Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Ocak '10

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
924
 

Kozmik oda ve sömürge düzeninin soytarı tetikçileri

Kozmik oda ve sömürge düzeninin soytarı tetikçileri
 

Türkiye’de son yıllarda siyasetin gündemine düşen her konu iki temel gücün çatışmasını biraz daha görünür hale getiriyor. Bu “iki temel güç”ü birkaç kelime ya da cümleyle net biçimde anlatabilmek zor. Ancak siyasetle ilgilenen herkes bununla ne kastedildiğini az çok biliyor. Bu iki gücü “eski” ile “yeni”, “statüko” ile “değişim”, “vesayet rejimi” ile “demokrasi” gibi birçok şekilde adlandırmak mümkün. Şu son birkaç yıldır ülke gündemini meşgul eden konuları bir gözden geçirin, hepsinde bu savaşın izini görürsünüz. Cumhurbaşkanlığı seçimi, 367 skandalı, AKP’yi kapatma davası, Ergenekon davası, katsayı sorunu, Ermenistan-Kıbrıs-Kürt açılımı, telefon dinlemeleri, AKP’yi bitirme planları, Kafes planı ve son olarak da iki subayın Bülent Arınç’ın evinin yakınlarında yakalanmasıyla, o subayların bağlı olduğu Seferberlik Tetkik Kurulu’nun binasının aranması olayı…

Bu ve daha burada sıralamadığım sayısız olayda ülke hemen iki safa ayrılıp şiddetli tartışmalara girişti. Tabii buradaki “ülke” lafı biraz abartılı. Halkın büyük çoğunluğunun derdi siyasi kamplaşmalarda taraf olup bir tarafın kılıcını sallamak değil. İnsanların iş bulmak, geçimini sağlayabilmek, refahını arttırmak, çocuğuna iyi bir eğitim aldırabilmek ve geleceğini garantiye alabilmek gibi kaygıları var. Bu çatışma daha ziyade siyaset, hukuk, akademi, medya dünyası gibi üstyapı kurumlarının mensupları arasında yaşanıyor. Ancak ülkeyi yöneten ve topluma yön veren de bunlar olduğu için halkın gerçek gündemi farklı olsa bile ülkenin gündemini bu konular işgal ediyor. Bunda bir anormallik de yok. Çünkü siyasal, toplumsal, ekonomik vs sorunların çözümü de bu iki güçten birinin üstün gelmesiyle doğrudan ilintili… Şu andaki bu iki gücü nötralize edip her şeyi muallakta bırakan denge durumu aynı zamanda sorunların şu ya da bu şekilde çözümünü de engelliyor.

İki taraf arasındaki bu yüksek gerilimli hayatta kalma mücadelesi, ülkede olan biten her olayı bir tarafın kayıp/kazanç hanesine yazdıracak bir adım durumuna indirgiyor. Gerçekleşen olayın bir yanlışlık, bir suç olup olmadığına hiç bakılmıyor. Tarafları ilgilendiren tek şey, kimin tarafından ya da kime karşı yapılmış olduğu… Eğer suçu işleyen kendi tarafından biriyse o suç dünyanın en bayağı, en tartışılmaz suçu olsa bile savunacak bir bahane uydurulabiliyor. Mesela darbe, yasalarımıza göre çok ağır bir suç ama bu ülkede bazı insanlar darbe hazırlığı yapmaktan, bazıları da bu girişimleri açıkça desteklemekten hiç geri durmuyorlar. İnsan öldürmek evrensel bir suç ama bu ülkede bazıları hem işlenmiş hem de işlenmesi planlanan cinayetleri savunabiliyorlar. Alçakça katledilen Hrant Dink’i “vatan haini” diye suçlayıp onu öldüren katile türkü yakabiliyorlar. Bu durum bir toplumu bir arada tutan değerler-normlar sisteminin yerle bir olması ve o toplumun çürümesi demektir.

Bu çürüme olgusunu Bülent Arınç suikastı iddiası ve sonrasında Seferberlik Tetkik Kurulu şubesinin aranması olayında da gözlemlemek mümkün. Ortada bir gözetleme işi üzerindeyken yakalanmış kişiler var. Polis bu kişileri yakalayıp suç şüphesiyle savcılığa sevk ediyor. Savcılık bu kişileri önce serbest bırakıyor ama sonra tekrar ifadeye çağırıp iki gün sorguluyor. Bu sırada Genelkurmay Başkanlığı bu subayların bilgi sızdırdığından kuşkulanılan bir başka subayı takip ettiklerini açıklıyor. Oysa takiple görevlendirildiği söylenen subayların ne rütbeleri ne de görev yaptıkları kurum bu işe uygun. Hepsini geç, böyle bir görevin alabildiğine gizlilik içinde yürütülebilmesi için bu tür durumlara önceden hazırlıklı olunur. Mesela bu kişilere bir görev kâğıdı verilir (“falanca şahsı takip işiyle görevlendirilmişlerdir” denmez tabii ki, bir tür örtülü görev izni). Ya da olay daha kamuoyuna yansımadan Genelkurmay hemen harekete geçip polise durumu izah ederek olayı kapatır. Bunların hiçbiri yapılmadığına göre demek ki ortada suikast olmasa bile araştırılması gereken şüpheli bir durum var. Üstelik yargı, o subayları sorgulayıp haklarında soruşturma başlatmakla da kalmadı, onların görevli oldukları kurumda da arama yapıyor. Yani özetle, neresinden bakarsanız bakın, bu iş öyle iki subayın köstebek olduğundan kuşkulanılan bir başka subayı takip etmesi durumundan ibaret gibi görünmüyor.

Şimdi böyle bir durumda aklı başında her insandan beklenen tavır nedir? Herhalde şöyle bir şey: “Ortada kuşkulu bir olay var. Bu olay soruşturulup bir an önce aydınlığa kavuşturulmalı; bir suç varsa sorumlular hesap vermeli; yok eğer bu yakalanan kişilere bir iftira atılmışsa, bir komplo düzenlenmişse o zaman da o iftiracılardan ve komploculardan hesap sorulmalı…”

Peki fiiliyatta ne oldu? Evet aklı başında herkes böyle davrandı. Ama bazıları da bunun tam tersini yaptı. Özellikle bu yazının girişinde bahsettiğim, “eski”yi temsil eden, “statükocu”, “vesayet rejimi savunucuları”, “demokrasi düşmanları” bu olayın aydınlatılmasını talep etmek yerine, medyaya sızan bazı bilgileri bir mizah malzemesi haline getirip işi sulandırmaya giriştiler. Sokaktaki insandan bahsetmiyorum, bu sulandırma, hatta karartma işini özellikle de kamuoyunu aydınlatmakla yükümlü olan medya mensupları yaptı, halen de yapıyor. Bu adamlar, olay yerinden bilgi toplayıp okurlarına-seyircilerine ulaştırma yerine bir şeylerle arsızca dalga geçme derdinde… Yok efendim, takip ettiği evin krokisini cebinde taşıyacak kadar salak mıymışlar, bu kadar embesil adamlar zaten suikast yapamazlarmış, yok efendim kâğıdı yutmuşlar, yok efendim krokiyi kâğıda değil kalsiyum sandoz tabletine çizmişler falan filan… (bu adamlar niye gazetecilikle uğraşıyorlar anlamıyorum, hepsi birer komedi filmi çekip Recep İvedik’in rekorlarını elinden alabilirler halbuki!)

Fakat daha bu işin nispeten az mahzurlu yanı. Bunun başka bir versiyonunda da “devletin gizli odaları nasıl aranabilir”, “devlet sırları tehlikede”, “asker hâlâ neyi bekliyor, niye darbe yapmıyor” yaklaşımı var. Bunları söyleyenler de yine çoğunlukla vesayet rejiminin sözcüsü gazeteci yazarlar. Adamlar devlet sırları ortaya çıkacak diye resmen tir tir titriyor. Acaba bu adamlar niye korkuyor bu “sır”ların ortaya çıkmasından? Acaba onların da bir “sır”rı mı var? Sanki orayı arayan bu Cumhuriyetin hâkimi, savcısı değil de bir düşman ülke askeri… Sanki hakim orada suç delili aramıyor da Genelkurmay’ın savaş stratejilerini inceliyor! Sonra da bunları götürüp Rusya’ya, Yunanistan’a satacak.

Bu çarpıtmaya başka bir yaklaşım daha eşlik ediyor. O da şu: “siz ne cüretle bizim odalarımıza girebilirsiniz? Orası bizim mahremimiz, kozmik odamız.” Bunu diyen de yine aynı malum kişiler. Mesela Emin Çölaşan… Buradaki üstten bakışa dikkat! Yani ortada her şeyin sahibi olan bir “biz” var, bir de onlara tabi, kul, köle olan, onlardan aşağıda olan birileri. Bu ülke onların babasının çiftliği, o aramayı yapan hâkimler, savcılar, suikast yapılacağı iddia edilen Bülent Arınçlar ve bu olayın aydınlatılmasını isteyen bizler de o çiftlikte lütfen barınmasına izin verilen marabalarız. Ancak bu bakış, her şeyle dalga geçen bir takım arsız köşecilerin dangalaklıklarından ve demans vaziyetindeki bazı adamların saçmalamalarından ibaret bir şey değil. Bu bir devlet zihniyeti... Bu devlet tam da böyle bir zihniyet üzerine inşa edildi ve hep öyle kaldı. Bu zihniyete göre, devlet denen şey bir çiftlik, kendileri de o çiftliğin ağası, kâhyası, mirasçısı, halk ise onların azabı, uşağıdır. Bu bir iç sömürgeci kafasıdır.

Ama nasıl dünyada sömürgecilik devri kapandıysa Türkiye’de de iç sömürgecilik döneminin de sonuna gelinmiştir. Evet, bu sömürge düzeni hâlâ güçlüdür ve iktidardadır ancak toplum da bu düzene ilelebet katlanamayacağını, bu sömürgeci mantığını kaldırıp tarihin çöp sepetine atmak istediğini her fırsatta ortaya koymaya başlamıştır. Susurluk davasında ifade vermeye bile tenezzül etmeyen bir takım apoletliler nasıl bugün Silivri’de volta atıyorsa bir devlet kurumunun odasını kendi evi, mahremi sayan zihniyet de onun öyle olmadığını kabul etmek zorunda kalacak.

“Eski”nin, statükonun, vesayet rejiminin, sömürge düzeninin tetikçisi soytarı köşeciler, darbe yapın diye ter ter tepinen gazeteci-yazar müsveddeleri istedikleri kadar komiklik ve çığırtkanlık yapsınlar bu gidişi değiştiremeyecekler. Hatta o çok istedikleri darbe yapılsa bile değiştiremeyecekler.

...

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Son 80 yılımızı en doğru anlatan tanım işte budur! Kendi halkından korkan, demokrasi diye onun önüne sandık koyup, her seferinde sandıktan çıkan oyu beğenmeyip darbe yapan bir erk! Kimin ne düşüneceğine, ne konuşacağına, ne yazacağına dahi kendisi karar veren bir erk! Aslında bu halkın, bir maraba kadar bile kıymeti olmadı bu erkin gözünde. Son 80 yılımız bu erkin yarattığı hengame ile geçti. Ata'nın cumhuriyeti emanet ettiği gençliğin bile canına okudular darbeleriyle. İki dünya savaşında yerle bir olan ülkeler 50 yılda birer dev oldu, biz 80 yıldır hala boynumuzda 500 milyar dolar borçla yatıp kalkan ve bir gün ileri üç gün geri giden bir ülkeyiz. Şunu demek istiyorum; ''Yaptıklarınızla bu ülkeye bir hayrınız dokunsaydı, o savaşlarda harabeye dönen ülkelerin çok değil, iki adım önüne geçebilseydik, ammenna...'' Ama o da yok! Gündeme ışık tutan, çok önemli tespitlerle bezeli bir yazıydı. Kutluyorum. Saygı ve selamlarımla.

hazandagüzeldir 
 09.01.2010 22:55
Cevap :
Cevaplamakta geciktiğim için çok özür dilerim. İşlerden fırsat bulamadım. Ne yazık ki, bu ülkede devletle halk arasındaki ilişkiyi en iyi anlatan tanım "iç sömürge" kavramı... Geçmişe baktığımızda bu yaklaşımın sayısız örneğini görmek mümkün. Hangi normal devlet 33 masum vatandaşı kurşuna dizdiren generalin adını o katliamın gerçekleştiği yere yapılan kışlaya verir? Hangi normal devlet tehcirin ve Ermeni katliamının baş sorumlusu olan Talat Paşa'nın adını Ermenilerin en yoğun yaşadığı mahalleye verir? Sırf bu iki örnek bile bu devletin kendi halkına nasıl baktığını anlatmaya yeter bence. Güzel yorumunuz ve katkınız için çok teşekkür ederim. Selam ve saygılarımla...  12.01.2010 13:18
 

Bu yazın buralardan birilerine tokat misali olmuş. Eline sağlık.

Yıldız Nihat 
 07.01.2010 15:55
Cevap :
merhaba Nihat bey. Hani geçen yıl moda olan bir laf vardı. "ben lafımı ortaya koyarım", benimki de o hesap. Benim kişilerle işim olmaz, zihniyetlerle uğraşırım. Üzerine alınan olursa da kendi bileceği iş. Teşekkürler, selamlar.  07.01.2010 16:56
 

İyiye, güzele gidiyor Türkiye demokratik kazanımlar açısından. Bu kazanımlar erki ele geçirme görüntüsünde olmasaydı keşke. "Yarın başka biri 'güç bende' demezse iyidir." düşüncesi yıkılamadı. Mevcut iktidar bu konuda güven vermiyor. Sanırım sıkıntı burada. Yine de geri dönüşlerin olabileceğini sanmıyorum. Baba artık gelmeyecek, Ariadne'nin dediği gibi. Bunun için de emek kesimi ve demokrasi güçlerinin silkinmesi gerekiyor...

Hakkı Uysal 
 07.01.2010 13:15
Cevap :
Hükümetler gerçek iktidar olmadan zaten Türkiye'de demokrasi yerleşmez Hakkı Bey. Bu lafları edenlere bakmayın siz. Onlar kendi iktidarlarını kaybetmekten korktukları için bu yaygarayı koparıyorlar. Gerçek demokrasilerde iktidar hükümetlerin, dolaylı olarak halkın elindedir. O muktedirler ellerindeki gücü paylaşmak istemiyorlar. Halk hükümetleri değiştirebilir ama atanmış muktedirleri değiştiremez. O yüzden o "tek parti iktidarına gidiyoruz" safsatalarına inanmasın kimse. Selamlar.  07.01.2010 17:48
 

Yine çok hoş bir derleme toplama yazısı olmuş Celal Hocam. Şu, "yukarıdan bakma" durumunu çok iyi yakalamış ve tarif etmişsin. Sayıları ve etki güçleri giderek azalan kimi insanlar hala, belirli fikirde olan insanların, ülkenin sahibi olduğu düşüncesi ile hareket ediyorlar. Oysa ne dünyada ne de Türkiye'de böyle birşey yok. Farklı düşünen, farklı kimliğe sahip, farklı bir duurş gösteren herkes bu ülkenin vatandaşı, herkes bu ülkenin sahibi ve herkes bu ülkede bir diğeri kadar söz sahibi. Artık bu ülkede kutsal ve dokunulmaz kurumlar yok ya da olmaması yönünde bir çaba var. Herşey vatandaşın ve onun ihtiyaçlarının hizmetine göre şekillenecek. Kimse kendinden menkul davranamayacak ve kimse kendisine durumdan vazife çıkaramayacak. "Ben öyle düşündüm ve öyle istedim, öyle oldu diyemeyecek". Sarsıntı bunun sarsıntısı, itirazlar kaybedilen ayrıcalıklı pozisyonlara. Dediğin gibi artık iç sömürge durumu bitiyor. "İç sömürge" ifadesi de son derece güzel bir tarifti ülkemiz için. Ellerine sağlık

Bibliyofil 
 07.01.2010 12:16
Cevap :
Aslında bu "iç sömürge" kavramı sol literatürde mevcuttur. Eskiden özellikle Kürt ulusalcıları Kürt illeri için kullanırdı. Ama biraz düşününce aslında bu ülkenin tamamının devletin bir iç sömürgesi olduğunun farkına vardım. Bu ülkenin yönetici elitinin Türkiye halkına bakışının klasik bir sömürgeciden hemen hemen hiç farkı yoktur. Cumhuriyet tarihinini şöyle kabaca gözden geçirelim ne görürüz?: Aşağılama, nefret, sömürü, malına mülküne el koyma, katliam, sürgün, yasak, baskı... İngilizler Hindistan'a ne yaptıysa bu yönetici kastı da bu ülke insanına aynı muameleleri yaptı. Şimdi bu düzenin artık daha fazla yürüyemeyeceği anlaşıldığı ve biraz sarsıldığı için panikteler. Tek dertleri de bu gidişi ne pahasına olursa olsun engellemek. Bu yolda her şeyi mübah görüyorlar. Düşün, adam içi çocuklarla dolu müze-denizaltıyı batırmayı bile göze alabiliyor. Teşekkürler katkı için.  07.01.2010 13:47
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 431
Toplam yorum
: 4967
Toplam mesaj
: 287
Ort. okunma sayısı
: 3709
Kayıt tarihi
: 30.06.06
 
 

Anahtar kelimeler: Antep, İstanbul, Haziran, İkizler, Beşiktaş, MÜ İletişim Fakültesi, Gazetecilik. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster