Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

28 Kasım '06

 
Kategori
Eğitim
Okunma Sayısı
693
 

Kötü eğitim -4

Kötü eğitim -4
 

Sorun, okul binasını görünce yaşadığım büyük şoktu. Elimdeki kayıt rehberinden adresi bulup yıpranmış bir tabelanın siyah zemini üzerine sarı harflerle yazılmış "TC ..... Üniversitesi Basın-Yayın Yüksekokulu" ibaresini görünce biraz endişelendim ama bir yandan da oranın okulun sadece kayıt işlemlerinin yapıldığı bir bölümü olduğunu düşündüm. Tabelayı görmeme rağmen o endişe ve umutla çevrede binanın kapısında duran birine kağıdı gösterip, "bu adres burası mı?" diye sordum. Saçma bir soruydu ama benim yerimde kim olsa sorardı. Yüzüme acır gibi bakarak "evet, burası" dedi. Okulun öğrencilerinden biriymiş. Kayıt yaptıracağımı söyledim, sağolsun başvuracağım yeri tarif etti.

Kayıt işlemlerimi bitirip dışarı çıktım. Binanın tamamını görebilecek bir noktaya kadar geri çekilip yeni okuluma tekrar baktım. Apartmanla fabrika binası arası bir şeydi. Dik bir yokuşta, cephesi gri boyalı, bahçesiz sıradan bir bina. Kapıdaki öğrencileri ve tabelayı dikkate almadan önünden bin defa geçseniz oranın bir okul, hem de üstelik bir yüksekokul binası olduğunu asla anlayamazdınız. Zaten bir tekstil fabrikasının en üstteki üç katı kiralanıp okul binası olarak kullanıma açılmıştı. Alt katlardaki fabrika harıl harıl çalışıyordu. Girerken adres sorduğum öğrenci hâlâ oradaydı. "Okulun esas binası burası mı, burada mı ders göreceğiz" diye sordum bu kez. "Evet" dedi bıkkın biçimde. Aynı soruyu benden önce birçok kişi sormuş olmalıydı. Net bir "cehenneme hoş geldiniz" edası vardı cevabında.

Zamanında o oranın öğrencisi olup da bu yazıyı okuyanlar hangi okul olduğunu hemen tahmin edeceklerdir ama bu diziye başlarken kişi ve kurum ismi vermemek gibi bir kararım vardı. O yüzden ismini vermeyeceğim. Zaten şimdi eski yerinde değil.

Taşra kentlerinden sınava girip İstanbul’daki üniversitelerden birini kazanan hemen her öğrencinin kafasında İstanbul Üniversitesi’nin Beyazıt’taki merkez kampüsünün tarihi ana giriş kapısı canlanır. Hani paraların üzerinde bile resmi olan kapı... Kazandığı okulun İstanbul Üniversitesi olmadığını bildiği halde en azından kendi okulunun da benzer çapta bir üniversite kampüsü olabileceğini ümit eder. Elbette ben de bu konuda herkes gibi düşünüyordum. Lakin şimdi karşısında inanmaz gözlerle baktığım bina, üniversite kampüsü zenginliği ve gösterişi bir yana, normal bir yapı olarak bile hiçbir mimari orijinaliteye ve estetiğe sahip değildi. Karton bir kutuya pencere yerine delikler açıp oraya öylece bırakmışlar gibiydi.

Sanki lisedeki okul konusundaki kötü talihimin kâbusu kaldığı yerden yeniden başlamıştı. Hayal kırıklığım öylesine büyüktü ki, o okulu orada öylece bırakıp hemen Antep’e dönmek istedim. Hatta otobüse falan bile binmeden, ta memleketime kadar koşa koşa geri dönmek!.. Ama yapamazdım. O kadar hengâmeden sonra tekrar yıl kaybedemezdim. Kaderime razı oldum.

Tabii okulla ilgili sorunlar sadece binasının yetersizliğiyle, benim sorunlarım da sadece okulla sınırlı değildi. İstanbul’da bir an önce barınabileceğim bir yer bulmak ve aynı zamanda hemen okul dışında çalışıp para kazanabileceğim bir iş aramak zorundaydım. Geçici olarak bir akrabamın kaldığı bekar evine yerleştim. Bu arada okul açıldı, dersler başladı. Ancak bütün öğrencilerin okul binasını ve sınıfları görmeleriyle başlayan hayal kırıklığı okulu tanıdıkça daha da artıyordu. Üst sınıflardaki öğrencilerin bıkkın ve ümitsiz hali hemen bize de yansımıştı. Dersler tatmin edici değildi. Uygulamalı ders hem hiç yoktu. Oradan mezun olsan bile işe girme ihtimalin bahçende altın madeni bulma ihtimaliyle aynıydı. Derslere devam zorunluluğu sadece kâğıt üstündeydi. Gazeteciliğe heveslenip orayı tercih eden hali vakti yerinde kolej mezunu bazı arkadaşlarımız sabah okula diye geliyor, tam içeri girecekken kapıdan geri dönüp hemen yandaki kafeye giriyorlardı. Akşama kadar çay, kahve, tavla ve eve dönüş. "Ay, okul çok banaal" nidaları duyardık bu arkadaşlarımızdan sık sık! Haksız da değillerdi...

Hal böyle olunca öğrencilerin çoğu da derse girmek yerine direkt alt kattaki kantine yöneliyor. Orada bir bölümü manita muhabbetlerine bir bölümü de siyasi çalışmalara yöneliyordu. Malum, "boş duran dimağlara zararlı fikirler üşüşür"! Evet, “politize okul laneti” yine peşimdeydi. Onca fakülte arasında bula bula yine dönemin en politize okulunu bulmuştum. Oysa ÖYS sınavında aldığım puan ODTÜ’nün bazı bölümlerini kazanmama yetiyordu. Okulda asıl faaliyet kantindeydi. Birçok öğrenci o kantinden mezun olma yolundaydı. Boykotlar, gösteriler, YÖK’ü kınama eylemleri, gruplar arası kavgalar yerli yerindeydi. Sanki benim lisem, binası ve öğrencileriyle birlikte Antep’ten kalkıp İstanbul’a taşınmıştı. Burada bir parantez açıp bir öğrenci olarak o siyasi eylemlerde dile getirilen taleplerin çoğuna katıldığımı belirtmek istiyorum. Çoğu haklı taleplerdi. Onları o fikirleri savunuyorlar diye kesinlikle suçlamıyorum. Benim derdim bu tür eylemlerin öğrenimin temel amacını ve özgürlüğünü engellemeyecek bir tarzda yapılmasıydı. Yani "önce öğrenci, sonra eylemci" olmak gerekiyordu. Ama tam tersi oluyordu hep ne yazık ki...

Bütün bu olumsuzluklar birçok öğrenci gibi benim de okuldan soğumamı beraberinde getirdi. Bir yandan da müzmin parasızlığım devam ediyordu. Oysa oraya ne heveslerle gelmiştim... O tablo karşısında, hem devam zorunluluğu olmadığı hem de geçinmek için çalışmak zorunda olduğumdan ben de okulu boş verip inşaatçılık mesleğime geri döndüm. Bir kenar semtte tek odalı bir gecekondu kiralayıp yerleştim. Yine de fırsat buldukça derslere ve tabii mecburen vizelere giriyordum. Öyle böyle derken sonunda okulu bitirdim. Orada ne öğrendim? Çok az şey…

Okul bitti. Peki çile bitti mi? Maalesef... Bir iletişim fakültesi mezunu olarak iş aramak dünyadaki en umutsuz çabalardan biridir. Hele bir de erkekseniz; yaşınız otuzlara yaklaşmışsa; kara kuru bir Anadolu çocuğuysanız ve güçlü bir ekip içinde yer almıyorsanız Allah yardımcınız olsun. Düşünün, ülkede bu okullardan mezun olan öğrencilerin çalışabileceği gazete, dergi, televizyon, radyo vs sayısı belli. Bunların kadroları zaten dolu. Üstelik buralarda çalışacakların iletişim fakültesi mezunu olması gibi bir koşul yok. Her gün yeni elemanda alınmıyor. Buna karşılık yirmiye yakın iletişim fakültesinden her yıl en az iki-üç bin kişi mezun olup iş aramaya başlıyor. Nerede, nasıl bulacaklar? Yazık değil mi bu okullar için harcanan kaynağa, toplumsal enerjiye?

Bana gelince: Valla yine büyük bir tesadüf sonucu ve okuldan mezun olduktan epey bir süre sonra bir işe girdim. Maddi sorunları bir nebzecik aşabildim. Şimdilik öğrenim gördüğü alanda çalışabilen "şanslı" azınlıktan biriyim. Ama bu işte ne zaman ne olacağınız hiç belli olmaz. O yüzden “şimdilik” kaydını koyuyorum. Bu da bize bir kumar makinası gibi çalışan eğitim sisteminin armağanı işte. Artık ne çıkarsa bahtına...

Bittiii. Aslında bitecek gibi de değil de daha fazla yormayayım sizleri..

Yav hazır başlamışken bir de şu gazeteciliğin sorunlarına mı el atsam acaba!!! Şaka şaka!...

Tek blog niyetiyle başlayıp sonradan diziye dönüşen yazımı tahammülle okuyan bütün okur-yazar arkadaşlarıma sonsuz sabırları için çok teşekkür ederim.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Eğitimle ilgili üç yazınızı da okudum. Üniversiteler, kişinin belli bir konu üzerinde araştırma yapıp o konu hakkında bilgi edinebileceği kurumlardır. Ama bizim ülkemizde üniversite meslek sahibi olmak için bir araçtır. Başarmak azim ister; azim ise irade. Siz bu yolda ilerlemişsiniz. Ayrıca, kolejli arkadaşlarınızla ilgili aktardığınız küçük anı beni üzdü. Ben bir TED kolejliyim ve hiç bir zaman dersi asıp aylak aylak gezmedim. Bir kasa elmanın içinden hem sağlam hem de çürük elma çıkabilir. Elinize aldığınız ilk elma çürük diye kasanın içindeki bütün elmaları çöpe atamazsınız.

kumrusu 
 23.07.2007 18:15
Cevap :
Efendim ben orada kolejli arkadaşlara bir eleştiri yöneltmedim. Okulumuz bizi tatmin etmediği gibi kolejli arkadaşları hiç tatmin etmezdi onlar da o yüzden soğumuştu okuldan. Haşa, ben o arkadaşlara çürük elma falan diyemem. Epey eskilerde kalmış bu yazımı okuyup değerlendirdiğiniz için çok teşekkür ederim. Sevgiler, selamlar...  23.07.2007 21:16
 

Oh be, nihayet yorum yazabiliyorum. Ne kadar uzun süre geçmiş yazmayalı. Biliyorum, görev değil, zorunluluk değil ama yazmak isteyip yazamamak, rahatsız olan. Gelelim önemli bölüme. Hepimizin, okul yıllarımızı düşündüğümüzde ortak noktalar bulduğumuz, benzer sıkıntılar, sevinçler yaşadığımız, milyonların hislerini şarkı yaparak anlatan sanatçıyı dinlerken, ''beni anlatmış'' dediğimiz bir yazı dizisiydi. Heyecanla, merakla, ilgiyle takip ettim. Senaryo yazma işini düşünmek planlar arasında bulunsun derim.gündemde yer alanlardan kaliteli, gerçeği birebir yansıtan çalışmalar ortaya çıkacağından da eminim. Övgü için yazmıyorum, samimiyetle belirtirim. Çok güzel, akıcı, keyifli, bir yazıydı. Devamını da bekleriz. Sevgi ve selamlar.

Tuğba 
 01.12.2006 0:49
Cevap :
İhmalin zaten gözümden kaçmamıştı sevgili Tuğba :))) Teşvik edici, güzel değerlendirmelerin için çok teşekkür ederim. Verdiğim emeğe değdi. Sevgiler, selamlar...  01.12.2006 9:53
 

ben güzelim odtü kampüsünden bahsetmeye utanıyom valla. çünkü gerçekten de üniversite, bilim yuvası, kampüs herşeyin en alası olan bir yerde okumuşum. işte bu yüzden dünyaya bir daha gelsem yapmayacağım bir meslek de olsa yine odtüde okumak isterdim:)) odtüyü seçmemiş olmana üzüldüm. herneyse bu arada bence tefrika şeklinde devam etsin bu deneyimler, anılar yazıları. çünkü hem ilginç hem düşündürücü hem düşündürürken güldüren-diyemiycem-ama düşündürürken öğretici oluyo. sevgiler.

Başak ALTIN 
 29.11.2006 18:43
Cevap :
Gaziantep Üniversitesi de önceden ODTÜ'ye bağlı bir kampüstü, ancak bizden önce ayırıp bağımsız bir üniversite yaptılar. Oranın kampüsü de nefistir. Evet, en büyük pişmanlıklarımdan biri tercih formunda ODTÜ'yü alt sıralara yazmış olmamdır. Ama Ankara'da daha fazla barınma ve geçinme sıkıntısı çekeceğimi bildiğim için biraz da zorunlu bir tercihti bu. Sevgili arkadaşım, bu diziyle ilgili tüm yorumların için çok çok teşekkür ederim. Yorgunluğuma değdi. Çok selam...  29.11.2006 20:13
 

Yazdıklarınızı okuduğumda, fakülte yıllarım geldi aklıma...İlk 3 sene, kampüs ve yeni hastanemiz bitmediği için, acayip bir bina ve çevresinde prefabrik (her yağmurda çatısı akardı) dersliklerde eğitim gördük..Politik vaadlerle , heryere altyapısız ve kadrosuz fakülteler kondurup, sonra da öğrencilerden üstün bir performans beklenmesini anlamak çok zor...Yazı dizinizi alnınızın akıyla bitirmenizden dolayı sizi tebrik ediyorum..Sevgi ve selamlar:) Not:Yeni fotoğrafınız blog camiasına hayırlı ve de uğurlu olsun sayın hocam:)))

Yeşim Özdemir 
 29.11.2006 11:39
Cevap :
Sevgili Eylül, bu kadar uzun bir yazıyı sabırla takip edip okuyabildiğiniz için asıl ben sizleri tebrik ederim. Anlaşılan çoğumuz benzer okullardan geçmişiz. Zaten "kötü eğitim" başlığını da o yüzden seçtim. Not: Fotoğrafım hakkında söylediklerin için ayrıca teşekkür ederim. Alnımdaki parlama sizi yanıltmasın; o ışık dışardan değil kafamın içinden yansıyor :)))))  29.11.2006 13:40
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 431
Toplam yorum
: 4967
Toplam mesaj
: 287
Ort. okunma sayısı
: 3669
Kayıt tarihi
: 30.06.06
 
 

Anahtar kelimeler: Antep, İstanbul, Haziran, İkizler, Beşiktaş, MÜ İletişim Fakültesi, Gazetecilik. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster