Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Aralık '15

 
Kategori
Sanat Eğitimi
Okunma Sayısı
517
 

Köylü Ressam Balaban ve Nazım Hikmet

Köylü Ressam Balaban ve Nazım Hikmet
 

 

           

            sizi bilmem

            gözleri şimşek şimşek çakıp

            karanlığı delenleri

            uykumu bölenleri

            severim ben!

            ( H.E.)

 

 

                “Köylü Ressam Balaban” diye bir isim duydunuz mu?

                “Duyduk” ya da “Duymadık” diyenlerden çok, “Köylüden ressam mı olurmuş Hüseyin Erkan?” diyenlerin sesi daha gür çıkıyor nedense!

                Neden olmasın kardeşim?

                Köylüden çiftçi olur, işçi olur, aşçı olur da…

Köylüden çoban olur, bakan olur, başbakan olur da ressam neden olamazmış?

Var… Gerçekten böyle bir ressam var. “Köylü Ressam Balaban” diye bilinen bir ressamımız var.   Gerçek adı da İbrahim Balaban...

“Tamam… Olsun, olsun da… Senin şair ve yazarlar dışında özellikle de ressamlarla pek ilgin yoktur. Neden böyle başladın ki söze bugün?” diyorsanız, anlatayım:

Yıl, 1965… Haziran ortaları… Hasanoğlan Öğretmen Okulu’nda öğretmenim. Bir gün, Aksu’dan altı yıl iş bilgisi öğretmenim olan Musa Okay, “Erkan, dedi, bu hafta pazar günü, Ankara’dan gelecek birkaç konuğum var. Birlikte bir öğle yemeği yiyip sohbet edeceğiz. Senin de bulunmanı istiyorum.”

“Teşekkür ederim, sevgili öğretmenim; gelirim elbet. Memnuniyetle…” dedikten sonra, “Merak ettim, kimler olacak?” diye de sordum.

Önemli bir engelleri çıkmazsa eğer senin çok sevdiğin yazar Talip Apaydın, Fakir Baykurt ile Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Ekmekçi ve Köylü Ressam Balaban…”

İlk üç isim tamam da “Köylü Ressam Balaban”ı tanımıyordum hiç. Belki de ilk kez duyuyordum adını. Cep telefonu ve internet yok ki o günlerde, “Kimdir bu Köylü Ressam Balaban?” diye “Google”a soruversem!

Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü mezunu Sevgili Okay Öğretmenime sordum ben de:

“Nâzım Hikmet’le birlikte yedi yıl içerde yatmış bir insan… Şimdilik bu kadarı yeter mi?”

“Teşekkür ederim. Adam olana elbette yeter. Dahası, yeter de artar bile; sevgili öğretmenim!” dedim de gülüştük birlikte.

Hafta sonunu iple çektim ve Okay Öğretmen’imin dostlarını ilk kez o pazar yakından tanıdım.

“Elli yıllık bu fotoğrafta neden Apaydın, Baykurt ve Ekmekçi’ye değil de Ressam Balaban’a odaklandın?” diyorsunuz, öyle mi?

Şair dostum Sabri Galip Nakipler ile Tüyap Kitap Fuarını gezerken geçen yıl, İbrahim Balaban’ın bir kitabına rastladım. Adı, “Nâzım Hikmet’le Yedi Yıl”. 2003’te Berfin Yayınlarından çıkmış, 320 sayfalık ciltli bir eser…

Hemen aldım ve o akşam başladım okumaya, merakla.

Nâzım Hikmet’in hapislik yıllarını, Balaban’dan daha iyi kim bilebilir, kim anlatabilirdi?

Düşündüm de, elli yıl önceki o pazar günü, öğle öncesinden akşama kadar devam eden o güzel sohbette, sanırım en az konuşan Balaban’dı. Pek çok insan, konuşur konuşur da eline kalem alıp yazmaz. Ne güzel ki, Balaban yazmış!

Epeydir, bu kitapta okuduklarımdan söz etmek istemiştim de fırsat bulamamıştım.

Bu yazı için oturunca masaya, bir daha aldım; bir yıl önce okuduğum kitabı elime.

“Nasıl başlamıştı, Balaban öyküsüne?” diye ilk sayfaya bir göz atayım derken, bırakamadım elimden. Yine alıp götürdü beni, son sayfasına kadar.

Hayret!..

Balaban, iyi bir ressam olduğu kadar, iyi bir yazar da. Yazdığı ilk ve tek eser de bu değil. Yayımlanmış 11 kitabı var; bu ressam yazarımızın. İşte bunlardan birkaçı:

 “Şair Baba ve Damdakiler“ (Anı), “Avrupa’da Dolaşanlar”(Gezi Notları), Telbıyık” (Öyküler) ve “Dağda Duruşma”(Roman)

Görüyorsunuz, yalnız resim yapmamış, farklı türlerde kitaplar da yazmış bu köylü ressamımız.

Merak mı ediyorsunuz şimdi, “Bu ressam, hangi ‘Güzel Sanatlar Akademisi’nde’ okumuş, hangi ünlü ressam ve profesörlerden ders almış?” diye…

Cevap veriyorum: “Hiçbir ‘Güzel Sanatlar Akademisi’ ya da fakültede okumamış, hiçbir ünlü ressam ve profesörden de ders almamış.”

Şaşırdınız mı?  Biraz daha şaşırın öyleyse: Dahası lisede, ortaokulda da okumamış.

“İlkokul mu?”

Üç sınıflı bir köy okulu nesine yetmemiş ki!

Evet, gerçekten de köyünün üç sınıflı ilkokulunda okuyabilmiş yalnızca.

“İyi de bunca eseri nasıl yazmış, nasıl ünlü bir ressam olmuş?” diye mi soruyorsunuz?

Bu sorunun cevabı, macera ve ibret dolu hayatını anlattığı, “Nâzım Hikmet’le Yedi Yıl” adlı eserinde.

1921 doğumlu olan Balaban, 16 yaşındayken (1937) hapse düşer. “6 ay hapis, 16 bin lira para cezası” olarak verir kararını hâkim.

“Bizim köyü satsan 16 bin lira etmez.” deyince, para cezası da üç yıl hapse çevrilir. Yani ki, Balaban kendisinden 20 yaş büyük Nâzım’dan önce girer; Bursa Hapishanesine. Sormayın bana, suçunun ne olduğunu.

Bu ülkede, suçlu olanlar mı hapse girer yalnızca?

Belki de suçlulardan daha çok, suçsuzların “cezaevi”dir orası.

Sözgelişi Namık Kemal, Sabahattin Ali, Nâzım Hikmet, Osman Yüksel Serdengeçti, İsmail Beşikçi, Mustafa Balbay ve daha niceleri suçlu oldukları için mi onca yıl yattılar; “cezaevi” denen o zindanlarda?

Mahmut Makal, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Fakir Baykurt, Çetin Altan, Niyazi Akıncıoğlu, Feyzullah Aktan, Nedim Şener, Tuncay Özkan gibi yazar ve şairler suçlu oldukları için mi girdiler; mapus damlarına?

Ya Erdem Gül, ya Can Dündar?

Konuyu fazla dağıtmadan, gelelim biz yine Balaban’a…

Bazen, ilk anda “büyük şanssızlık” gibi görünen olaylar, gerçekte “büyük şans”tır.

Nitekim, henüz 16 yaşında bir gencin üç buçuk yıl hapse mahkûm edilmesi, ne büyük şanssızlıktır; değil mi?

Oysa bu mahkûmiyet, Balaban için, yaşamının en büyük şansı olmuştur.

O, bu cezayı çekmek için “Bursa Mapusanesine” düşmese, Nâzım Hikmet’le nerde, nasıl buluşabilirdi ki?

Diyeceksiniz ki, “Bursa Cezaevinde yalnızca Balaban mı vardı? Başka yüzlerce mahkûm vardı kuşkusuz. Nâzım Hikmet’in o hapisaneye gelmesi neden diğerleri için değil de Balaban için bir şans olmuştur?”

“Soru” diye ben buna derim işte! Tam yerinde ve zamanında…

Derim ki ben de, “Balaban’da bir cevher olmasaydı, bir değil, bin Nâzım Hikmet’le, 7 değil, 27 yıl bir arada bulunsa, ne yazardı?”

                Balaban, hapisanede ilk kez bir insanın (ki, Nâzım’dır O) boyalar ve fırçalarla bir şeyler yaptığını görür. “Ne yapıyor?” diye sorduğunda, “Resim yapıyor” derler. İşte o an, köyünde öküz güderken, hiç kimse ondan böyle bir şey istemediği halde, onların resimlerini çizdiğini anımsar. Üstelik acıkınca yemek, susayınca su içmek gibi, ille de her gün,  içten gelen bir coşkuyla yapmaktaymış bu işi.

                Ve o açlık ve susamışlıkla yeniden alır kalemi eline. Dört duvar arasında kırlarda otlayan öküz göremediği için, hapiste gördüğü insanların resmini çizmeye başlar. Ve bu sırada eskiler satan bir suçludan “Beşer Tarihi” kitabını satın alır. Düşünebiliyor musunuz, 16 yaşında ve ilkokul üçe kadar okumuş bir köylü genci, para vererek Beşer Tarihi’ni satın alıyor; okumak için…

                Şaşırtıcı değil mi?

                “Bu kitabı, her gün bir iki sayfa okuyup, bilmediğim sözcükleri lûgata bakarak ve defterime yazıp her gün 10 sözcüğü ezberleyerek anlamaya uğraşırken, bir yandan da her gün bir tanrı heykelinin resmini çizmeye koyuldum.”(*) diyor.   

Ve bir gün, en güzel giysilerini giyip kravat da takar. Saçlarını da bir güzel tarar. Kaldığı ikinci kısımdan kalkıp birinci kısmın 53. koğuşunda kalan Nâzım Hikmet’i ziyarete gider. Amacı, ününü duyduğu “Üstat”a çırak durmaktır. Birlikte gittiği Yusuf Usta’ya da, Nâzım’a da söylemez bu niyetini. Aksine, 25 kuruşa resmini yaptırmak istediğini söyler. Üstat, “Yaparım elbet” der ve işe başlar hemen.

                Balaban poz verir ama bir yandan da “Üstat Nâzım”ın ne yaptığını, nasıl yaptığını dikkatle izler. Bir saat kadar poz verdikten sonra, koğuşuna döner dönmez, köylüsü Kel Ali’yi model tutar. Nâzım’dan öğrendiği yöntemi uygulayıp modelinin resmini çizmeye başlar.

                Bir süre sonra, yaptığı resmin Kel Ali’ye benzediğini görüp şaşırarak, “Yaşasın! Benzettim!” diye öyle bir çığlık atar ki, koğuşta esrar çekenler bile saygı duyarlar bu ressam adayına.

                Boşuna mı söylemiş atalarımız, “Adam olacak çocuk, resminden belli olur!” diye?

                Yahu, bu söz böyle miydi, yoksa buna benzer bir şey mi dostlar?

 

Hüseyin Erkan

huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr                               

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------

(*) Nâzım Hikmet’le Yedi Yıl(İbrahim Balaban, Berfin Yayınları, 203, Sa. 17)

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 303
Toplam yorum
: 52
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 271
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster