Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Mart '09

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
266
 

Küçük tekrarlar

Küçük tekrarlar
 

Havada yağmur kokusu var. Bir an önce kendimi Turanın dükkanına atmam gerek. Biraz laflarım. Üç gibi o da dükkanı kapatır. Beraber sallana sallana evlere dağılırız. Geceleri çalışmanın bir insanı tepetaklak ettiğini söyler Turan. Önceleri ona katılmıyordum. Ama gece hayatımın ikinci yılında ona hak vermiştim. Bir insan doğru söylüyorsa ona hak vermem gerekir. Daha doğrusu bunu ona söylemek zorundayım. Böylesine saplantılı bir özelliğim var. Herkesle kıyasıya tartışırım. Birkaç gün o tartışmayı düşünürüm. Eğer tartıştığım insanın doğru söylediğine inanırsam, hayatımın en berbat anları başlar. Ona hak verdiğimi söyleyene kadar günlerim geçmez. Bir eziyet olur her şey. Bana benzer çok insan tanımıştım. Ama genelde bilindik tiklere sahiptiler. Yıllar önceydi. Biriyle tanışmıştım. Acayip tikleri vardı. Saçını elle, saçını ellerdi. Yürürken ona vücudunun, giysinin bir parçası sakın değmesin. Eğer değerse seni takip eder gizlice. Çaktırmadan bir yolunu bulur sana sürtünür. Sonra derin bir oh çeker. Geri döner, yoluna devam eder. Zıpla tavana elini değdir, bir tavşan gibi o da hemen zıplar. Bu özelliği yüzünden ne sorunlar yaşamıştı kim bilir. Bekar yaşamıştı bir dönemler. Ve o zamanlarda, iki hafta da olsa pazara gitmek zorunda kalırdı. Bu onun için tam bir eziyet olurdu. Pazar boyunca, alacaklarının peşinden değil, ona temas edenleri izlemekle geçirirdi. Küçük bir çocuk, peşinde arabasını sürükleyen yaşlı bir kadın, sağına soluna dikkat etmeden hayvan gibi yürüyen bir adam, her kim olursa olsun. Ona dokundular mı, eziyet dolu dakikalar başlardı. İçinde eğer ona dokunamazsa bu gece uyumayacağına dair korkular başlardı. Ama o yılmaz, takip ederdi. Bir keresinde, bir kadını yarım saat boyuna takip etmişti. En sonunda kadını yaşadığı apartmanın asansöründe, yakalamış gizlice pardösüsüne dokunmuştu. Sonra Tanrıya dua etmişti. İyi ki üst katta oturuyor diye.


Benim dertlerimden biri de bu işte. Tartışmayı sevdiğim kadar, yanıldığım zaman gidip o insana yanlış düşündüğümü söylemem gerek. Bu yüzden çok sorun yaşadım. Ve lanet olsun, belki de bu yüzden bir gün doktora gitmem gerekiyor, biliyorum.


Birkaç gün önce bankada bir işim vardı. Her insanın yaptığı gibi, bankada numaratörden sıra numarası alıp, koltuklardan birine oturmuştum. Altı yedi kişi bulunuyorduk bankada. Tahminen on beş dakikada işimi bitiririm diye düşünüyordum. Ama öyle olmadı. Her gişenin üzerinde olan numara tabelaları acayip bir dengesizlikle hareket ediyordu. Benden sonra gelen adamlar, ellerindeki kağıtlarla, üç yüz dört yüz sayı sonrası bir numara ile, sıraları hemen geliyordu. Bu böyle bir kısır döngü içerisinde bir süre devam etti. Canım çok sıkıldı. Kendimi tutamadım nedense. Gişelerden birine yaklaştım. Genç bir bayan müşteriyle ilgileniyordu.


-Hanımefendi bir yanlışlık var galiba, hani düğmeye basıyorsanız artık sıramız bir türlü gelmiyor dedim.


Kafasını kaldırdı. Suratıma tebessüm ederek baktı. Bu daha da canımı sıktı.


-Beyefendi, ilgisi yok. Buna ben karar vermiyorum. Tamamen otomatik dedi. Bir tane tuş var, ona basıyorum. Numaraları o seçiyor dedi.


- Milli piyango numarası mı seçiyor dedim, sinirli bir ses tonuyla. Sıra numaraları var, bizden sonra gelen dörtyüzlü numara ile önümüze geçiyor, bu kadar basit. Bir yanlışlık var dedim.


- Beyefendi benimle bir ilgisi yok, sistem böyle. Dedi kızgınlıkla.


O an elimdeki kağıdı suratına fırlatıp çekip gitmek geldi içimden. Yapmadım. Tamam dedim. Bankadan çıktım. O gün bir şekilde kızın doğru söylediğini öğrendim. Ve perişan anlarıma başladım. Akşam yemek bile yiyemedim. Müşterilerin her birine bir sürü yalan uydurmak zorunda kaldım. (Birbirimize öylesine alışmıştık ki, en ufak bir tatsızlığımızın kokusunu bir köpek gibi hemen alıyorduk.) Ertesi gün ona gidip özür dilemem, ona hak vermem gerekiyordu. O gün doğru düzgün uyuyamadım da


O sabah kalkıp, ilk işim bankaya yollanmak oldu. Bankadan girdim. Kızın yanına numara almadan gidip özür dileyeyim diye düşündüm. Ama sonra başkasının duymasına gerek yok, bekle işin ne dedim kendi kendime. Numaratörden tam beş tane sıra kağıdı aldım çaktırmadan. Çünkü üç kişiydiler. Yine az kişi vardı bankada, ama bu defa hazırlıklıydım. Ve hazırlandığım gibi de oldu. Bir sürü insan geldi, dört yüzlü numaralarla önümüze geçti. Sakinlikle karşıladım onları. Kırk beş dakika sonra kağıtların üçüncüsünde onu yakaladım. Yanına yaklaştım. Dün yapmadığım işlemi yaptırdım. Sonra özür diledim. Çok şaşırdı. Teşekkür etti bana, duyarlılığım için. Tekrar teşekkür edip bankadan çıktım. Eve gidip, akşama kadar derin bir uyku çektim.


Bu özelliğimden hep nefret ettim hayatım boyunca. Ama mal bendim, defo da benimdi. Hele hele Türkiye’de özür dilemenin bir utanç simgesi sayıldığı bu toplumda. Kesinlikle doktora gitmem gerekiyordu.

Turanın dükkanına geldiğimde saat üçe gelmek üzereydi. Üç tane üniversite öğrencisi, filmleri inceliyorlardı. Geldiğime her gün olduğu gibi sevindi. Yanına geçip, tabureye oturdum. Her zamanki, cümlelerle lafladık. İşler, müşteriler, satışlar hiç değişmeyen sorunlarımız. Ahmet Kaya’nın kasetini koydu. Bu günlerde çok gidiyor dedi, bir de ölmediği dedikodusu sorma gitsin dedi. Ben gülümsedim. Ama o sırada Turan’ı dinleyen öğrenciler bize kulak kabartmış olmalı ki, lafa girdi.


- Abi iki kaset satacağım diye, vatanı da satarsın dedi. Diğer ikisi onu susturmaya çalıştılar. Tamam tamam sesleri yükseldi aralarından.


Turan önce anlamadı. Ben de kendimi tuttum. O kadar zordu ki kendimi tutmam. Ama susmam gerekirdi. Esnaflık kuralları ile raconu ile ağır bir meslekti. Bir dostunun dükkanında, maraza çıkarmak ona yapılabilecek en kötü, en ağır hakaretti. O yüzden hemen söze girdim.


-Bir dakika Turan, ben kapının önünde bir sigara içeceğim dedim.


Turan gülümsedi. Kafasını salladı. Geçerken ters ters baktım öğrencilere, dua edin burası dükkan ulan dedim içimden. Ne yapacaksam. Kapının önüne geçtim. Bir sigara çıkardım, yaktım. Dükkanın camekanına arkamı döndüm, hafifçe de uzaklaştım. Dükkanın önünü kapatmak istemedim. Kurallardan biri de bu işte.


Sigaramın daha üçüncü nefesini çekiyordum ki, bir bağırtı koptu. Arkamı dönerken, üzerime doğru düşmekte olan birini fark ettim. Hemen sola doğru çekildim. Öğrencilerden biri yere serilmişti. Arkadaşları ise hemen yanına koşmuş onu kaldırmaya çalışıyordu. Turan ise kapının önünde, bas bas bağırıyordu.


Turanı dükkanın içine doğru itekledim. Zorla yerine oturttum.


Öğrenciler apar topar uzaklaştılar dükkanın önünden. Turanın yanına geçip, yarım saat onu telkin ettim. Olan biteni sormadım. Tahmin edebiliyordum çünkü. Bazı konular vardır, bir türlü işin içinden çıkamazsınız. Öylesine tabu olmuştur ki, o meseleler, artık ne derseniz deyin, adamın gözüne de soksanız bazı gerçekleri o bildiğiyle yaşar. Turan da buna benzer bir sorun yaşamıştı az önce. Ve asla yapmaması gereken bir hata yapmıştı. Bu gece bunu ona kabul ettirmem tam bir saatimi almıştı.


Dükkanı kapadığımızda, saat dörde geliyordu. Bu gece birkaç gecemizi kurtaracak bir farklılık yaşatmıştı bize. Gençlerden, üniversitelerden, cehaletten bahsedecektik yine. Ve birkaç gece sürecekti. Ondan sonra tekrarlar. Hayat bize hep bunu sunuyordu işte. Bizde sunulanı kabul ediyorduk. Reddetme şansımız var mıydı ki hem.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 29
Toplam yorum
: 7
Toplam mesaj
: 9
Ort. okunma sayısı
: 507
Kayıt tarihi
: 05.02.09
 
 

"Yaşadığım kentleri sevmem. Daha doğrusu yaşamak zorunda olduğum kentleri. Onlar da beni sevmez. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster