Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Temmuz '14

 
Kategori
Spor Eğitimi
Okunma Sayısı
152
 

Köy Enstitüleri ruhu

Köy Enstitüleri ruhu
 

“Mahmut Makal kimdir?”                                                                                                                         diye sordu bir yurttaş:                                                                                                                             bilmem nasıl anlatsam                                                                                                                                                                                   size o alpereni  şu ülkede namuslu üç-beş yazardan biri.                    

                                               ( H. E.)

Kayınbiraderim Eday, (Adnan Özügeldi) torunu Mert’le konuğumuz oldular geçen ay, bahçemizde.

Mert, henüz on yaşında bile değil… İlk 4’ü bitirdi, ikinci 4’e başlayacak. Yorulmak nedir bilmeyen, müthiş enerji dolu bir çocuk… Futbol âşığı… Daha doğrusu futbol delisi…

Çöp gibi incecik bir çocuk ama siz onu futbol oynarken görün bir de. Kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyor topla. Yorulmak nedir bilmiyor. Koşuyor sürekli. Top nerde, o orda… Sabahtan akşama kadar… Biliyorum; görmeden inanmak zor. Abarttığımı sanmayın sakın.

Mert, “İlle de beni Galatasaray Futbol Okuluna götürün” diye tutturunca ilkokul 3’te, mecbur kalırlar; dediğini yapmaya. Ve bizim kayınbirader, her cumartesi ve pazar, torunuyla birlikte GS Florya Tesislerine taşınır iki yıl.  Mert’e yetmez ama antrenörlerle bir saatlik koşturma. Oradan haydi Topkapı’ya…

Mert’in İbrahim Alaattin Gövsa İlkokulu oradadır çünkü. Dolayısıyla, sınıf arkadaşları da hep o çevreden… Dört gözle beklerler Mert’i… Akşama kadar koştururlar neşeyle. Maç üstüne maç yaparlar, iddiasına.

Dede nasıl da mutlu!  “Mert’i arkadaşlarıyla maç yaparken görmelisin. Fırtına gibi… Bir bakarsın, kendi kalesi önünde, bir bakarsın karşı kalede…” diye anlatıp durdu, gururla.

Hele heleyere göğe sığdıramadı öğretmenini. Öğrencilerini seven, çalışkan mı çalışkan bir hanımmış. Öğrencileri götürmediği müze kalmamış. “Doğduğumdan beri İstanbul’dayım.Üç yıl öncesine kadar hiçbir müzeye gitmemiştim. Mert ve öğretmeni Gülay Hanım sayesinde görmediğim müze kalmadı. Topkapı Sarayını da, Dolmabahçe Sarayını da… Belgrad Ormanlarını, Sabancı Müzesini de…” diye anlattı da anlattı.

Hayret değil mi? Ben soyu çoktan tükendi sanıyordum; demek ki, binde bir de olsa, böyle öğretmenler de var hâlâ!

Sonra efendim, bu öğretmen, hiçbir hediye kabul etmezmiş. Ne öğrencilerden, ne velilerden… Sözgelişi Öğretmenler Günü’ndebaşka öğretmenler yüzüklere, bileziklere, kolyelere hayır demezken, Gülay Yeniay hanım çiçeğe bile evet demezmiş.

Nasıl ki, her insan çeşit çeşitse, öğretmenler de çeşit çeşit kardeşim! Fabrika ürünü değil ki onlar, hepsi bir boyda, bir karakterde olsun!

Bakın, ne geldi burada aklıma:  14. Padişah 1. Sultan Ahmet, hocası Aziz Mahmut Hüdai’ye bir hediye gönderir. Ama “Hoca” bunu kabul etmez. (“Senin aklın alıyor mu bunu Hüseyin Erkan? Padişah hediye gönderecek de hoca bunu kabul etmeyecek! Sıkar biraz!” deseniz de, izin verin; ben sonunu getireyim öykünün.)

Padişah bu kez, aynı hediyeyi, yine o dönemin ünlü hocalarından  Abdülmecit Sivasî’ye gönderir. O, teşekkürle kabul eder. Konuyu bilenler, padişahın aynı hediyeyi Mahmut Hüdai’ye gönderdiğini ama O’nun kabul etmediğini söylediklerinde, “Hüdai Hazretleri bir karga değildir ki, leşi kabul etsin” der.

Aynı kişiler bu kez Mahmut Hüdai’ye gidip “Sizin kabul etmediğiniz hediyeyi, Abdülmecit Sivasî kabul etti.” derler. Verdiği şu cevabın güzelliğine bakın:

“O’nun için hiçbir sakıncası yoktur. Çünkü O, öyle engin bir denizdir ki, böylesine minnacık bir çamurun kendini bulandırmayacağını bilir.”

Laf getirip götürenler, bundan gereken dersi almışlar mıdır acaba?

Dedikoduculuk ne kadar kötüyse, onların gazına gelip aklı devreden çıkararak münafıkların elinde oyuncak olmak da o kadar kötü…

Neyse efendim, konuyu fazla dağıtmadan gelelim yine bizim torun Erim’le kayınbiraderin torunu Mert’e…

Karneyi alır almaz, demiş ki Mert’e dedesi:

“İlkokul bitti. Ortaokula başlayacaksın önümüzdeki yıl. Karnen baştan sona pekiyi… Şimdi, dile benden ne dilersen… Hediye olarak  oraya mı götüreyim seni, şuraya mı, buraya mı?”

“Ne oraya, ne şuraya, ne buraya… Erim Abi’ye götür beni.”

“Neden?”

Çimen saha var onların bahçesinde, kale var…  Akşama kadar futbol oynarım, her gün Erim Abi’yle. Terleyince havuza gireriz; sonra basket oynarız.” demiş.

Mert’in yerine koyun kendinizi, haksız mı? Karışan yok, görüşen yok… “Az oynadın” diyen yok, “Çok oynadın” diyen yok… Daha ne!..

Ne düşünüyorum, biliyor musunuz? Bizim önde gelen, genellikle “4 Büyükler” denen futbol kulüpleri, yabancı bir futbolcu için “7 milyon yüro” ya da “10 milyon dolar” veriyorlar ya… Bu, yalnızca transfer için, o futbolcuyu satan kulübe ödenen para… Ayrıca futbolcuya, menajerine, o “harika futbolcuyu” (!) kulübe kazandıran aracılara ödenecekler ayrı…

Oysa diyorum; sözgelişi Fenerbahçe ya da Galatasaray, bu kadar yüksek miktarı bir yabancı futbolcu için vereceğine, ülkemizdeki Mert gibi yetenekli çocukları bulup yetiştirmek için harcasa…

“Tamam işte, GS’nin futbol okulu varmış… Mert de oraya gidiyormuş ya… Daha ne?” diyeceksiniz. Ama bu “okul”, güya bir okul!..Aile çocuğunu alıp götürecek, her ay bütçesinden belli bir miktar ayırıp ödeyecek. Sonra, haftada iki gün, birer saat… Kandırmaca bu… Hiçbir hedefe ulaşılmaz; böyle göstermelik bir “okul”la. Hiç değilse, haftada 2 gün ve 24 saat olmalı ki, ben “futbol okulu” diyeyim ona.

Bilirsiniz,bir Trabzonspor vardı, beş-on yıl önce. İstanbul takımları’nı  İstanbul’da bile yenip giden bir Trabzonspor!.. Lig sonunda ya şampiyon olurdu, ya averajla ikinci, ya da bir-iki puan farkla üçüncü… Yarım asırdır alışılmış “Üç Büyükler” sözünü, “Dört Büyükler” olarak değiştiren bir Trabzonspor…

Ne oldu o Trabzonspor’a? Son yıllarda, bırakın üç büyükleri, başkaları da 3 puanla döner oldular; Trabzon’dan. Sözgelişi bu yıl, Sivasspor’u ancak averajla geçip dördüncü olabildi.

Pekiyi, söyler misiniz; neden beş-on yıl önce daha başarılıydı da, bugün aynı başarıyı yakalayamıyor?

Çünkü efendim, Trabzonspor başarılı olduğu yıllarda, oyuncularını kendisi yetiştiriyordu. O yöreden futbola meraklı ve yetenekli çocukları seçiyor, eğitiyor, başarılıları takımına alıyordu. Beşiktaş’tan, Galatasaray’dan transfer yapmadığı gibi, ne kadar ünlü olursa olsun, yabancı bir oyuncuyu da düşünmüyordu. Dahası, o yılların İstanbul takımlarından daha başarılı sonuçlarla dönüyordu; dış ülkelerde yaptığı karşılaşmalardan.

Ne zaman ki, bu güzel ve doğru politikasını bıraktı; işte o günden itibaren Trabzonspor da adım adım gerilemeye başladı.

“Bizim başımız kel mi? Biz neden ünlü futbolcuları transfer etmeyelim? Ne yani, bizim paramız yok mu sanki?” deyip de kesenin ağzını açınca, Trabzonlu futbolcuların alın teriyle kazanılmış paralarla birlikte “Trabzonspor rûhu” da uçup gitti.

Kim ne derse desin, uçup giden bir rûhu geri getirmek, nerdeyse mümkün değil... Sözgelişi 1946’da Hasan-Âli Yücel’in yerine Reşat Şemsettin Sirer’in M.E.B. olmasıyla uçup giden “Köy Enstitüleri rûhu”nu, onca yıl geçmesine karşın, geri getirmek mümkün olabildi mi?

1961’de yeniden Başbakanlık koltuğuna oturan İsmet Paşa’mız da geri getiremedi onu, 1973’te aynı makama getirilen Ecevit de…

Denecek ki, mazeret olarak şimdi, “Her ikisi de koalisyon hükümetinin başkanıydı. Tek başlarına iktidar olamamışlardı ki!”

Külâhıma anlatın siz onu benim. İsmet PaşaKöy Enstitülerini” yeniden açmak istedi de, koalisyon ortağı hayır mı dedi?

Ecevit ve O’nun Millî Eğitim Bakanı İvriz Köy Enstitüsü mezunu Mustafa Üstündağ, 1940’ların ilk yarısındaki “Köy Enstitüsü rûhu”nu geri getirmek istedi de koalisyon ortağı Erbakan mı, “Hayır, olmaz, istemezük” dedi?

Ruh gidince, iskeletin anlamı kalmıyor. Önder Gazetesi Genel Yönetmeni Feyzullah Aktan dostum, yaklaşık 70 yıl önce öğrencisi olduğu Kepirtepe Köy Enstitüsü’nün bugünkü perişan halini görünce, yüreğine nasıl bir hançer saplandığını anlattı; bir ay önceki bir yazısında.

Yalnız Kepirtepe mi, öyle sanırsınız?  Son yıllarda yolu Dicle’ye, Aksu’ya, Hasanoğlan’a düşenler de aynı acıyı yaşamışlar.

Kalan 17’sinin daha farklı olacağını mı düşünüyorsunuz siz?

Hüseyin Erkan

 

Ersin Kabaoglu bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Ne kadar hor görülüp otelense de. Ne kadar o üretken/ idealist yıllardan sonra doğmuş olsak da, bir Cumhuriyet çocuğu olarak o ruh hep içimizdedir nedense! Köy Enstitüleri ruhu...Saygı ve selamlarimla...

Ersin Kabaoglu 
 23.01.2016 20:44
Cevap :
Teşekkür ederim.  30.01.2016 19:11
 

Sevgili Hüseyin Erkan, Çifteler Köy Enstitüsü'nü anlatan -editörü Doçent Doktor Kemal Yakut- bir kitap var elimde, okuyorum tekrar tekrar; arka kapağında şunlar yazılı: "Köy enstitüleri, Cumhuriyet'in kesilmiş şahdamarıdır. Binlerce özlem ve gelecek hayali bu kurumlarla birlikte tarihe gömülmüştür. Kaybedilen,sadece yerine bir başkasının konulabileceği basit bir eğitim sistemi değildir; kaybedilen, dik durmasını öğrenmiş Anadolu insanıdır." (Ekrem Işın)Tekrarlayalım son beş kelimeyi: "... dik durmasını öğrenmiş Anadolu insanı!.." Cumhuriyet dik durmaktı; Köy Enstitüleri de dik durmayı öğretiyor ve kalıcı bir hale getiriyordu. Borçsuz,harçsız kendi insanımıza büyük emek ve değer veriyorduk; yükselip yüceliyorduk. Şimdi aklımıza gelen gelmeyen her bir şeyi -futbolcuları da- borçla-harçla satın alıyoruz. Ve bu gidişin sonu olmayacak. Yaşanacak olan hüsrandır sadece. Haykıran gür bir Türkçe ses de yok ne acı ki!.. Selam ve sevgilerimle...

Cemal Hüseyin Çağlar 
 15.07.2014 18:21
Cevap :
Teşekkürler...  12.08.2014 14:06
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 263
Toplam yorum
: 50
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 262
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster