Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Nisan '08

 
Kategori
Bilim
Okunma Sayısı
3968
 

Kuantum Evrende Tanrı (3)

Kuantum Evrende Tanrı (3)
 

3.Bölüm: “TANRI ZAR ATMAZ”

1700’lerin başında, Londra’da, yaşayan Abraham De Moivre adındaki bir matematikçi, kumarbazlar için olasılıklar hesaplayarak geçimini sağlamış. Yaklaşık on yıl bu işi yaptıktan sonra, teorilerini Şans Doktrinleri<ı>[1] isimli, 52 sayfalık küçük bir kitapta toplayan De Moivre, <ı>“Olasılık Teorisi”nin temellerini atmakla kalmıyor; matematiği zarlar ve oyunlarla açıklıyordu. Moivre, kitabında şansın aslında yanılsama olduğunu, gelişigüzel gibi görünen herşeyin fiziksel bir nedeni olduğunu iddia eder.

Nobel ödüllü fizikçi Wolfgan Pauli gibi pek çok fizikçinin <ı>“Tanrının ayırdığını hiçbir kul bir araya getiremez” diye suçladığı Einstein, parçaları birleştirmeye çalışıyordu.(fizikçiler genellikle birşeyi en küçük parçasına kadar ayırmaya uğraşırlar). Kuşkusuz Eisntein, <ı>“evrenle kumar oynanmayacağını” biliyordu. <ı>“Tanrı zar atmaz” sözleriyle evrenin olağanüstü bir düzenle var olduğuna inandığını söylüyor; ama yine de, “Kozmik Teori” ile temel kuvveti, kütleçekimini, elektromanyetizmayı, iki nükleer kuvveti birleştirip, evrendeki tüm kuvvetleri küçük bir denkleme sığdırarak, <ı>“Tanrı’nın zihnini okumayı” umuyordu. Her sabah uyandığında güne; <ı>“Eğer Tanrı olsaydım, evreni, bizi yöneten fizik yasalarını nasıl yaratırdım?”diye başlayan Einstein, hiç bir şeyin ışık hızını geçemeyeceğine inanıyordu, tesadüflerin bile... “Tanrı’nın evrenle kumar oynadığına inanmam” sözü ile atomaltı parçacıkların hareketlerini öngören kuantum teorisinine hep mesafeli durdu. Kuantum mekaniği henüz emekleme aşamasındaydı.

<ı>“Sen bir çiçeği ezemezsin/ Bir yıldızı rahatsız etmeden”[2] sözü doğru olabilir miydi? Birbirlerine uzak nesneler, görünürde aralarında hiçbir bağ olmasa da birbirlerinden etkileniyorlar mıydı? Uzmanlar uzun süre, bölünebilirlik ve yerellilik ilkesini kabul ettiler yani, “Eğer iki sistem bir zaman periyodu içinde birbirlerinden dinamik olarak soyutlanmışlarsa, birinci sistem üzerindeki ölçüm, ikinci sistem üzerinde gerçek bir değişiklik yapamaz”[3] ya da Einstein’in savunduğu “hiçbir etki ışık hızından daha hızlı yayılamaz.” 1964’te İskoç fizikçi John Bell, oluşturduğu kuramla Einstein’ın belirsizlik ilkesini ve hiçbirşeyin ışıktan hızlı olamayacağı tezini çürüttü. Saklı değişkenler vardı, elektronların, atomaltı parçacıkların, fotonların dünyasanda mekânsız bağlantılar gerçekliğin kendisinin de mekânsız olduğunu kanıtlıyordu.

Paul Davis, “Bilim İnsanı Tanrı’ya yaklaştıran en güvenli yolllardan biridir”diyor[4]. Kimileri için tersi de geçerli olsa, araştırmalar sonucu bulunan çok sıfırlı sayılar, sonsuz uyum hatta uyumsuzluklar arasındaki denge pek çok kişi için Tanrı’nın varlığının isbatı. Bilimin geldiği, geleceği son noktanın, insan bilincinin kavrayabileceği son nokta olması ne kadar trajik değil mi? Fizik, kimya, matematik, biyoloji ya da aklınıza gelebilecek herhangi bir bilim dalı aslında insanın bilinmeyeni anlama çabasındaki yetersizliğinin de ispatı gibi. İnsan küçük, evren büyük, üstelik adım başı kara delik, bir adım ötesi boşluk. Üstelik, en temel saydığımız bilimsel verilerin çoğu doğrudan yapılan deneylerle elde edilemiyor. Dünün bilimsel doğruları, bugünün bilimsel yanlışları olabiliyor. Yanlış çoğu zaman başka bir yanlışla yer değiştirerek bilimin arka bahçesine gömülüyor. Bilim güneşin ateşini nabzını tutmadan ölçer. Yıldızlara gitmeden, uzaydaki gazların cinsini ve oranını tahmin eder. Bilimsel kuramları ispatlayacak sonuçlar ortaya çıkmazsa, henüz bu konuda yeterince çalışılmadığı gerekçesi ile her şey açıklanabiliyor. Geçmişinde “yalancı tanrı rolü”nü oynamaya çalışan bilim, bugün yaşadığı kuantum sıçramanın ardından günah çıkaracağı gerçek “Yaratıcı”yı, “Herşeyin Teorisi”nin üstündeki “Üst aklı” arıyor. Dün, Tanrı’nın varlığını sorgulayan bilimsel metodlar, bugün gelişmiş fizik ve kozmoloji bilgileri eşliğinde insanüstü bir gücün varlığına dair eski inancı desteklemek için kullanılıyor.

Einstein’a göre, hepimiz çok uzaklardan çalınan, görülmeyen bir kavaldan gelen gizemli ezgiyle dans etmekteydik; “<ı>her şey, bir sinek için de, bir yıldız için de, bizim üzerinde denetim kuramadığımız güçler tarafından belirlenmiştir. İnsanlar da, sebzeler de kozmik toz da bu gücün etkisindedir.” Bu bilimin henüz evrenin belli gerçeklerini ölçebilecek güçte olmadığına inanan determinist akımın da anafikriydi; “<ı>Hiçbirşey nedensiz değildir, herşeyin bir sebebin sonucu olarak ortaya çıkar fakat biz bu ‘Asıl sebebi’ bilemeyiz.” Einstein kuantum mekaniğinin olasılıkları sonuç gibi sunmasına itiraz ediyordu. Yine de herkes kendi “olasılık” hesaplarına göre oyuna katılıyor. Bilimsel çalışmalar bazen sonu bilinmeyen bir kumara dönüşebiliyor. Rakamlar arttıkça, ihtimaller ve açılımlar zenginleşiyor.

İSTATİSTİKÇİ BAHİSLERİ

Sermayeniz aklınız ve sayılarsa oyuna girmeden bütün ihtimalleri gözönüne almaya çalışırsınız. Ya, zaten oyunda iseniz ve varoluşa ilişkin düşünceleriniz koca bir yanılgıysa, sonunda sizi cehennemin dibine yollayacak bir ihtimale “bütün servetinizi” koymak ister miydiniz? Adam Fawer, istatistik ve işletme okumuş bir yazar. Şimdilik yalnızca ülkemizde 22 baskı yapan, Olasılıksız’[5]ı, Alev Alatlı’nın Schrödinger’in Kedisi’[6] ni hatırlamadan okumak mümkün değil. Alatlı, 1999’da ülkemize kuantum ve olasılık teorisi ile yazılmış ilk romanı hediye etmişti. İki yazar da roman kurgusuyla, modern fiziği harmanlıyor, felsefe ve entrik unsurlarla birleştirerek kuantum evrenin işleyişini anlatıyorlar. İki bilimsel kitap da Einstein’ın tezini, kuantum dünyasının olasılık denizine atıyor. Yalnızca Alatlı pek çok yönden daha başarılı.
Tanrı’dan bahsetmeden evrenin başlangıcının açıklamanın imkânsız olduğunu inanan, diyen Stephen Hawking, “<ı>Benim çalışmalarım bilim ve din arasındaki bir çizgide bulunuyor, ama ben bu çizginin bilimsel yanında kalmayı deniyorum” “<ı>Tanrı zar atmakla kalmaz bazen onu göremeyeceğimiz yerlere de atar” diyor.
Bilim, dini argümanlarla tartışılmaya başlanınca felsefeye yaklaşsa da “Yaratılış”a ait bilimsel meraklar ister istemez pek çok araştırmacıyı bu yöne çekmekte... (Devam edecek)



[1] Abraham De Moivre, The Doctrine of Chances, Londra, 1712

[2] Şair Francis Thompson’un “The Mistress of Vision” isimli şiirinden

[3] J.C. Polkinghorne, The Quantum World, Londra, 1984,s.73

[4] The Accidental Universe, Paul Davies, Cambridge, 1982

[5] Olasılıksız, Adam Fawer, April y., 22 bs., 2007

[6] Shrodinger’in Kedisi, Alev Alatlı, (1. Kitap Kabus 1999), ( 2. Kitap Rüya 2001) Alfa yay.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

akşam gazetesindeki yazılarınızı büyük bir keyifle okudum. izin verirseniz bir kaç ek yapmak isterim. başlıklarla düşüncelerimi sıralamak daha kolay olacak: birincisi yedi evrenden oluşan bir kainatın var olduğuna yönelik bir kanı vardır bende. kainatın da bir tane omayacağı gibi. ikincisi; dejavu konusunda çok büyük bir yanılgı içinde olunduğudur. şöyle ki, ilk defa gördüğümüz bir yerin görsel bilgileri algımızda toplanacakken saniyenin çok küçük bir bölümünde hafıza bölgesine önce ulaşması nedeniyle gerçekleşen bir yanılsamadır. üçüncüsü: eğer evreni çözeceksek insan beyninin sınırlarına yolculuklar yapmalıyız diye düşünüyorum. beyin, evrenin bir kopyası olabilir. dördüncü düşüncem: 26 haziran deneyi en büyük bomba peşinde koşanların büyük hatası olabilir. öncesindeki küçük deneyler bile toprakta yırtılmalara yol açabildiğine göre, durum vahim olabilir. evrenin oluşumu indükleyenin kim olduğu değil, evrenin içindeki insan dikenine çözüm bulunmalı. diye düşünüyorum. sağlıcakla kalın.

Hakan Karaduman (Akdenizli) 
 26.04.2008 17:58
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 84
Toplam yorum
: 58
Toplam mesaj
: 14
Ort. okunma sayısı
: 1167
Kayıt tarihi
: 28.03.07
 
 

 Hacettepe Üniversitesi mezunu, nörobilimden psikolojiye disiplinlerarası eğitime hevesli bir Tür..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster