Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Eylül '17

 
Kategori
Aile
Okunma Sayısı
39
 

KT 128: "Huzur mu?" Der "Abla", "Ne Huzuru? Ne İlgisi Var? Nasıl?"

“Abla” kızına, pratik kaygılarla yapışmaz; "Sevgisini/kendisini yitirirsem, yokluğunun acısına katlanamam" der, bir de "annem kadar mükemmel anne olmam mümkün değil, bari abla olayım kızıma" diye düşünür. Ama mükemmeliyetçi annesinin sunduğu annelik modeli dışında bilgiye sahip olmadığından onun gibi kuralcı, sert, otoriter davranmaktan geri kalmaz. Kızının, "Ne zaman ciddisin, ne zaman değil, anlamıyorum" demesine neden olan, abla süsü verilmiş bir anne!

Okul öncesi, en iyisi en pahalısı değil, gelişimine yardım edecek oyuncakları arar, bulur, alır “abla”; yıllara yayılan biçimde, hafta sonları ana-kız sabahın köründe sokaklara dökülür, çocuğun abullabut yürüyüşünü bir çırpıda değiştiren bale kursuna, severek gittiği buz patenine, voleybola, yetenekli olduğu anlaşılan resim dersine taşınır dururlar. Çocukları, tepkilerini izlemeyi seven “abla”nın da seyirciler arasında olduğu çocuk oyunlarına, ardından çıkışta "hamburgerciye götüreceğim, söz!" rüşvetiyle sinemaya götürülen küçük kız, en çok duyduğu söz "HADİ!" olduğundan, gösterinin ilk beşinci dakikası sonunda eğilip her şeyi bilen annesine sorar "Şimdi n’olacak anne?".

Büyümekte olan kızın marka tüketen arkadaşları arasında mahçup olmasına aldırmayan “abla”nın boşluğunu, evlenip yeni bir düzen kurmuş olan hafta sonu babası doldurur; onu alışverişe götürür, markalı giysiler alır, arada mutlaka hamburgerciye gider, alışveriş merkezlerinde yeni yaşam biçimi deneyimlerler. "Eh!" der “abla” "bu da gerekli."

Akşamları eve gelir gelmez telefona koşan kız annesini arar, sorar: "Ne zaman geleceksin?". Bu konuda çocuğun "hıııı, hıı!" diye yanıtladığı ama hiçbir zaman aklının yatmadığı uzun konuşmalar yapar “abla”, ertesi akşam kızın eve varış saatine dek. Telefon faturaları giderek şişer; “abla” bir akşam kızını, defterini açmış karşıdaki çocukla konuşa söyleşe ders yaptıklarına da tanık olmuştur, taa ki bir gün ödemekte zorlandığı üç haneli sayılar yerine dört haneli bir faturayla karşılaşıncaya kadar!

Gözlerine inanamaz! Kıza gösterir, sorar, "Ben yapmadım!" yanıtı alır, "Bak, gider döküm alırım, yalan söyleme!" uyarısı üzerine konuşanın kendisi olmadığını tekrarlayan küçük kızın burnuna ertesi gün, Gayrettepe’den aldığı dökümü dayar. 900’lü hatlardan annesine bir ev hediye etmek istemiş ve sessizce suçunu kabullenen çocuğa sorar; "Benim yerimde olsaydın, senin çocuğun böyle bir şey yapsaydı, sen ne ceza verirdin?". Kız düşünür "Bütün yaz bulaşıkları yıkatırdım" der, öyle de yapar.


Ara sıra, "ama" der "Kızkalesi’nde ev çıksaydı bana kızmazdın!". “Abla” ev telefonunu, 900’lü hatlara, cep telefonu icat olunca, kızının kontörü olmayan arkadaşlarına hayır işlemekten bıkıp cep telefonuna kapatır; PTT'nin, şifreli arama, oraya kapama, bu tarafı açma gibi tüm hizmetlerinden yararlanır.

Evde “abla” işten çıkıp, alışveriş yapıp gelene dek çocuk yalnızlık çekmesin diye önce; annesinin saklamış olduğu kızına ait küçük notta "Wanda’yı çok seviyorum. Sen acıktığın zaman çok üzülüyorum. Çünkü ozaman sen kabarcıklar çıkartıyorsun. Ve çok komik oluyorsun" diye anlattığı balık (lepistes) alınır. Adını, Wanda Adında Bir Balık isimli İngiliz komedisinden alan hayvan, önce aşırı üreyip masa üzerini boy boy kavanozlarla doldurur, sonra yavrularını yer ve en nihayet kavanozdan dışarı zıplayıp ana-kız küçük aileyi üzüntüye boğar.

Lucky o ara hayatlarına girer. Yaşamlarına her zaman ortak ve destek olmuş bir arkadaşının "annem yaşlandı, artık bakamıyor" diyerek getirdiği kedisinin yavrusu, birkaç düşük ve -hemşire emeklisi sahibenin yaptığı- kürtajdan bir hafta sonra salimen Dünyaya geldiğinden adı Lucky, “abla”nın kızına arkadaşlık etsin diye sahiplenilir. Kızla Lucky birbirlerini çok severler, yatılı okumaya Kütahya’ya gittiğinde bu kez Lucky’e arkadaşlık etsin diye Karapati eve alınır. Akşamları eve, yüreği daha az çırpıntılar içinde varan “abla” huzur için acele etmiştir; makyaj yapılmış, orası burası pembe, mis gibi kokan Lucky bir başlangıçtır.

Bir akşam apartman girişinde, kızının has arkadaşının babası kapıcı Mehmet Bey, “abla”nın yolunu keser "kedi çamaşır makinesinde kapalı kalmış, çekiçle camı kırdık…" diye bir şeyler anlatır. Kafası, ruhu, bedeni, yüreği yorgun “abla” "hı, hıı" der eve varır. Kıza sorar bir yanıt alamaz, içine bir kurt düşer, banyoya gider, çamaşır makinesinin kapağını açar: Yuvarlak cam kapak tuzla buz, birikmiş cam kırıkları şıngır şıngır yere dökülmekte! Kedi artık her ne niyetle ise makineye konmuş, kapak sıkışmış, içeride dönendikçe havasız kalıp boğulacağını düşünen çocuk, komşuları kapıcıyı seferber etmiş, kırılmasın diye kapı kolunu zorlamamışlar, camı çekiçle kırıp kediyi kurtararak operasyona son vermişler.

Çocukluğun saf neşesinden, yorgun “abla”nın sabırsızlığıyla örselene gölgelene genç kızlığa giderken, gün geçtikçe güler yüzünü yitiren kız, sabrını taşırdığı annesinden, onun boyuna ulaştığında, kollarından tutup duvara yaslayıp "artık beni dövemezsin, istersem ben seni dövebilirim" deyip dalga geçene kadar, tutulup sarsılmak biçiminde şiddet görür. Daha sonra “abla” dert yandığında, iş arkadaşları arasından yapılı oğlanların yardım önerdikleri olmuştur.

Kızın, o 3.5 yaşındayken, babasının evden ayrılmasını affedemediği, çook sonra, yetişkin olduğu yıllarda anlaşılır ve çocuğunu sanki kendi seçimiymiş gibi babasız bıraktığını düşünen “abla”nın üzerinden ağır bir yük kalkar. İkinci eşi için de, iyi-kötü bir erkek unsuru diye evlenir ama elinden geleni yapan, baba değil ağabey olmaya çalışan bir başka adamı küçük kız reddeder. O da evi terk ettiğinde, -kızına bunu uygun biçimde anlatmaya çalışırken-, topu topu 5 yaşındaki küçük kızın -aynen bu biçimde- "Hiç uğraşma, bırak giderse gitsin!" demesiyle kendine gelen “abla” birdenbire görür ki, gerçekten uğraşıyor, var gücüyle dengelemeye, ayakta tutmaya çalışıyor, yorgunluktan öldü ölecek farkında değil!

Kızın, ortaokul sonrası yetenek sınavını kazanıp Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi’nde resim okumaya, yatılı olarak dört yıllığına Kütahya’ya gidişi her ikisi içinde dönüm noktası olur. Kız, annesinin iyi/kötü etkilerinden sıyrılıp kendini oluşturacaktır, “abla” ise sürdürdüğü ağır sorumluluk yıllarını geride bırakıp istediği gibi yaşayacaktır. Kendine sorar, "ne istiyorum?" Neonla yazılı, kendisini çok şaşırtan, pırıl pırıl bir cevaptır aldığı: "HUZUR!"

"Huzur mu?" der "abla", "Ne huzuru? Ne ilgisi var? Nasıl?"

Kendine yolculuğu buradan başlar: Sorarak! Kendisine sorarak!

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 591
Toplam yorum
: 50
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 51
Kayıt tarihi
: 27.07.15
 
 

İstanbul'da 20 yıldan fazla, tasarımcı grafiker olarak çalışırken bir kız çocuğu da yetiştiren "a..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster