Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Ağustos '11

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
603
 

Köy hatırası

Köy hatırası
 

Yanık bir hava gibi tütüyor gözümde memleket,bir taşa yazılıyor cansız hatırası,bir daha görene dek



Bozkırdan geliyorum. Bakma bağrında yanık ot bitmiş çatlak toprağa; bir saban, iki kazma vurmayagör, bire bin veriyor.

Sonra harman yoluna vurursun ekini, bir patos (*) gelir savurur sevincini, pul pul dökülür avucuna taneler. Başak taneleri... Harmana düşüldü mü, bir alaca mutluluktur çöker de çıkmaz içinden.

Akşamlarsa reyhan rengi... Yellim yepelek rüzgar esmesin, sarhoş sallanmaya başlar kavaklar. Devrilse biri, hüznü nereye sığar?

Başı bulutlarda dört civan kavağı kestiler de, yere serdiler. Boylu boyunca yatışlarından biliyorum. "Ah kavaklar" diye sızlanışım ondan belki. "Pamukladı mıydı kavaklar kiraz gelir ardından" deyişim de...

Şehrin telaşesi geride, önümsıra dağlara bakıp susmak istiyorum. O kadar uzun boylu susabilir miyim?

Bilmiyorum.

Sincaplar üşüşmüş köyüme ki hiç görünmemişti çocuk gözlerime. Kucaklarında koca ceviz taneleri, kâh kemirip kâh toprağa gömüyorlar.Şen şakraklar. Geçiyor şimdi iri taneleriyle yaz, bir bakacaklar ayaz...Seziyor olmalılar.

Gün batıp gece hükmünü kesti mi, başlıyor doğanın serenadı. Ürpertici karanlığı kesen yıldız ışığı, nasıl kalabalık nasıl da cıvıltılı...Bir ateş yakmalı şimdi, toplaşmalı başına.

Köz gibi sıcak masallar, türkülerse ağır yaralı.

"Bir güzeli bir çirkine vermişler,

Baş yastığı kendisine eş değil..."

Uzaklarda köpek havlamaları, dağların eteğinde ürkek ışıklar.. .Ateşin harında, bakışlarıyla konuşuyor aşıklar, akıyor kanları sımsıcak.

Bir yanı kangren olmuş da kesilmiş cevizin narin yaprağına doğmuş sanki dolunay.

Dalında domates güzelleri, iri kalçalarıyla armutlar, elmalar desen ekşi mekşi...

Yol kenarında karpuzlar kütür kütür; çınlıyor tokatladığında.

Gamsız bir baykuş konuyor her gece hep aynı yere. Konduğu yer de elektrik direğinin tepesi. Işık altında dört dönüyor kafası, parıldıyor gözleri.

Bekliyor ışığın başında öylece. Keyfi geldiğinde kesik kesik ötüyor. Neden sonra defalarca havalanıp tekrar konuyor. Bulmuş yolunu; sinekler ışığa o sineklere üşüşüyor; indiriyor mideye afiyetle.

Köy yeri işte. Dertler de sevinçler de günübirlik. Muzaffer abi, çizgileri yüzünde asır gibi, bağlamış danayı bahçeye. Danası gözünün nuru, büyüyecek de satacak, satacak da çıkacak çocuklarına ekmek parası.

Bir sabah geliyor ki dolaşmış zincire, boynunda zincir yarası, cansız yatıyor danası yerde. Bıçak yetişseydi bari diye sızlanıyor üç beş hane.

Sonraki gün bakıyor dananın ölüsü de yok ortada.Alıyor bir merak.

Hiç sektirmeden tane tane anlatıyor:"Anasını saldım yabana, burnu havada, hiç bakmıyor ota. Peşisıra gittim ki, ne gidem. İki taş arasında buldu kokusundan yavrusunu, almış ayı, sıkıştırmış taş arasına.

Eti parça parça...Ben nedem?"

Yarına yetişmeyen bir dert bu, vuruyor yastığa başını Muzaffer Abi, unutuyor.

Bir tabiat bilgisi sızıyor içine insanın, ayağı toğrağa değdiğinde. Yayvan yapraklarıyla kabak çiçeği nasıl açılır sere serpe, sacın üstünde ekmek ,güneşte ten nasıl kızarır; görüyorsun.

Dağ keçilerinin mesken tuttuğu yolvermez sandığın dağlar açılır da, usulca iniverirsin kırk gözü de köpük köpük kaynayan bir su başına; Munzur'a.

Girsen yalınayak buz keser elin ayağın.

Dutlar dalında "datlanmış" Böğürtlen, karamuk kandan kızıl...

Patlıcanın moru mu siyahı mı, salatalığın körpesi mi, irisi mi? Yerleşiyor içine bilgisi.

İnsanlar kendi kentiyle mutlu, çocuk merakıyla kıpırtısız durup izlediğim bir hayat parçası burası.

Nasıl anlatılır, keklik avazı, sapsarı tüyleriyle "karaşın" kargaların elinden zor kurtarıp uçuruverdiğim o yaralı kuş? Boynuna vurmuşlar, akıyordu oluk oluk kanı.

Aldık kuşu kargaların elinden, uçurup döndük ki, aynı girdabın içinde ülkem. Haberler ağustos güneşinden kızgın, öfkeli...

Bir makûsluktur ki, hiç bitmiyor.

"Kurdun kuşun bileceği hal değil", bitse diyorsun bu kan bulaşığı günler.

Ağız tadıyla yaşamak girse yürürlüğe, başım gözüm üstüne. Ama manşetler ağır, yaşamak zor bu günlerde.

(*) Patos: Harman zamanı traktörün arkasına bağlı olarak getirilip tahılları saplarından ayıran zirai araç.

Not: Fotoların çoğu, kendisine "deklanşör çırağı" demesine içerlediğim kardeşimin, azı benim.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Şöyle bir uğrayıverdim işte..."Deniz" havası bir hoş ediyor insanı.

Ümit Culduz  
 16.12.2012 8:44
 

Büyümüş çocukların küçüklüğünü sevip,yetişemediği meyve ağacını ona eğmesinde gizliydi mazinin eşelenen her şeyi. Bir kurşun kalemle ne güzel sağmışsın yaşayan her kalbi...

Diren Egemen Doğan 
 22.08.2011 14:19
Cevap :
Tanıştırayım : kardeşim. Bu yorum ne ki, sayfasına uğrayın derim. Sağolasın.  22.08.2011 21:13
 

Neredeyse her cümle hareketlenmiş bir tablo gibi geldi gözlerimin önüne ,mis gibi kokuları aldım çektim içime,senin gözlerinle gördüm anlattığın her satırı...Sağolasın Deniz'ciğim

mavinin güncesi hanife 
 22.08.2011 12:45
Cevap :
Bir kokular tarihçesi kalıyor insanın usunda.Reyhan mesela, dağ kekiği, ceviz hem de tazesinden,hem de dalında daha...Hayatı mümkün mertebe çıkarmalı kapsama alanı dışına.Sağolasın,selam, sevgi...  22.08.2011 21:10
 

Sözcüklerin zenginliği ve uyum içindeki coşkularını keyifle okudum. Elleriniz dert görmesin. Deklanşör çırağına da teşekkürler.

Ömer Faruk ERYILMAZ 
 21.08.2011 4:21
Cevap :
"Pamukladı mıydı kavaklar, kiraz gelir ardından" Bir Çankırı deyişiymiş, öyle diyor Nazım usta Piraye mektuplarında.Sağolun, selamlar...  21.08.2011 12:41
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 80
Toplam yorum
: 1401
Toplam mesaj
: 114
Ort. okunma sayısı
: 1637
Kayıt tarihi
: 02.12.06
 
 

..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster