Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Haziran '20

 
Kategori
Psikoloji
Okunma Sayısı
50
 

Kuantum Mekaniği ve Psikoloji

İnsan, kendini fiziksel olarak güvenceye aldıktan ve temel bir takım sosyal ve fizyolojik ihtiyaçları karşıladıktan sonra sürdürdüğü yaşamı ve etkisi altında kaldığı olay ve olguları anlamlandırma ihtiyacı duymaya başlayan tek varlık olma özelliği taşımaktadır. Bu anlamlandırma ihtiyacına bağlı olarak insan, tarih boyunca kendisi açısından belirsizlikler içeren olguları, farklı paradigmalara başvurarak açıklama yoluna gitmiştir. İnsanın olay ve olgulara bir açıklık getirme ihtiyacı ve bu konudaki girişimleri, ister istemez onun da dünyayı algılayış biçiminde ve davranışlarında bir takım değişikliklere ya da düzenlemelere gitmesine neden olmuştur. İnsanda oluşan bu değişim, yaşamı anlamlandırmak amacıyla başvurduğu model ve yöntemlerin de süreç içerisinde değişmesine yol açmıştır. Bu bağlamda bu yazının asıl konusu olan bugün bilimin ulaştığı nihai nokta ve bu nokta açısından Carl Gustav Jung’un kuramının önemi hususu; ilk olarak insanoğlunun bilinmeyenleri anlamlandırma serüveninde başvurduğu modellere kısaca yer vermekle başlayacaktır. Bu altyapıyı oluşturulduktan sonra kuantum mekaniğinin temel ilkeleri ile Jung’un yaklaşık yüzyıl öncesine dayanan Analitik Psikoloji kuramının teorileri karşılaştırılacaktır. En son kısımda ise kuantum mekaniği perspektifinden psikoterapinin bugünkü ulaştığı nokta ve Jung’un kuramının bu noktadaki kilit rolü yorumlanmaya çalışılacaktır.
 
Tabiata ait olan her unsurda, şuurlu bir işleyiş bulunduğunu ve tüm olayların ortak bir ruhun kontrolünde gerçekleştiğini iddia eden animist düşünce, dünyadaki olay ve olguları anlamlandırmada çok uzun bir süre temel paradigma görevi görmüştür. Bu süreç M.Ö.  6. yüzyılda yaşamış olan ve evrendeki her şeyin insan aklı tarafından anlaşılmaya açık olduğunu öne süren Yunan Filozofu Thales’in dönemine kadar bu şekilde sürmüştür. Bu bağlamda Thales’in animist ve dogmatik olan düşünceye karşı bir devrim gerçekleştiren kişi olduğunu söylemek mümkündür. Thales’in bu fikirleri sayesinde insanoğlu, aklı ve gözlemi ön plana çıkartarak belirsizlikleri anlamlandırma yoluna gitmiş, bu duruş da zamanla olayları ve olguları anlamlandırmada felsefi bir bakış açısı kullanımının önünü açmıştır. Bu felsefi anlayış, birbirinden farklılaşan kimi fikirler açığa çıkarsa da; en temelde insanoğlu bu sayede dogmatik olanı sorgusuz ve sualsiz kabul etmek yerine aklını kullanarak bir anlam oluşturma becerisi ve kazanımı elde etmiştir. İnsanoğlunun elde ettiği bu kazanım, zaman içerisinde birçok felsefi ve bilimsel bilgiyi ortaya çıkararak insanın ufkunu genişletmiştir. Ta ki Ortaçağ Avrupası’nda yaşanacak olan o karanlık döneme kadar.
 
Herkesin bildiği gibi Avrupa’nın geçirdiği Orta çağ, Thales’le başlayan bilimin gelişiminin önünü tıkayan bir dönem özelliği taşımaktadır. Bu dönemde olay ve olguları anlamlandırmada akıl ve mantık temelli görüşler yerine; dogmatik kökenleri olan ideolojiler, kör adanmışlıklar ve mantık dışı inançlar tekrar ön plana çıkmaya başlamıştır. Üstelik tüm bunlar ne eleştiriye de özeleştiriye açık olabilmiştir. Bu durum da kaçınılmaz olarak sorgulamanın ve dolayısıyla doğayı ve yaşamı rasyonel bir zeminde anlamlandırmanın önüne geçmiştir. Bu bakış açısı neredeyse Tüm Avrupa’da derin bir buhran ve kaotik bir süreç ortaya çıkarmıştır.
 
16. yüzyılda Kopernik’in, yaptığı incelemeler sonucunda dünya merkezli evren anlayışı yerine, güneş merkezli bir evren fikrini ortaya sunması, Avrupa’da yüzyıllardır ben merkezli bir fanus içine hapsolmuş skolastik düşüncenin ilk çatlağını oluşturmuştur. 17. Yüzyıl başlarında ise bu çatlak; Descartes, Spinoza, Hobbes, Leibniz gibi düşünürlerin ortaya sunduğu devrimsel nitelikte olan bir takım fikirlerle daha da büyük ve geniş bir hal almıştır. Süreç içerisinde kaçınılmaz olarak skolastik düşüncenin birçok dogmatik bilgisi de sorgulanmaya başlanmıştır. Antik çağ düşünürlerinin fikirlerinin yer aldığı eserlerin -olay ve olguları anlamlandırmada başvurulabilecek nesnel referanslar olarak- saklandıkları tozlu depolardan tekrar gün yüzüne çıkartılmasıyla; çatlayan fanusta artık yapıştırılması imkânsız bir yarılma oluşmuştur. Böylelikle 18. yüzyıl başlarında Avrupa’da büyük bir aydınlama hareketi açığa çıkmış ve zaman içerisinde dogmatik temelli, geleneksel ve değişmez kabul edilen varsayımlar; yerini yavaş yavaş özgür düşünceye ve nihai olarak olayları ve olguları öznellikten ve önyargılardan bağımsız bir şekilde anlamaya ve anlamlandırma çabasına bırakmıştır.
 
Bu sürecin kaçınılmaz bir sonucu olarak bilim ve teknik alanlarında da büyük gelişmeler yaşanmış ve bu sayede doğadaki hiçbir şeyin nedensiz oluşmuyor olduğu gerçeği fark edilmiştir. Örneğin belirli bir kuvvet uygulanarak havaya fırlatılan bir nesne, yerçekiminin etkisiyle belli bir süre sonra ivme kaybediyor sonra da yere düşüyordu ya da belli bir sıcaklık derecesine gelen su, buhar makinesini aktive ederek ortaya bir enerjinin çıkmasına neden oluyordu. Tüm bu gözlemler neticesinde varılan düşünsel nokta şu olmuştur: “belli nedenler, belli sonuçları doğurmaktadır.” Bu gözlem, aslında evrende nedensiz ya da rastgele oluşmuş gibi görünen birçok hadisenin, henüz keşfedilememiş bir nedensellik ilişkisine bağlı olarak geliştiği teorisini de açığa çıkarmıştır. Nitekim Pierre Simon De Laplace gibi bilim insanlarının öncülüğünde gelişen ve bilimsel determinizm diye de bilinen bu paradigma, zamanla evrenin işleyişini anlama ve anlatmada temel bir ölçüt olarak kullanılmaya başlanmıştır.
 
Doğadaki hareket ve kuvvetleri yasalarla inceleme işine girişen Newton fiziği de -diğer bir adıyla klasik fizik-  bu bakış açısının eseri olarak karşımıza çıkmıştır. Isaac Newton'a göre evren, zamanın başlangıcında Tanrı tarafından kurulmuştu ve o zamandan beri O'nun yasalarına göre çalışmakta olan devasa bir mekanik saat özelliği taşımaktaydı. Bu anlayışla Newton, kendi dehasını da kullanarak fiziksel evrende var olan ve bir bilinmezlik arz eden birçok unsuru, evrensel anlamda geçerliliği olacak bir takım formüllere dönüştürme işine girişmiştir. Algılanabilir olanın fiziği olarak da geçen Newton fiziğinin çıkarımları sayesinde birçok bilimsel yasa belirlenmiş ve ortaya çıkan bu yasalar sayesinde atom üstü evreni anlamaya yönelik birçok bulgu ortaya çıkartılmıştır. Sonuç olarak doğa karşısında bin yıllardır reaktif bir durumda olan insanoğlu; elde ettiği bu güç sayesinde daha proaktif bir duruma geçmiş, önceleri izah ve formüle edilmekte zorlanılan birçok doğa olayı üzerinde yönetimi ve denetimi nispeten ele geçirmeye başlamıştır. Gelinen bu nokta, bilinmeyeni anlama ve anlamlandırma peşinde koşan bilim insanlarına da büyük bir özgüven aşılamış ve onları evrende kaotik bir durum arz eden her olguyu bir an önce açıklama yarışı içine sokmuştur.
 
Nedensellik ilkesine dayalı bu determinist yaklaşım ve aklı merkez alan kartezyenci anlayış, insan davranışlarının nedenlerini açıklamaya yönelik de heyecan verici bir şekilde kullanılmaya başlanmıştır. Bu paradigma, başlangıçta insanın dışarıdan gözlemlenebilir bir durumda olan kesimlerinin nedenselliği açıklanmaya çalışmış ve bunun neticesinde insan davranışlarına, hayvanların kullanıldığı belli deneylerle çeşitli izahlar getirebilme çabası içerisine girilmiştir. Sonraki süreçte hayvan davranışlarını incelemenin çok daha kompleks özellikler barındıran insanı anlamak için yeterli olmayacağına kanaat getiren bilim insanları, incelemek için bu sefer hedefine direkt insanın kendisini koymuştur. Neticede bu araştırmacılar, insanı tanımak adına, en dış katman olarak kabul edilen gözlemlenebilen davranışlardan yola çıkarak yavaş yavaş daha iç katmanlara doğru ilerleyecek bir inceleme süreci başlamıştır. Bu sürecin en ön basamaklarında tüm psikolojik yaşantıyı ‘uyaran’ ve ‘uyarana verilen yanıt’ şeklinde bölerek bir etki-tepki yasasıyla açıklamaya çalışan davranışçı kuram bulunmaktadır. Fakat salt davranışçı bir bakış açısı, insanı anlamaya yönelik olarak belli bir düzeye kadar etkili olabilmiş bunun üzerine öğrenme ya da düşünme gibi dışarıdan net olarak gözlemlenemeyen bilişsel bir takım süreçlerin de hesaba katılması kanaatine varılmıştır. Netice de gelinen nokta, bugünkü bilişsel davranışçı kuram olarak geçen ekolün temellerini oluşturmuştur.
 
Öte yandan insan davranışlarının nedenselliğini açıklama işine girişen ve bulguları ile yaşadığı çağa damgasını vuran bir başka kişi de asıl mesleği nörolog olan Sigmund Freud olmuştur. Freud; insanının duygu, düşünce ve davranışlarını belirgin bir şekilde etkileyen bilinçdışı alanın varlığını keşfedip bu alandaki işleyişi, belli bir takım kuramlara dönüştürerek standart hale getirmeye çalışan ilk kişi olmuştur. Freud, o dönemde hakim olan neden-sonuç ilişkisine bağlı bilimsel paradigma çerçevesinde, bilinçdışının çalışma prensiplerini dikkate alarak ruhsal süreçleri bir nevi formülleştirme işine girişmiş ve neticede ilk olarak onun meşhur topografik kuramı ortaya çıkmıştır. Bu kuramla Freud’un özetlemeye çalıştığı temel husus şu olmuştur: çocukluktaki bütün istekler, içgüdüsel kıpırtılar, çeşitli tepki ve davranışları; erişkinlerde de varlığını sürdürüp uygun koşullarda yeniden kendilerini açığa çıkarabilmekte ve asla yok olmamaktadır.
 
Freud, bu kuramıyla; bilinç ve bilinçdışı katmanları ve her iki katmanın dinamik bir halde etkileşimini izah etmeye çalışırken; tüm bu etkileşimlere bağlı olarak insan da ‘özgür irade’ denen bir olgunun da mümkün olamayacağının altını çizmiştir. Aynı zamanda Freud, bilinçdışının bebeklikten itibaren cinsellik ve saldırganlık gibi son derece ‘nahoş’ içeriklerden ibaret bir yapı olduğunu iddia ederek, Hristiyan teolojisinde yüz yıllardır hüküm sürmüş -cennetten kovulduğu için- ‘günahkâr doğan insan’ fikrini de farkında olmadan desteklemiştir. Sonuç olarak Freud, sıra dışı bulguları ile yaşadığı çağa damga vurmuş, Viktorya devrinin baskıcı tutumu karşısında bunalan halkın, kendi hakikatlerini -ilk başlarda gizli gizli de olsa- tanıması ve anlamlandırmasına o dönem için büyük bir katkı sağlamıştır.
 
Ancak psikoloji alanında gerçekleşen tüm bu devrim niteliğindeki buluşlara rağmen kimi araştırmacılar, insanın salt bir neden sonuç kalıbına sığdırılmayacak kadar farklı ve özel bir varlık olduğu düşüncesini geliştirmiş;  hatta bu farklılığın her insanın öznelliğinde çok daha zengin bir çeşitlilik arz ettiğini iddia etmiştir. İnsanı bu yönleriyle de anlamaya gönüllü olmuş araştırmacılardan en dikkat çekeni ise İsviçreli Psikiyatrist Carl Gustav Jung olmuştur. Jung, aslında Freud’un uzun yıllar takipçiliğini yapmış, insan ruhuna (psişe) dair Freud’un ortaya sunduğu birçok fikri kabul etmiş bir teorisyendir. Ancak Jung’un derin ve düşünsel karakterinin yanı sıra insanı anlamak adına yaptığı seyahatler, incelemeler, özel ilgi duyduğu spritualizm ve ezoterizm gibi alanlara ek olarak; pek de rasyonel bir zeminde açıklanamayacak nitelikte tecrübe ettiği bir takım fenomenler nedeniyle, Freud’un kuramının insanı anlamada ve anlamlandırmada yetersiz kaldığına kanaat getirmiş ve süreç içerisinde onun bir takipçisi olmaya son vermiştir.
 
Jung, sonrasında kendi üzerinde derinlemesine yaptığı bilinçdışı analizlerden de yola çıkarak bilinç ve bilinçdışı alanın salt nedensellik ilkesine bağlı olarak izah edilemeyecek nitelikte birtakım başka içerikler de barındırdığını fark etmiştir. Şöyle ki Jung’a göre psişenin -insan ruhunun- bir parçası, zamanı bilinen lineer zamanın ötesinde deneyimlemekte ve buna bağlı olarak kişiye akılla izah edilmesi güç farklı tecrübeler yaşatmaktadır. Örneğin kişinin rüyaları ona gelecekte olacaklara dair bir takım sembolik mesajlar verebilmekte ya da iki insanın gerçekleştirdiği etkileşimlerinde, her iki tarafın da farklı şekillerde etkilendiği zaman ve mekân kavramının sınırları ötesine geçebilecek durumlar oluşabilmektedir. İşte Jung’un tespit ettiği tüm bu tür fenomenlerin izahında determinist bakış açısı o dönem için yetersiz kalmıştır.
 
O dönemlerde açığa çıkan bir diğer ilginç durum da şudur; Jung’un fark ettiği neden sonuç ekseninde izahı mümkün olmayan bu tür fenomenleri, Albert Einstein da gözlemlediği bazı fiziksel unsurlar üzerinde de fark etmiş ve bunun üzerine uzay ve zaman boyutundaki birçok olgunun aslında görecelik arz ettiğini ve tüm bu olan bitenin klasik fiziğin formülleriyle açıklanamayacak kadar kompleks unsurlar barındırdığını tespit etmiştir. Örneğin, Einstein’in özel görelilik kuramına göre, uzayı ve dördüncü boyut olarak kabul edilen zamanı algılama biçimi, kişinin bulunduğu konuma ve nasıl hareket ettiğine göre değişmekteydi; hatta Einstein’ın bu teorisini açıklamak için verilen en çarpıcı örneklerden biri de meşhur ikizler paradoksu olmuştur. İkiz kardeşlerden birinin dünyada kalması diğerinin gezegenler arası bir yolculuk için füzeyle yola çıkartılması durumunda, ikizlerin aradan yıllar sonra bir araya geldikleri takdirde, uzay seyahatine gönderilen ikiz kardeşin, diğerine nazaran daha genç kaldığı ortaya çıkacaktı. Dolayısıyla bu paradoksa göre, sabit kabul edilen ışık hızına yakın bir hızla hareket eden bir cismin içindekiler için zaman daha yavaş akmaktaydı,  diğer bir deyişle eğer bir cisim, ışık hızına erişebilirse o cismin içindekiler için zaman durmaktaydı. Hatta bu çarpıcı bilgiden hareketle "zamanı yavaşlatmamız mümkünse, geriye doğru çevirmemiz de mümkün olabilir mi?" sorusu açığa çıkmış ve bir zaman makinesi yapmanın mümkün olup olamayacağı tartışılmıştır.
 
Tüm bu bilgilerden hareketle, Einstein’in gözlemlenebilir fiziksel dünyada fark ettiği görecelik barındıran unsurlarla, Carl Gustav Jung’un insan pşişesinin işleyişine dair gözlemlediği neden-sonuç ilişkisi ile açıklanamayacak nitelikteki kimi durumların paralellik arz ettiğini söylemek mümkün görünmekte. Nitekim tüm bilim dünyası Einstein’ın ortaya sunduğu bu izafiyet teorisi ile sarsılmış bir haldeyken, Carl Gustav Jung ve Einstein’ın insan pşisesinin bir parçasının izafiyet teorisine uygun hareket edip edemeyeceği konularında o dönemlerde mektuplaşmaları bilinmektedir. Hatta Einstein’ın o dönemlerde sarf ettiği şu sözleri ile; Jung’un bu yöndeki tespitlerine bir nevi yeşil ışık yaktığını da söylemek mümkündür:
 
"Elinizi bir dakikalığına sıcak bir fırının içine sokun, sanki bir saatmiş gibi gelir. Güzel bir kızla bir saat kadar zaman geçirin, bir dakikaymış gibi gelir. İzafiyet budur."
 
Tüm bu devrim niteliğindeki gelişmeler devam etmekteyken Jung, kendi kuramında neden-sonuç ilişkisinin açıklamada yetersiz kalacağı bir başka teori daha ortaya sunmuştur: Jung’un “eşzamanlılık” olarak tanımladığı bu olgu, üç boyutlu mekân ve lineer zaman ölçütlerinin dışında, evrendeki birçok unsurun ortak ve senkronize hareket etmesi sonucunda ortaya birtakım anlamlı olayların vuku bulabiliyor olmasıydı. Örneğin Jung, hayatımız düz bir çizgide ilerlerken karşımıza çıkan yaşamsal bir takım krizlerin, çeşitli sorunların ya da kazaların; bizim hayatımızda önemli bir takım anlamları olduğunu iddia etmiştir. Ona göre kozmik sistemin bazı unsurları bir araya gelip ortak hareket ederek, karşımıza bazı olaylar çıkartabiliyordu ve o olay ya da kriz, bizim ruhumuzda fark edilmesi ve değiştirilmesi gereken bazı unsurlar olduğunun bir nevi habercisi niteliği taşıyordu. Aynı şekilde kişinin ruhsal gelişimi ve dönüşümüne etki edecek bir takım başka olaylar, birbirlerinden sanki haberdarmışcasına yine eşzamanlı bir şekilde hareket ederek yaşamda bazı manidar rastlantılar açığa çıkartabiliyordu.
 
Eşzamanlılık ilkesine paralel olarak Jung’a göre rüyalarımız da geçmişimizden ve bugünümüzden bir takım izler taşımakla birlikte, bizlere -bir fragman niteliğinde- gelecekte yaşanacaklara dair bize bir takım sembolik mesajlar vermeye çalışıyorlardı. Bu bağlamda Jung’un Analitik Psikoloji kuramı, yaşadığı dönemde bilim camiası tarafından bilimsellikten uzaklaşıp, bilimin ölçülebilir nitelikteki bir konusu olamayacak derece öznel, göreceli, spritüel ve kaotik bir alana kaydığı için eleştirilmiştir. Fakat o zaman için Jung’un kuramına yönelik tüm bu eleştirileri yapan kişilerin -fark edemedikleri için- öngöremedikleri başka bir takım olgular bulunmaktaydı: “atom altı parçacıkların işleyişleri ve kuantum mekaniğinin bugünkü geldiği nokta.”
 
Atom üstü bir seviyedeki kaba nesneleri ve etkileşimleri ölçmede son derece işe yarar formüller geliştiren kartezyenci bilim ve klasik fizik; bugün sezgisellik, canlılık, belirsizlik ve aynı anda iki farklı şey olma gibi özelliklere sahip olan atom altı parçacıklar söz konusu olduğunda geçerliliğini yitirmiş durumda: Artık kuantum mekaniği sınırlarında ele alınan atom altı parçacıkların işleyişleri, neden-sonuç ilişkisi ile açıklanamayacak ve herhangi bir şekilde formülleştirmeye mahal vermeyecek kadar karmaşık ve kaotik bir durum arz etmekte. Örneğin meşhur çift yarık deneyi ile atom altı parçacıklardan biri olan elektronların, aynı anda hem dalga hem da parçacık olarak görünebildikleri ve üstelik bu durumlarının o an ortamda bulunan gözlemciye göre farklılık arz ettiği çarpıcı bir şekilde fark edildi. Ya da atom altı parçacıkların konumları söz konusu olduğunda kesin sonuçlardan ziyade sayısının tahmin bile edilemeyeceği çoklukta olasılıkların ortaya çıktığı anlaşıldı. Hepsinden de ilginci ise Einstein’ın bile ‘ürkütücü’ kelimesine ve "uzaktan hayalet etkisi” gibi bir tanımlamaya başvurarak tarif ettiği ve varlığı bugün bilimsel olarak da ispatlanmış bir halde olan -hatta fotoğrafı bile çekilen- kuantum dolanıklığı oldu.
 
Danimarkalı fizikçi Daniels Bohr, klasik fizikçilerin güç ya da enerji değişimi gibi etkiden sorumlu bir olayın yokluğuna rağmen; elektronlar ya da fotonlar gibi atom altı parçacıkların bir kere temas ettiklerinde birbirlerini tanıdıkları ve aralarında ne kadar uzun mesafe olursa olsun birbirlerini hissederek zamandan ve mekândan bağımsız bir şekilde, eş zamanlı olarak etkileşime geçtiklerini keşfetmişti.  Buradaki ‘eş zamanlı’ kelimesinin altını çizerek; tüm canlıların ve nesnelerin de atom altı parçacıklardan oluştuğunu göz önünde bulundurduğumuzda; bu durumu iki farklı nesnenin ya da varlığın zaman ve uzaydan bağımsız olarak birbirinden haberdar olup senkronize olarak işlem yapabilmesi ihtimalini de doğuruyordu. Dolayısıyla Carl Gustav Jung’un yıllar öncesinde “eşzamanlılık” olarak açıklamaya çalıştığı buna benzer bir olgu, bugün bilimsel olarak da ispatlanmış olan dolanıklık ilkesiyle oldukça örtüşen yanlar barındırdığını söylemek mümkün hale geldi denilebilir.
 
Yazımın bu kısmına kadar aslında oldukça karmaşıklık arz eden bir takım olguları -bir sosyal bilimci olarak- mümkün olduğunca basite indirgeyerek aktarmış olduğumu umut ediyorum. Bundan sonraki kısımda ise fizik ve psikoloji alanlarındaki bu değişim ve gelişim sürecine paralel olarak, psikoterapi ve de dinamik psikoterapilerin bugün geldiği nokta ve gelecekteki olası konumları hakkında bazı bilgi paylaşımları ve yorumlamalardan sonra bu yazıyı sonlandırmakta fayda var diye düşünüyorum.
 
Kuantum mekaniğindeki sayısız etkileşim ve olasılıktan hareketle, yeryüzünde aynı kalan ve tam manasıyla ölçülebilen hiç bir şeyin olamayacağı ve her şeyin tam bir devinim içerisinde sürekli olarak kendi içinde ve çevresiyle etkileşim halinde olduğu fark edilmiş oldu. Hatta konu, çok boyutlu bir varlık olan insanın çevresiyle ya da diğer insanlarla etkileşimi söz konusu olduğunda daha da karmaşık bir hal alıyordu. Aslında varılan bu sonuç yıllar evvelinden;  “Fizik dünyada determinizm vardır, insan dünyasında ise hürriyet hüküm sürer”  diyen ünlü yazarımız Cemil Meriç’i de bir nevi haklı çıkarıyordu. Bu bağlamda iki insanın bir araya geldiği psikoterapi ortamının da, her milisaniye içinde birbirinden farklı, sayısız ve dinamik etkileşimlerin hüküm sürdüğü bir ortam olduğu fark edildi. Bu durum, kaçınılmaz olarak şu gerçeği de doğurmaktaydı: terapist, danışan, seans ortamı, konuşulan konunun içeriği, danışanın geçmişine ve de geleceğine yüklediği anlamlar, keza terapistin kendisinin yanı sıra danışanın geçmişine ve geleceğine yüklediği anlamlar, hiçbir zaman sabit kalamamaktadır, hem danışanın hem de terapistin kişisel hayatlarında olan sayısız başka parametrelere bağlı olarak bir değişim ve dönüşüm arz etmektedir. Üstelik tüm bu değişiklikler; terapistte, danışanda, hatta her ikisinin de çevresinde, ölçülemeyecek kadar çeşitli ve birbirinden farklı etkileşimlere yol açmaktadır. Özetle atom altı parçacık seviyesinde olan biten sonsuz sayıdaki çeşitliliğin bir benzeri, iki insanın etkileşimi sırasında da oluşmaktadır. Sürece dâhil olan her insan, varlık, olay ya da olay örüntüsü ise; sürecin daha da karmaşık bir hal almasına yol açmaktadır. İşin bir diğer ilginç yanı ise Carl Gustav Jung, açığa çıkan bu oldukça kompleks ama dönüştürücü özellikteki etkileşimlerin sırrına, yıllar öncesinde vakıf olmuş ve bu durumu şu cümlesi ile izah etmişti:
 
 
“İki kişinin bir araya gelişi iki kimyasal maddenin birbirleriyle temas etmeleri gibidir, eğer bir reaksiyon meydana gelirse ikisi de dönüşür.”
 
 
Bu bilgilerin paralelinde, Carl Gustav Jung’un Analitik Psikoloji kuramı açısından, tüm bu açık ve gizil etkileşimlerin ortaya çıkardığı psişik enerjiler, hem kişisel hem de toplumsal yaşantıları anlamlandırmak açısından üzerinde titizlikle durulması gereken son derece önemli hususlar arz etmektedir. Bu bağlamda Jung’a göre insanoğlu için en büyük tehlike; açlık, deprem, mikroplar, kanser olmayıp, yalnızca insanın kendisi olduğu göz kamaştırıcı bir açıklıkla ortaya çıkmaktadır. Bu gerçekten hareketle Jung, kendi döneminde henüz emekleme evresinde olduğunu düşündüğü psikolojinin, geleceğin bilimi olacağına inanmıştır. Ona göre bunun nedeni ortadadır: ruhsal yaraları saracak, etkili bir çare henüz tam manasıyla bulunamamıştır; oysa bu yaralar, doğanın en acımasız, en büyük yıkımlarından daha da yok edicidir ve yine Jung’a göre insanı olduğu gibi halkları da korkutan en büyük tehlike aslında psişik tehlikedir.
 
Tüm bu bilgiler ışığında psikoterapide bugün gelinen nokta ise hayli dikkat çekicidir: Konu insan ve onun psikolojik dinamikleri olunca, bu konudaki sağlıklı değerlendirmelerin ancak her etkileşimin kendi içinde ele alınmasıyla mümkün olabileceğini iddia eden öznelerarasılık ve bağlamsalcılık kuramları daha ön plana çıkmıştır. Bu bakış açısı da belirli kuramsal tanımlamalar ve çerçeveler dâhilinde insanı ve onun etkileşimini anlamaya çalışmanın son derece sınırlayıcı hatta zaman zaman da yanıltıcı olabileceğinin altını çizerek; her insan ruhunun, birtakım kalıplarla sınırlandırılmayacak kadar çok, zengin,  izah edilmesi zor, zaman ve mekândan münezzeh bir biçimde gizemini halen koruyan unsurlar barındırdığı sonucuna varmıştır. Bu nokta terapistin yapabileceği an makul tutumlardan birinin de, danışanıyla tam bir eşduyuma geçip onunla senkronize olarak, sezgisel olarak onun neye ihtiyacı olduğunu hissedip o şekilde davranması olabileceği sonucuna varılmıştır. Bu bağlamda Jung’un bu alandaki dehası, onun yıllar öncesinde söylediği şu sözle bir kez daha ortaya çıkmaktadır:
 
 
 “Kuramların iyi öğrenin ama yaşayan ruhun mucizesine dokunabildiğinizde onları bir kenara bırakın.”
 
 
 
Ümit Akçakaya
 
Uzm. Psikolojik Danışman & Yazar
 
 
 
Faydalanılan Kaynaklar
 
Brandchaft, Bernard  (2014). Özneler Arası Bakış Açısı. Çev: Özgür Gelbal. Psikoterapi Enstitüsü Yayınları.
 
Bilim ve Teknik Dergisi (2020). Sayı: 626. Tubitak Yayınları.
 
Freud, Sigmund (2018). Psikanaliz Üzerine. Çev: Kamuran Şipal. Cem Yayınevi.
 
Jostein, Gaarder (2017). Sofi’nin Dünyası. Çev: Sabir Yücesoy. İstanbul: Pan Yayıncılık.
 
Jung, C. Gustav (2006). Analitik Psikoloji. Çev: Ender Gürol, Payel Yay.,
 
Jung , C. Gustav (2001). Anılar Düşler Düşünceler. Çev: İris Kantemir, Can Yay.
 
Jung , C. Gustav (2011). İnsan Ruhuna Yöneliş. Çev: Engin Büyükinal, Say Yay.
 
Jung,  C. Gustav (2007). Keşfedilmemiş Benlik. Çev: Barış İlhan, Barış İlhan Yay.
 
Meriç, Cemil (2007). Sosyoloji Notları ve Konferanslar. İletişim Yayınları
 
Mctaggart, Lynne (2009). Niyet Deneyi. Çev: Sibel Malkoç. Butik Yayınları.
 
Şahin, Sinan (2019). Paradigmasal Değişimde Kuantum. Aram Yayınevi.
 
Tosh, John ( 2019).  Tarihin Peşinde. Kronik Kitap Yayınları.
 
ETEM SEVİK bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 89
Toplam yorum
: 17
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 3426
Kayıt tarihi
: 06.12.11
 
 

BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ,“Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık” bölümünden mezun oldum. Yüksek lisans..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster