsanız başınıza neler gelir, bilmez misiniz? 
Bu yazar taifesinin tarih bilinci, sıfırın altında seyreden bir ısıda olup kanları donmuştur. Yoksa sabahın çat ayazı mı bunları düşündürüyordu bana? Hayırlara vesile!
 
Lâmı çimi yok, yazarlar yazıyordu da okuyorlar mıydı? İşte bütün mesele… Okumayan yazarların ilham perileriyle olan cismani, ruhani ilişkileri başlı başına bir nehir roman olabilirdi.  
 
Yayalara kırmızı ışık yandı. Çaresiz bekliyorum. Ellerinde simit, poğaça, börek paketleriyle kamu çalışanları sağıma soluma birikmeye başladılar. Oldum olası kalabalıklar sıkar beni. Trafik ışıkları yüzünden karıştım kalabalığa. Ne olurdu, kavağa çıkan balık olaydım…
 
Şiirimizde Reihter ölçeğine göre yedi şiddetinde deprem yapan Orhan Veli, “Rakı şişesinde balık olsam” demiştir. Araştırmacı yazar olmak bambaşka bir boyut sevgili okurlarım. Şekil A, şiir B’de görüldüğü gibi Orhan Veli yüzen bir şairidir. Eğer yüzme bilmeseydi hiç, “rakı şişesinde balık” olmak ister miydi? Ayrıca, hem hayatın sulu bir ortamda, denizlerde başladığına gönderme yapmakta, hem de insan vücudunun 2/3’ünü oluşturan suyun bizi nasıl kendine çektiğini analitik bir düzlemde betimlemektedir. 
Bütün bunlar iyiydi, hoştu da benim balık olup kavağa çıkmak istemem ne menem bir aykırılıktı? Edebiyat tarihimizi yazacak olanların Allah yardımcısı olsun. Benim yazı ürünlerimi çözümlemek her tarihçinin, her eleştirmenin becerebileceği bir iş değil…
 
Kırmızı ışık, pis pis sırıtmaya başladı. Acaba diyorum, birisi trafik canavarına karşı eylem yapıp, ışıklı direğe dalında kızarmış bir sırık domatesi mi bağladı? Olmayacak bir şey değil, derken bizim köşe yazısı ışıklı direğin tepesinden bana el sallayıp, yine nanik yapıyordu. 
 
Sabah mahmurluğu, çat ayaz, yeşil ışığı beklemenin gerginliğinde dünyanın çivisinin çıkması için teknik, lojistik eylemler düşünmeye başladım.
 
“Hangi çiviler çıkmazlardı?” sorusunu bulup rahatladım. Evet, paslı çivileri yerinden sökmek her baba yiğidin harcı değildi. Amma ve lâkin yağmurun düzenli yağmadığı, nem oranı düşük, özellikle deniz kıyısında olmayan yerlerdeki çiviler nasıl bir yöntemle ıslatılacak ve paslandırılacaklardı?
Bu konuda üniversitelerimiz doktora ve doçentlik tezleri hazırlatabilir, araştırma enstitüleri kurabilirlerdi. Yüce Meclisimizde araştır/ma-ma komisyonları kurularak dış geziler yapılır ve ilmi raporlar hazırlanabilirdi. Seçkin vakıflar ve dernekler açık oturumlar, paneller düzenleyerek dünya çivilerinin paslanması için herkesi bilinçlendirebilirlerdi. Bakanlar Kurulu’nda çivilerin paslandırılmasından sorumlu bir Devlet Bakanı olması artık kaçınılmazdı. Bakanlar Kurulu bu konunun kaynak ihtiyacı için bir fon oluşturmalıydı. Fon oluşana kadar giderlerin örtülü ödenekten karşılaması ise tek çözümdü. 
Ayrıca,  Birleşmiş Milletler Teşkilâtı’na 29 Şubat’ın “Dünya Çivilerinin Paslandırma Günü” olması için Dışişleri Bakanlığı bir öneri getirmeliydi. 
 
Bütün bunlar ses ve ışık hızıyla düşünülüp hayata geçirilmek üzereyken ya dünyanın çivisi çıkarsa ne olurdu? Acaba sigortacılık mevzuatında da bir düzenleme yapılmalı mıydı? Küresel düşünürsek, paslanmaz çivi üretimi IMF ve Dünya Bankası’nın da katkılarıyla engellenmeliydi. Böyle durumlarda elini çabuk tutmak, saksıyı sulayıp çiçekleri kurutmamak hayati bir önem taşıyordu.  
 
Ve sonunda sarı ışık yandı. Yaya geçidinin ağzında bekleşen kalabalık kıpırdandı. ”Buldum…” diye bağırmış olmalıyım ki simit, poğaça ve börekli kalabalık hep bana bakmaya başladılar. Önce büyüyen bir korku vardı gözlerinde… Sonra bir acıma ve dudak büküş aldı korkunun yerini. Büyük bir olasılıkla kendi durumlarına şükrediyorlardı. 
 
“Köpeklerinizi gezdirirken sevimli hayvanlarınızın doğal ihtiyaçlarını dünyanın çivilerine yaptırınız” dedim. Kalabalık birden bire etrafımdan uzaklaştı. Acaba, yanlış bir şey mi söyledim, derken be göreyim yeşil ışık yanmış, ben hâlâ dünyanın çivisiyle uğraşıyorum.
Koşar adım caddeyi geçtim. Dünyevi bir meseleye katkıda bulunmuş, felsefi boyutları da olan bir buluş yapmanın keyfi ile çat ayaz kafa kafaya vermiş toslaşırken bizim köşe yazısı çanak antenlerin birine tünemiş hâlâ bana el sallıyordu. 
 
Bu yazım yayımlandığı anda ülkemizde ve dünyada köpek satışlarında bir patlama olacağı ekonomik bir gerçeklikti. Dünyanın sayılı üniversiteleri tarafından “fahri doktor” unvanı ile ödüllendirilmeme ramak kalmıştı. Köşe yazarlığına ek olarak özel TV kanallarından yorumculuk önerileri gelecek, açık oturumlara telif ücreti almadan katılmayacaktım.
 
Köşeli yazılar yazmak her kula nasip olmazdı zaten. Köhne bir köşkün köşesini dönüp kendimi sözcüklerin akışına bıraktım.    
 
 
 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 116
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 254
Kayıt tarihi
: 16.12.15
 
 

1952 Yılında İstanbul'da doğdu. Pertevniyal Lisesi'ni ve İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akad..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster