Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Nisan '08

 
Kategori
Sosyoloji
Okunma Sayısı
725
 

Kötüyüz biz kötüyüz

Kötüyüz biz kötüyüz
 

“TV’lerde bir çamaşır suyu markasının reklâmı kullanılırken mikroplardan biri olanca sevimli bir kötü tiplemesi ile “Kötüyüm Ben Kötüyüm” diye şarkı söyleyip biz insanları hasta etmesiyle övünüyordu.

Bu ülkenin yerli olma kompleksi ile dolu, kendi toplumundan utanan-ne ilginç ki solda yer alan-aydınları bir kez daha sahne aldılar. İtalya’dan çıktığı barış yolculuğu esnasında Gebze’de tecavüze uğrayan ve öldürülen Pippa Bacca’nın ardından ailesinin olanca samimiyeti ile “bu tür kötü insanlar her yerde var” diyen tavrına karşı bir grup solcu aydının “yoooo olur mu öyle şey canım, hayır biz en sapığız, bizim erkeklerimizin tümü tecavüzcü coşkundur, biz çok kötü bir toplumuz, ahhg kendimizden utanıyoruz, aşağılık bir toplumun mensubu olduğumuz için bize bu nezaket fazla canım” anlamına gelecek bir aşağılama ayinine büyük bir coşku ile katılması doğrusu insanı sinir edecek düzeydi.

Elbette kendimizle hesaplaşmak, içimizden bazılarına reva görülen olumsuzlukların üzerine gitmek, bunların üstüne gidilmesini istemek, Hürriyetin Bacca’nın ailesinin bir iyi niyet jesti ve olanca nesnellik içinde sarfettiği sözü Türkiye’nin Avrupa karşısındaki imaj hesaplarına alet eden tavrına kızmak gerekliydi. Eleştirel bir akılcılık adına bunu solun üstlenmesi de anlaşılabilir bir şeydi ama bu hesaplaşmanın dilini bir aşağılama ayinine dönüştürmek ise ancak bizde olabilirdi.

Sürgün ve Marjinalden Engizisyon Rahipliğine

Edward Said hayli ünlenmiş ve bizde de epeyi ilgi gören Entelektüel isimli kitabında Entelektüel’in, toplumun iktidarı da dâhil tüm iktidarlara karşı vicdanı dışında bir otoriteye boyun eğmemesinden dolayı, görevinin İktidarın yüzüne hakikati söylemek olduğunu belirtir. Said aynı kitabında vicdanından dolayı bağımsız olabilen entelektüelin, toplumdaki yerleşik kalıplara körü körüne bağlılık duymak değil, özgürleşmek sorununu dikkate alan bir eleştirellik gibi bir sorumluluğu olduğunu hatırlatır.[1] Kitabın alta başlığından da anlaşılacağı gibi Said açısından entelektüel, vicdanından doğan hakikatlerden dolayı başka bir hakikate boyun eğmeyen bir yalnızdır. Yalnızlığı onun özgür olmasını, yerleşik kalıplara karşı mesafeli duruşunu sağlar. Tam da bundan dolayı entelektüel İktidarın Yüzüne Hakikati Söyleme cesaretine sahiptir. Deyim yerinde ise onun hiç kimseye müdanası* söz konusu değildir.

Ancak Said aynı kitapta Entelektüelin topluma konuşmak gibi bir sorumluluğu olduğunu da belirtir ve topluma tepeden bakan aydın tipine de eleştiri getirir. “Evet, yalnız başına konuşur entelektüel, ama ancak kendisini bir hareketin gerçekliğiyle, bir halkın özlemleriyle, müşterek bir idealin peşinde hep beraber koşanlarla birleştirdiğinde yankı bulur sesi”[2] sanırım Türkiye’de giderek daha fazla amatörlükten akademik bir profesyonelliğe doğru kayan, bu nedenle de toplumu kendi çevresinden ibaret sayan ve sesinin de yoksullar, ezilenler vb aydınla buluşmaya en çok gereksinim bulanlar arasında değil de Beyoğlu barlarında, gazete mahfillerinde, ya da öz uzman dergilerde çıkması sonucu giderek daha fazla toplumdan soyutlanan, sürgün, marjinal, yabancı olmayı da bir tür münzevi yüceliş gibi gören aydınlarının, Said’in bu uyarırlarını dikkate almasında sonsuz fayda var.

Çoklukla bir takım değerlendirmelerini ben de pek benimsemesem de sol aydınlara genellikle iyi bir ders veren Nuray Mert’in şu saptaması çok anlamlı olsa gerek.

“Bu ülkenin aydınlarının gözünden baktığınızda, kalabalıklar 'ümitsiz vaka'. Kalabalıklar; milliyetçi, linççi, zenofobik (yabancı düşmanı), demokratik kültürden uzak, şiddete yatkın, vs. O kadar ki, insan bu sıfatları alt alta getirdiğinde sokağa çıkmaya korkar”[3]

İslamofobi Hangi Bara Düşer Usta

Bacca’nın uğradığı menfur saldırı sonrası gösterilen aşağılama ve hatta batı karşısında aşağılık duygusunun teyidi anlamına gelecek davranışlar hiç kuşku yok ki bunlardan ibaret değildi. Islama karşı duydukları nefreti ilericilik sanan bir grup dandik solcu da tecavüzün İslam’dan kaynaklanan bir şey olduğunu söyleyecek kadar ileri gittiler. Marks’ın din eleştirisindeki eleştirel incelikleri pozitivizmin kaba maddeciliği ile karıştıracak kadar bilgi ve anlayış fukarası bu kesim için İslam’ın buradaki kabahati iki olgudan doğmaktadır. İslam cinsel baskı yaratan bir ahlak anlayışı yaratması ve ataerkil bir din olması nedeni ile tecavüz olgusu karşısında teşvikçi konumuna sahip bir din. Bundan dolayı da pek çok tecavüz vakası kayda geçemediğinden aslında bizdeki tecavüz oranları Batıdan daha fazla, batı da daha yüksek görünmesinin nedeni ise-ki bazıları batıdaki ırkçılarla aynı dili konuşacak kadar faşistleşerek, tecavüzcülerin çoğunun Müslüman göçmen olduğunu söyleme utanmazlığını gösterebilmekteler-batının her şeyi kayıt altına alan bir şeffaflığa sahip olması.

Öncelikle batıda da güvenlik birimleri ellerindeki istatistiklerin yeterli olmadığını, rakamların aslında daha yüksek olduğunu, bu olay sonrası pek çok kadının yaşadığı utanç ve kirlenme duygusunu içeren duygusal yaralanma nedeni ile resmi kurumalara başvurmadığını belirtmekteler. Yani kutsadıkları batı onları doğrulamamakta. Daha yeni İtalya da-ki AB suç istatistiklerine baktığımız zaman kuzey Avrupa’daki suç oranları, Güneyden daha yüksektir-bir Arnavut göçmenin birlikte eğlenmeye gittikleri Faslı bir kadına tecavüzünün ardından istatistikler açıklandı. NTV’de yayınlanan bu habere göre İtalya’da tecavüz oranları giderek yükselmekte. Yetkililer yansıyan rakamların aslında gerçeği tam yansıtmadığını, aslında oranların çok daha yüksek olduğunu belirtiyorlar. Avrupa ile kıysalmalı bir takım oranlar vermek gerekirse Türkiye’de her 1 milyon kadından 25'i tecavüze uğrarken, bu oran Estonya'da 4 bin 636, Kanada'da 2 bin 673'ü, Avustralya'da bin 991, ABD'de 968, İsveç’te 499, Fransa'da 271, Danimarka'da 218, Yunanistan'da ise 58. Bu oranlar elbette yapılanı aklamaz.

Eğer içinde yaşadığjmız toplum iki yüzlü sahte bir muhazkarlığı benimsemek yerine gerçek muhafazakârlar olsaydı bir kişi bile böylesi iğrenç bir olaya maruz kalmışsa utanç duyar, bunun olmaması için elden geleni yapardı. Ama erkeklere torpil geçen kültürel değerleri böyesi bir muhazakarlığı değil sadece kadınlara dönük bir ahlakçılığı içeren sözde muhazakaralığımız tecavüzcüleri yerin dibine sokmuyor. Bu rakamları veriş nedenime gelince-tecavüz gibi insanın kanını donduracak bir şey karşısında olayı İslama bağlama gibi akla ziyan girişimler olmasaydı rakamların soğuk diline hiç başvurmazdım. İslam hakkında en ufak bilgisi olan herkes bilir ki tecavüz zinaya girer ve fıkıhtaki cezası da ölüme varacak kadar serttir. Bunu bir koca yaptığında ise fıkıhçılar-daha iyi bilir ama-bu eyleminden dolayı o koca eşinden boşatılır. Yani İslam bu olayı hiç ama hiç hoşgörmez. Dolaysıyla türkiyede bu vakaların giderek artmasının dinle bir ilgisi yok.

İkincisi cinsellik konusunda kendini tutmayı yücelten ve cinselliği sadece evlilikle meşru görenahlaki tutumu ile tecavüz arasında hiç bağlantı yok. İslamcı muhazakarlığı bir çok bakımdan eleştirebilriz ama bunu ona ait olmayan şeylerle yapmanın eleştgiriyle değil dine karşı ancak hınç düzeyinde bir nefret ile bağlantısı olabilir. Dediğim gibi dinin bu olgu ile ilgisi yok, tersine eğer bir istatistik araştırma yapılacak olsa cinsel özgürlük olgusu sonrası bu tür olayların daha çok artış göstermiş olduğu açığa çıkar. Kaplı toplumlarda bu tür olaylara daha az rastlandığı pek çok sosyolojik araştırmada belirtilmiştir. Bu yazdıklarımla elbette toplumumuzdaki çifte standartlı, iki yüzlü ahlak anlayışın aklamıyorum. Ama bunu yapacaksak konuya sadık kalarak yapalım. Çünkü din evlilik öncesi cinsel ilişkiyi kadın erkek ayrımı yapmadan herkese yasaklıyor.

Kısacası bu ülkenin ciddi bir aydın sorunu bulunuyor, çünkü kendi toplumundan nefret eden, kendi kültüründen iğrenen böylesi bir aydın olsa olsa bizde olur. Aydın sorun ile hesaplaşmayı elbette bu yazı ile sınırlı tutmayacağım, tersine hesaplaşmayı devam ettireceğim.

[1] Edward Said, Entelektüel, Sürgün, Marjinal, Yabancı, S:53 Çev. Tuncay Birkan, Ayrıntı Yayınları 2004 (ikinci baskı)

* Müdana: Kendini bir şekilde borçlu hissedecek duruma düşürmemek, kendi ayakları üstünde durmak, kimseye açıklama yapma gereği hissetmemek.

[2] Said, age s:105

[3] Nuray Mert, 'Kötü çocuk Türk'

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 44
Toplam yorum
: 40
Toplam mesaj
: 17
Ort. okunma sayısı
: 788
Kayıt tarihi
: 06.06.07
 
 

Sosyoloji ile ilgili olarak Birikim, Üç Ekoloji, Birgün Gazatesinde çeşitli yazılarım çıktı. Ayrı..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster