Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

19 Nisan '19

 
Kategori
Eğitim
Okunma Sayısı
63
 

Köy Enstitüleri

17 Nisan 1940’ta, 79 yıl önce kurulan Köy Enstitüleri, eğitim dizgemizin en önemli okullarıdır. Köy Enstitüleri Kanunu 17 Nisan 1940 tarihinde oy birliği ile kabul edildikten sonra çeşitli tarihlerde Köy Enstitüleri kurulmuştur.1948’de Köy Enstitüleri’nin sayısı, 21 olmuştur.

Etkisi kuşaktan kuşağa geçmiş efsaneleşmiş okullardır. Köklü izleri yıllarca sürmüş; günümüzde de ilgili derneklerce yaşatılmaya çalışılmaktadır. Köy Enstitülerinin etkisi neden kaynaklanıyor? O yıllardaki köy nüfusuna, okullaşma durumuna bakalım:

1935 verilerine göre 16 milyon nüfusun 12 milyonu köyde yaşıyordu. Cumhuriyet’ten önce köylerde okuryazarlık oranı çok düşüktü.40 bin köyün 35 bininde öğretmen yoktu. Okuryazarlık eğitimine köyden başlanmalıydı. Ülkenin kalkınması, gelişmesi iyi yetişmiş insan gücüyle gerçekleşebilirdi.

Okuryazarlık oranını yükseltmek için köy öğretmenine gereksinme vardı. O yıllarda, 5 yıllık ilkokulu bitiren köy çocukları, Köy Enstitüleri’nde 5 yıllık bir eğitim –öğretimden sonra köylere öğretmen olarak dağılmışlar; Anadolu’yu aydınlatmış, her konuda köylüye yardımcı olmuşlardır. Okuryazarlık oranının düşük olduğu o yıllarda öğretmen, köyün sorunlarına eğilmiş, gücü oranında çözmeye çalışmıştır. Sözgelimi, köylünün askerdeki oğluna, köylünün ağzından mektup yazmıştır.

1924’te Türkiye’deeğitimle ilgili incelemeler yapan Amerikalı eğitimci John Dewey raporunda: Nüfusun çoğunluğunun yaşadığı köylülerin gereksinmeleri göz önünde bulundurularak tarıma önem veren öğretmen okullarının açılmasını öneriyordu. Daha da ileri giderek bölgelere, bölgenin koşullarına göre öğretmen yetiştirmenin daha yararlı olacağını ileri sürüyordu. John Deweyin önerileri de göz önünde tutularak Köy Enstitüleri açıldı. Bu okulların izlenceleri (programları) köy koşullarına göre düzenlenerek kültür derslerinin yanında; tarım, sanat, teknik derslerine de yer verildi.

Köy Enstitülerini zorunlu kılan, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki, okuma yazma durumuna göz atmak gerekir:

Cumhuriyet’in ilk yıllarında okuryazarlık oranı çok düşüktü; %10 bile değildi Türkiye, harf devriminin ardından başlatılan okuma yazma seferberlikleriyle okuryazar sayısını her geçen yıl artırdı. 1927'de %11 olan okuryazarlık oranı 1940'larda   %20 civarında. Bu oran, 1950'de % 33,6'ya, 1960'ta %39,5’e, 2008 yılında  %85.71’e, 2013’te%95.78'dir

Köy Enstitüleri, 1935 yılında hazırlıklarına başlanılıp 1937’de ilk kez denenmiş ama yasal olarak 1940 yılında hayata geçirilmiş bir sistemdir. Savaştan çıkan bir halk, köylerde okul sayısının azlığı, köye hizmet götürmenin zorluğu gibi etkenler bu girişime ön ayak olmuştur. Köylünün dilinden anlayacak bir aydın kesime gereksinme vardı, bu da ancak köylünün kendi içinden aydın bir kesim oluşturmakla olanaklıydı. Kendisi de köylü bir aileden gelen ve bu fikirleri savunan İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç, bu dizgenin (sistemin) hem kuramcısı hem de kurucusu olacaktır. Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan tarafından göreve getirilen ve bir sonraki bakan Hasan Ali Yücel tarafından da desteklenen Tonguç’a göre, köyler içten canlandırılmalıdır. Köylünün, kentlinin yanında ezilmemesi ancak öğrenim ve eğitimle olanaklıdır.  İlk kez 1935 yılında CHP Büyük Kurultayı’nda devlet eliyle başlatılan endüstrileştirme hareketine paralel olarak köyleri kalkındırma hareketinin de başlatılmasına da karar verilmiştir.

İsmail Hakkı Tonguç, önce bir köy araştırmasıyla eski yapılan çalışmaları incelemiş, buna bağlı olarak 20 yıllık bir plan taslağı oluşturmuştur. Bu plana göre 1954 yılına kadar, öğretmen, korucu, tarım teknisyeni ve sağlık hizmeti ulaşmayan köy kalmayacaktır.  Ama bu plan çok da kolay olmamıştır. Bunun iki nedeni vardır; eğitmen olarak konumlandırmak için okuryazar köy çocukları ve öğrenci bulmanın zor olmasıdır. Buna karşın Tonguç, askerliğini bitirmiş okuryazar gençlerden bir grup oluşturmuş ve bu grubu köylerde eğitmen olarak konumlandırabilmek amacıyla 1936 yılında Eskişehir’in Çifteler Çiftliği’nde 4 aylık bir kursa göndermiştir. Bu kursu tamamlayan 84 eğitmen başarılı olmuş ve bu kursların sayısı giderek artmıştır.

Kurslarını tamamlayan eğitmenler kendi köylerine giderek, Köy Enstitüleri’nin ilk binalarını yapmışlardır. Görev tanımlarında, üç yıl boyunca köy çocuklarının eğitimine destek olmak, köylüye modern tarım tekniklerini öğretmek, akşam okulları ile yetişkinlere okuma yazma hesap ve yurttaşlık öğretmekle de yükümlü tutulmuşlardır.

İlk Eğitmen Kursları’nın başarılı sonuçlar doğurması, yasal olarak örgütlenmesini yararlı ve zorunlu duruma getirmiştir. 11 Haziran 1937 tarih ve 3238 sayılı Köy Eğitmenleri Kanunu çıkartılmıştır. Köye öğretmen getireceği için öğretmenler ve halk arasındaki adı “Köy Öğretmen Okulu”dur. 7 Temmuz 1939 tarihli 3704 sayılı Köy Eğitmen Kursları ile Köy Öğretmen Okullarının İdaresine Dair Kanun ile Köy Öğretmen Okulu yasallaşmıştır.

Köy Enstitüleri’nin temeli olan Köy Öğretmen Okulları, 1937’de İzmir Kızılçullu, Eskişehir Mahmudiye, 1938 yılında Edirne  Karaç (ilerde Kepirtepe), 1939 yılında Kastamonu Gölköy olarak açılmıştır.

İlk uygulamanın başarılı olması sonucunda 11 Haziran 1937 yılında çıkarılan “Köy Eğitmenleri Kanunu” ile Eskişehir, Edirne ve İzmir’de eğitmenlik kursları açılmıştır. Bu kurslar zaman içerisinde “Köy Eğitmenleri Okulları”na dönüştürülmüştür. “Köy Enstitüsü” ismi de 17-29 Temmuz 1939 tarihli Birinci Maarif Şurası’nda netlik kazanmıştır. 3803 sayılı Köy Enstitüleri Kurulu Kanunu 17 Nisan 1940 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilmesiyle yürürlüğe girmiştir. Bu tarihten itibaren kurulan Köy Enstitülerinin sayısı en son 1948’de kurulan Van-Erciş okuluyla 21’e ulaşmıştır. Devlet memuru statüsünde hizmet veren eğitmenlerin, maaş, görev tanımı, Maarif Vekilliği’nin destek olacağı tüm alanlar 22 Nisan 1940 tarihli Resmi Gazete’de net olarak belirtilmiştir.

Her  konuda olduğu gibi eğitim ve bilim konusunda da Atatürk yolu, batıl, dogmatik, şeriatçı düşüncelerden uzak; aydınlık yoldur. Köy Enstitüleri’yle, bu yol açılmıştır.  Köy Enstitüleri, ilkokul öğretmeni yetiştirmek üzere 17 Nisan 1940 tarihli ve 3803 sayılı yasa ile açılmış okullardır. Türkiye’ye özgü olan bu eğitim projesi,28 Aralık 1938’de milli eğitim bakanı olan Hasan Âli Yücel ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un çalışmalarıyla  uygulama alanına konulmuştur. Tonguç,1935’te İlköğretim Genel Müdürü olunca düşüncelerini gerçekleştirmek için 1937’de ilk deneme okulunu İzmir Kızılçullu’ da açar.1939 ‘a dek okul sayısını üçe çıkarır.  Denemelerin sonuç vermesiyle 17 Nisan 1940’da3830 sayılı yasayla da ilköğretim seferberliğinin devletçe halka yayılmasını sağlar.

1940 yılından başlayarak, tarım işlerine elverişli geniş arazisi bulunan köylerde veya onların hemen yakınlarında Köy Enstitüleri açıldı.  Kentlerden uzak, ancak tren yollarına yakın tarıma elverişli 21 bölgede köy ilkokullarına öğretmen yetiştirmek üzere açılmıştı. Öğretmenler köylülere hem örgün eğitim verecek, okuma yazma ve temel bilgileri kazandıracak hem de modern bilimin tarım tekniklerini öğretecekti. Öğretmenler gittiği yörelerde bilinmeyen tarım türlerini de köylülere öğretecekti. Kitaba deftere dayalı öğretim yerine iş için, iş içinde eğitim ilkesi uygulanıyordu. Her Köy Enstitüsü’nün kendisine ait tarlaları, bağları, arı kovanları, besi hayvanları, atölyeleri vardı. Derslerin %50'lik bölümü temel örgün eğitim konularını içeriyordu. Geri kalanı ise uygulamalı eğitimdi.

Köy Enstitülerinde verilen eğitimlere baktığımızda, müfredatın kültür, tarım, teknik ders olmak üzere üçe ayrıldığını görürüz. Haftalık planda kültüre 22 saat diğer iki bölüme ise 11 saatlik süre ayrılmıştır. Ancak uygulama noktasında tarım ve teknik daha ağır basar hale gelmiştir. Ders konularını daha detaylı olarak ele aldığımızda; tarih, coğrafya, Türkçe, yurttaşlık bilgisi, fizik, kimya, matematik, tabiat ve okul sağlığı, el yazısı, resim-iş, beden eğitimi ve ulusal oyunlar, müzik, askerlik, kızlar için ev idaresi ve çocuk bakımı, öğretmenlik bilgisi, zirai işletmeler ekonomisi konularını belirtebiliriz. Bu derslere ilave olarak; bahçe ve tarla ziraatı, sanayi bitkileri ziraatı, zootekni, kümes hayvanları bilgisi, arıcılık ve ipek böcekçiliği, balıkçılık ve su ürünleri, ziraat sanatlarından oluşan ziraat derslerine de yer verilmiştir. Köyde ihtiyaç duyulabilecek meslekler için de köy demirciliği, köy dülgerliği, köy yapıcılığı, köy el sanatlarından oluşan teknik derslerinin programda yer aldığı görülmüştür. Müfredatın zengin olmasına karşın okula öğrenci toplamak özellikle de kız öğrenci toplamak oldukça zor olmuştur. Bunun yanı sıra öğrencilerin aynı zamanda Köy Enstitülerinin binalarının bakım onarım çalışmalarında da destek verme zorunlulukları, tarlada çalışmaları, yeterli eğitim alabilme noktasında kısıtlayıcı bir etken olarak nitelendirilebiliriz.

Buraya kadar genel olarak Köy Enstitülerinin hikâyesini kısaca ele aldık, şimdi ise hayata geçirilen bu yapının sosyolojik boyutlarını ele alalım.

Günümüz Türkiye koşullarını ele aldığımızda, eğitim ve öğrenim düzeyinin her bölgede aynı olmadığını net olarak görüyoruz. Büyükşehir ve sanayi açısından gelişmiş olan şehirlerimizde eğitim ve öğrenim olanaklarının yeterli olabileceğini söyleyebiliriz ; ama bu olanakların olmadığı kent  ve köylerin bulunduğunu yadsıyamayız.Eğitimde fırsat eşitliği gün geçtikçe artmakta ; kültürel,sosyal,ekonomik nedenler,fırsat eşitsizliğindeki açıyı büyütmekte, içinden çıkılmaz bir duruma getirmektedir.

.İstatistiksel verilerde de görüldüğü gibi 1940’lı yılların zor koşullarında okuryazarlık oranı, Köy Enstitüleri’nin kapanışı olan 1950  ‘ye değin % 13,6 artmıştır. Bu artışta en önemli pay,Köy Enstitüleri’nde yetişen öğretmenlerindir.

Bu gelişmeyi yakından izleyen Şevket Gedikoğlu şöyle diyor:Bu gelişim çizgisi üstünde ve 1933’te eğitimi iş ve meslek açılarından ele alan iş okullarında, yeni okulun yeni öğretmeninden, üretici çiftçi sınıfının teknikle donatılmasından yana bir eğitimci belirmektedir.

Tonguç,”İş ve Meslek Terbiyesi” adlı kitabında,eğitim sistemimizin yetersizliğini, uydu bir eğitimle gençlerimizi eğittiğimizi söyleyerek, eğitimini, % 80 nüfusunu köyde barındıran bir ulusun okullaşması eğitimi ve öğretimi köye ve köylüye göre olmalıdır. Öyleyse okullar, iş okulu olmalıdır. İş eğitimine yer veren okullar, köylülerin üretimini artırarak ekonomik, politik yapısını geliştirecek şekilde olmalıdır.der.

Köy Öğretmen Okulları, 1940 yılında Köy Enstitülerine dönüştürüldüklerinde belli bir eğitim programı yoktu. Her okul, kendi programını kendisi belirliyordu.Köy Enstitüleri’nde uygulanacak eğitim programı 1943 yılında belirlendi. Bu program, birçok enstitünün hazırladığı öğretim programından yararlanılarak hazırlanmıştır. Köy Enstitüleri’nin öğretim süresi ilkokul üzerine 5 yıl idi. Okutulacak dersler 3 grupta toplanıyordu.

1-Kültür Dersleri

2-Tarım Dersleri

3-Sanat ya da Teknik Dersler

Sonraki yıllarda eğitim öğretim izlenceleri yeniden düzenlenerek okutulacak derslerde değişiklikler yapılmıştır.Bu izlencelerin uygulaması, enstitülerin tarım alanlarında modern tarım yapıldı.Bahçeler,bağlar oluşturuldu.

1940-1946 arasında köy enstitülerinde 15.000 dönüm tarla tarıma elverişli hâle getirilmiş ve üretim yapılmıştı. Aynı dönemde 750.000 yeni fidan dikilmişti. Oluşturulan bağların miktarı ise 1.200 dönümdü. Ayrıca 150 büyük inşaat, 60 işlik, 210 öğretmen evi, 20 uygulama okulu, 36 ambar ve depo, 48 ahır ve samanlık, 12 elektrik santralı, 16 su deposu, 12 tarım deposu, 3 balıkhane, 100 km. yol yapılmıştı. Sulama kanalları oluşturularak enstitü öğrencilerinin uygulamalı eğitim gördüğü çiftliklere sulama suyu, öğrenciler tarafından getirilmiştir.

Yenilikçi, ilerici, çağdaş, bilimsel düşüncenin adamları, Köy Enstitülerinden yetiştirilecekti. Peki, bu düşüncenin adamları bunu nasıl başaracaktı? Bunun yolunu da, adı enstitülerle bütünleşen Tonguç şöyle özetliyordu:“Köylüye bir şey öğretebilmek için ondan birçok şey öğrenmek gerekir. Köylüyü anlayabilmek, duyabilmek için onunla kucak kucağa, nefes nefese gelmek lazımdır. Onun içtiği sudan içmek, yediği bulgurdan yemek, yaktığı tezeğin ifade ettiği sırları sezebilmek ve yaptığı işleri yapabilmek gerekir.”Tonguç’un Köy Enstitüleri’nde yetiştirdiği öğretmen, köylüyü anlamaya çalışmış, onun yaptığı işlerde ona örnek ve yardımcı olmuştur.

Köy Enstitülerinden yetişeceklerin niteliği elbette bunlarla sınırlı değildi. Laik, ulusal, uygulamalı ve karma eğitim verilen bu kurumlarda, özgüveni yüksek, eleştirel düşünebilen, sorun çözebilen ve “Cumhuriyet için “özverili olabilen” gençlerin yetiştirilmesi ana hedefler arasındaydı.

Köy Enstitü mezunu öğretmen, köyün öğretmeni olduğu kadar tarım, inşaat alanında da köye örnek, köylüye yardımcı olmuştur; çünkü bu okullarda öğrenci aynı zamanda iş eğitimi de alıyordu. Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri’nde yüksek lisans öğrenciyken öğretmenimiz Prof. Dr. İbrahim Ethem Başaran Hasanoğlan Köy Enstitüsü Müdürü, Rauf İnan ‘ı derse davet etmişti. O, anlattı:Okul bitirme sınavlarında, öğrencilerin bir bölümüne “kümes yapma” görevi verilir. Gece, evimin zili çalındı. Bir öğrenci, diğer grup bizim çimentomuzu çalıyor, dedi. Görev bilincine ve sorumluluğa bakar mısınız? Bir grup öğrenci, daha iyi kümes yapmak için çimento çalıyor, diğer grup öğrenci de yapacakları kümesin başında nöbet tutuyor.

Öğretmenlik yaptığım Acıpayam’da da Köy Enstitülü öğretmenler vardı. Onlardan biri de Yaşar Çelikkın’ dı. Evini kendi yapmıştı. Bir bölümünü de öğretmenlere kiraya veriyordu.

Enstitüler, klasik öğretmen okulu mezunu vermeyeceklerdi. Mezunların yükleneceği görevi Köy Enstitülerinin mimarlarından dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel şu özlü sözleriyle ifade etmişti: “Biz, istiklal mücadelesinden itibaren sosyal hayatımızda yaptığımız büyük devrimleri köylere götürecek adam yetiştirmek isteriz. Çünkü ümmet devrinin böyle bir adamı vardır. Bu, imamdır. İmam, insan doğduğu zaman kulağına ezan okuyarak, öldüğünde mezarının başında telkin verene dek; doğumundan ölümüne değin bu topluma manen egemendir. Bu manevi egemenlik, maddi tarafa da vardır. Çünkü köylü hasta olduğu zaman imama gider. Biz imamın yerine, köyede devrimci düşüncenin adamını göndermeyi isteriz.

 Köy Enstitüleri’nde 1.308 kadın ve 15.943 erkek toplam 17.251 köy öğretmeni yetişmişti. Fakir Baykurt, Ümit Kaftancıoğlu, Talip Apaydın, Mahmut Makal, Mehmet Başaran,Pakize Türkoğlu, Hatun Birsen Başaran, Ali Dündar, Mehmet Uslu ve Dursun Akçam gibi önde gelen yazarlar ve düşünürler bu okullarda yetişmişlerdi.

Köy Enstitüleri neden kapatıldı?
Ne var ki Köy Enstitüleri’ni eleştirenler de az değildir. Bunlar, köy çocuklarının eğitilmesinden, bilinçlenmesinden rahatsız olmuşlardır. Çünkü köy çocukları bilinçlenirse ağalık, şeyhlik düzeni değişecektir.

Köy Enstitüleri neden kapatıldı? Bu soruya yanıt olabilecek en saydam açıklamalardan biri, dönemin CHP Milletvekili Kinyas Kartal’dan gelmişti. Aynı zamanda toprak ağası olan Kinyas Kartal, yıllar sonra, Köy Enstitüleri’nin neden kapatıldığına ilişkin soruya şu açıklamayı getirmişti:

Köy Enstitüleri kesinlikle komünist uygulama değildi. Doğuda en yüksek eğitim gören insan benim. Köy Enstitüleri, bizim devlet üzerindeki gücümüzü kaldırmaya yönelikti. Bunu içimize sindiremedik. Benim Van yöresinde 258 köyüm var. Bunlar devletten çok bana bağlıdırlar. Ben ne dersem onu yaparlar. Ama köylere öğretmenler gidince benim gücümden başka güçler olduğunu öğrendiler. DP ile pazarlığa girdik, kapattık.”Kinyas Kartal’ın açıkça belirttiği gibi Köy Enstitülü öğretmenler köylüyü bilinçlendiriyordu. Köylünün bilinçlenmesiyle ağaların, şeyhlerin, cemaatlerin egemenliği son bulacaktı

Bir sistem kurulmuş, ülkenin dört bir yanında aktifleşmiş, ilerlemiş peki neden kapatılmış? Bu konuyu da ele alalım;

“Köy Enstitülerini halk adına aydınlar kurdu, halk adına yine aydınlar yıktı. Halk Köy Enstitülerini istiyordu da aydınlar onun için kurdu demek gerçeğe ne kadar aykırıysa halk istemiyordu da aydınlar onun için yıktı demek de o kadar aykırıdır.”  Selahattin Eyüboğlu

Köy Enstitüleri, eğitim ve köylerin kalkındırılması noktasında önemli bir adım olsa da uygulama noktasında bir takım sıkıntıları da beraberinde getirmiştir. Buna örnek olarak, öğretmen ve öğrencilerin eğitim almaktan çok bir tarım işçisi gibi çalışmak zorunda kalmaları verilebilir. Evet, uygulamada köylerin kendi kendini kalkındırması bir bütün oluşturacak bir sistem yaratılması hedefi vardır; ama amaçlanan eğitimin önüne geçen çalışma zorunlulukları eğitimlerin yeterli olup olmadığı sorununu ortaya çıkarmıştır. Eğitim veren öğretmenin maaşının düşüklüğü, geçimini sağlamak için kendisine verilen araziyi ekip biçme gerekliliği onun kendini geliştirip daha iyi bir eğitim vermesini engellemiştir. Bunun yanı sıra kasıtlı olarak yapılan, öğretmen atamalarının engellenmesi gibi etkenler de bu kurumları zora sokmuştur.

Köy Enstitüleri’ne yapılan suçlamaların en ağırı bu enstitülerin kültürü yozlaştırma amacıyla en ufak yerleşim alanı olan köylerde açıldığının savunulması olmuştur. Eğitim görüntüsü altında çocuklara komünist fikirlerin dayatıldığı, din karşıtı eğitimlerin verildiği suçlamaları bu yapının sonunu getiren esas etkenlerden birini oluşturmaktadır. Öyle ki dönemin gazetelerinde yer alan bir haberde burada eğitim veren komünist bir öğretmenden söz etmekte ve onu suçlu olarak göstermektedir. Köy Enstitüleri Cumhuriyet’in aydınlık yuvaları olarak konumlandırılmıştır, bu savın karşıtları ise enstitüleri kültürel yozlaşmanın başlıca merkezi olarak kabul etmişlerdir. Bu karşıt görüşler ne yazık ki enstitü içerisinde de yerini almış, öğrenciler arasında sağ- sol çatışmaları gündeme gelmiştir. Buna benzer şekilde kız ve erkek öğrencilerin birlikte eğitim alması da yine olumsuz amaçlarla kullanılmış ve bu yolla da Köy Enstitüleri’nin ahlaksızlığa yönelttiği suçlamaları yapılmıştır

Çıkış noktasına baktığımızda ve tüm görüşlerden ayrıştırdığımızda Köy Enstitüsü modelinin gerek o dönem gerekse içinde bulunduğumuz dönem için oldukça önemli ve etkileyici bir girişim olduğunu belirtebiliriz. Fakat uygulama noktasını ele aldığımızda öğretmenlere ve öğrencilere getirilen yükümlülüklerin ağır olduğunu belirtmemiz gerekir. Eğitim ana fikriyle ortaya çıkan bir yapının çalışma zorunluluğunu getirmesi eğitime verilecek önemin de azalmasını sağlamıştır. Bunun yanı sıra köylünün kalkınması amacıyla başlatılan çalışmanın köylüyü daha zor koşullara sürüklemesi de diğer bir olumsuzluktur. Köylü ve kentli arasındaki sınıfsal farklılığın giderilmesini amaçlandığı bir girişimde yine köylünün mağdur durumda kaldığı noktalar bulunmaktadır. Sistemin en büyük sorunu belli bir parti ve belli bir ideoloji tarafından benimsenmesi olmuştur. Türk toplum yapısını incelediğimizde gördüğümüz farklı ideolojileri, bakış açılarının hepsini kapsayan bir sistemin varlığı olmadan başarıya ulaşılamayacaktır. Böyle bir sisteme,siyasal açıdan bakılmış,dışlanmış ; geliştirilmesi yerine eleştirilerek yok edilmesi için çalışılmıştır.

Oysa,okuryazarlık oranının yükselmesinde, yurt düzeyine yayılmasında; köyün kalkınmasında Köy Enstitüleri’nin katkısı yadsınamaz

1943 yılından itibaren Köy Enstitüleri aleyhine birtakım propaganda ve eleştirileriler yapılmıştır. Örneğin, enstitülere sadece köy çocuklarının alınması, mezunların da yine köylerde görevlendirilmesi toplumda bir köylü-kentli ayrımı yani sınıf farklılığı doğurduğu, yatılı olan enstitülerde uygulanan karma öğretim, Türk aile ve ahlak anlayışına uymadığı, enstitülerde aşırı solcu, hatta komünist ideolojiyi yansıtan bir eğitim ve öğretim yapıldığı eleştiriler arasındaydı.

.Köy Enstitüleri, eğitim ve köylerin kalkındırılması noktasında önemli bir adım olsa da uygulama noktasında bir takım sıkıntıları da beraberinde getirmiştir. Buna örnek olarak, öğretmen ve öğrencilerin eğitim almaktan çok bir tarım işçisi gibi çalışmak zorunda kalmaları verilebilir. Evet, uygulamada köylerin kendi kendini kalkındırması bir bütün oluşturacak bir sistem yaratılması hedefi vardır ama amaçlanan eğitimin önüne geçen çalışma zorunlulukları eğitimlerin yeterli olup olmadığı sorununu ortaya çıkarmıştır. Eğitim veren öğretmenin maaşının düşüklüğü, geçimini sağlamak için kendisine verilen araziyi ekip biçme gerekliliği onun kendini geliştirip daha iyi bir eğitim vermesine engel teşkil edebilmiştir. Bunun yanı sıra kasıtlı olarak yapılan, öğretmen atamalarının engellenmesi gibi etkenler, bu kurumları zora sokmuştur.

Köy Enstitülerine yönelik eleştiriler olduğu kadar yabancı uzmanlar tarafından önemli değerlendirmeler de olmuştur.

İsrailli Dr. Üriel Beyd: “Köyün sosyal, kültürel ve insani meseleler yönünden kalkınması yolunda, Köy Enstitüsümezunu köy öğretmenleri tarafından sarf edilen idealist gayeler bence yalnız memleketimiz için değil, diğer milletler ve bilhassa Türkiye’nin komşuları için büyük bir ehemmiyeti haiz bulunmaktadır…”

Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yurda getirilmiş olan eğitmen Walford da şunları söylemiştir: “Türkiye’nin eğitim ve öğretim sahasındaki en başarılı hareketlerden birisi Köy Enstitüleri’dir.”

Yine 1952’de Türkiye’ye çağrılan bir Amerikalı eğitmen de “Avrupa’da yapılan halk eğitimi ve köy eğitimi hamlelerine imrenmenize hiç lüzum yok. Çünkü sizde onlardan üstün  bir kurum var. Köy Enstitüleri.” demiştir.

Falih Rıfkı Atay’ın 27.9.1946 tarihli Ulus gazetesinde çıkan yazısında Amerikan Kongresi’nin ilk kadın saylavı Miss Jeanette Rakin, Köy Enstitüleri hakkında şu ilginç ifadeleri kullanmıştır: “Siz demokrasiye ulaşmanın gerçek yolunu bulmuşsunuz. Bu enstitüler tamamıyla mütecanis, muvazeneli ve ahenkli bir cemiyet tipinin birinci garantisidir. Enstitülerinizde memleketin kendi bünyesinden fışkırma, kuvvetli ve sıhhatli bir gençlik buldum.”

Eğitim sisteminin geliştirilmesi yönünde çaba gösteren Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile Köy Enstitülerinin kurulmasında önemli yere sahip Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç’u saygı ile anıyorum.

Bütün bu eleştirilerin ilk belirgin tepkisi 1943’te toplanan 2. Eğitim Şura’sında ortaya çıkmıştır. 1945 yılında geçilen çok partili dönemle birlikte Köy Enstitüleri siyasi çekişmelerin başlıca konularından biri haline gelmiştir.

Köy Enstitüleri sayısıyla, öğretmenleriyle yöneticiler tarafından oldukça başarılı bir uygulama olarak ele alınsa da 1948 tarihinde Bakanlık müfettişlerinin raporlarına göre pek iç açıcı sonuçlara ulaşılmamıştır. Bu raporlara göre, yatakhanelerin durumu kötüdür, öğrenciler üşümektedir, yemekhanede ayakta yemek, yemek zorundadırlar. Aynı zamanda çalışmak durumunda olan öğrenciler eğitimlerine gereken önemi verememekte, derslerden geri kalmaktadır. Ayrıca bu şekilde de köylü-kentli çocuk arasındaki ayırım belirginleşmektedir.

Bu noktadan sonra dönemin Milli Eğitim Bakanı, Reşat Şemsettin Sirer, Tonguç’u görevinden almıştır. Bakana göre enstitüler kalacaktır ama solcu görüşten uzak şekilde milli iradeye göre yeni bir yapılanma içerisine girilecektir.

Bu dönem enstitüler için daha da karışık bir dönem durumuna gelmiştir, komünist evleri olarak suçlanan enstitülerin etkinlikleri oldukça yavaşlamıştır. Bu dönemi takip eden dönemde karma eğitim kaldırılmış, sadece köy çocuklarının alınmasında değişiklik yapılarak komşu kasabalardan da çocukların kabul edilmesi durumu ortaya çıkmıştır. İlköğretim dersleri arasına din dersinin eklenmesi de diğer önemli bir gelişmedir. Bu durum Köy Enstitüleri’ne olan olumsuz bakışları daha da arttırmıştır. Tüm bu eleştiriler ve olumsuzluklarla ileri gitmesi gerekirken gerileyen bu sistem, Demokrat Parti’nin başa gelmesiyle 1954 yılında 6234 sayılı yasa ile ortadan kaldırılmıştır. Kapatıldığı döneme kadar toplam 17. 251 köy öğretmeni yetiştiren sistemin sonlandırılmasından sonra enstitü binaları ilköğretmen okulu olarak konumlandırılmıştır.

Köy Enstitüleri” 1940 da yasallaşarak Türk Eğitim tarihinde bir eğitim devrimi başlamıştı. 1942 de Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü açılmış ve 1946 da sayıları 21 e ulaşmıştı. Kuruluşu üzerinden 6 yıl sonra programları ve dersleri değiştirilmiş, 1950 yılında da kapatılma sürecine giripHasan Ali Yücel'den sonra Milli Eğitim Bakanı Olan Reşat Şemsettin Sirer zamanında Köy Öğretmen Okullarına dönüştürülmüştür. Bu okullar da Demokrat Parti döneminde 27 Ocak 1954'te kapatılmıştır.

Köy Enstitüleri kapatılmakla, “devrimci düşüncenin adamını” yetiştiren kaynak kurutuldu. Böylece Türk aydınlanmasının, yurdun tüm kılcal damarlarına yayılması engellenmiş oldu. Sonrasında olanları zaten biliyor, konuşuyor, yazıyor ve yaşıyoruz. Köy Enstitüleri kapatılmakla Türkiye ne kaybetti? Bunun yanıtı, tartışılmayacak kadar açık. Yanıtı ,boşalan köyler, cemaatlere teslim edildi..

Hasanoğlan Köy Enstitüsü eski müdürü Rauf İnan ve Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Köy Enstitülerinin kapatılmasının Atatürk Devrimleri karşıtlarınca başlatılan bir Karşı Devrim hareketi olduğunu söylemişlerdi.Mülkiye Dergi, yetmişleş Yılın Hesabı;12 Eylül Karşı-Devrim , Hıfzı Veldet Velidedeoğlu)

Köy Enstitülerine yöneltilen ve kapatılmaları ile sonuçlanan belli başlı eleştiriler birkaç ana başlık altında toplanabilir:

Enstitülerde öğrenciler tek tip üniforma giyiyordu.  Bu ve benzeri nedenlerle enstitülere komünistlik suçlamaları yapılıyordu.

Kız öğrencilerin erkek öğrenciler ile karma eğitim görmesi, sonu gelmez dedikodulara neden oluyordu.

Köylülerin, okul ve enstitü inşaatlarına yardım yapma zorunlulukları vardı.

Köylere atanan öğretmenler yörenin toprak ağalarıyla sorunlar yaşıyorlardı. Toprak sahiplerinin durmaksızın Ankara'ya baskı yapmalarına neden oluyordu.

Öğrenciler yönetime katılıyorlardı.

Köy Enstitüleri kapatılmasaydı:

Eğitimimiz yazboz tahtasına çevrilmeyecek; araştıran, inceleyen kuşaklar yetişirdi

Köylümüz bilinçlenecek, sorunlarına pratik çözümler bulma becerisini kazanır, ağalık, şeyhlik, tarikatçılık tarihe karışırdı.

Tüketen değil, üreten toplum olurduk.

Soyut kavramlarla, ümmetçilikle toplum uyutulmaz; çağdaş, pozitif bilim yaygınlaşırdı.

İnsanlar, evlerindeki en küçük su, elektrik arızası için usta çağırma gereksinmesi duymazdı.

Okuma özürlü değil, okuma alışkanlığı olan bir toplum olurduk.

Daha çok kütüphanemiz olur;82 milyonluk ülkede kütüphanelerimizde kayıtlı 1 milyon okur değil; 10 milyon olurdu.

Demokratik, sosyal, hukuk devleti sözde değil, özde olurdu.

Paralı eğitim olmazdı.

Devlet üniversite gençliğine değer verir, sahip çıkar; üniversitelerimiz bilim yuvaları olurdu.

Bilinçli, özgüveni olan gençler yetişirdi

Köyden kente göç olmazdı.

İşlenmeyen toprak kalmazdı.

Tarım ürünleri ithal etmezdik.

Kıyılarımız, ormanlarımız, yer altı kaynaklarımız yağmalanmazdı.

 Sonuç
Cumhuriyetin temel sorunu olan devrimlerin ileriye götürülmesi, vatandaşlık bilinci kazanacak halk kitlelerinin Kemalizm’in özünde bulunan ve Anayasalarda öngörülen sosyal devleti gerçekleştirerek rejimi güvenceye almaları sorunudur. Böyle olduğu için bugüne kadar süregelmiştir ve ilerici güçlerle gericiler arasında başlıca tartışma konusu olmayı sürdürmektedir.  Bu arada, eğitimin devrimsel süreçleri hızlandırıcı bir etken olarak kullanılıp kullanılamayacağı tartışması da sürecektir. l950'den sonra din sömürücülerinin eğitimi kendi amaçlarına göre toplumsal değişimi etkilemek için başarı ile kullanmış olmaları da konunun önemini arttırmaktadır. (Engin Tonguç, İstanbul, 17. Nisan 2001)

Yeni kurulan devletin ulusal, laik ve çağdaş bir eğitim sistemine sahip olması için adımlar atılmıştır. Eski eğitim sistemi yıkılıp, yerine çağdaş koşullara ve Türk milletinin karakterlerine uygun bir eğitim sistemi yaratılmaya çalışılmıştı. Ne yazık ki bu Türkiye koşullarına uygun bilimsel, çağdaş eğitim modeli sonlandırıldı.

Köy Enstitüleri; “eğitimde adalet” düşüncesinin hayata geçtiği, “laik, demokratik, bilimsel, karma eğitimin” özgün olarak uygulandığı, “yaparak, yaşayarak öğrenme” olarak tanımladığımız nitelikli, günümüzde “aktif öğrenme, işbirlikli öğrenme, çoklu zekâ kuramı” şeklinde adlandırılan çağdaş eğitim kuramlarının tüm izlerini taşıyan, “demokratik kültür ve sanat” ortamları yaratarak öğrencilerin duyuşsal gelişimini sağlayan, eğitime bütünsel bakan, “teknik beceri ve teknoloji eğitimi” veren, “özgün, nitelikli öğretmen yetiştiren kurumlardı.

Köy Enstitüleri; bozkırda açan birer çiçektiler.19.04.2019 Ankara

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Bozkırda açan çiçeklere selam olsun...

Abdülkadir Güler 
 23.04.2019 22:11
Cevap :
Meslektaşım,bozkırda açan bu çiçekler,solmasaydı.Eğitim,yaz boz tahtası olmazdı.Selamlar.  24.04.2019 16:48
 

Hüseyin Bey, yüreklerimizde üzücü bir yaradır. Nasıl olur da bu güzelim eğitim kimlerin uğruna engellenir.Sevgi, selamlar.

Şahin ÖZŞAHİN 
 20.04.2019 12:02
Cevap :
Şahin Bey,üretici,çağdaş,bilimsel,sanatsal eğitimden,bu eğitimle yetişen gençler,feodal yapı için tehlike oluşturduğundan,feodal yapı yanlıları bu okulların kapanması yönünde tavır almışlardır.Esenlikler dilerim.  20.04.2019 16:38
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 326
Toplam yorum
: 1179
Toplam mesaj
: 5
Ort. okunma sayısı
: 1826
Kayıt tarihi
: 04.12.12
 
 

Hüseyin BAŞDOĞAN, 1942'de Malatya- Arapgir'de doğdu.Arapgir Ortaokulunu, Diyarbakır Öğretmen Okul..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster