Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Mayıs '13

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
138
 

Küfelik

Küfelik
 

“Baharın İlk Sabahları

Tüyden hafif olurum böyle sabahlar
Karşı damda bir güneş parçası,
İçimde kuş cıvıltıları, şarkılar;
Bağıra çağıra düşerim yollara;
Döner döner durur başım havalarda.

Sanırım ki günler hep güzel gidecek;
Her sabah böyle bahar;
Ne iş güç gelir aklıma, ne yoksulluğum.
Derim ki: `Sıkıntılar duradursun!`
Şairliğimle yetinir,
Avunurum.”

O. Veli Kanık

Dünyanın hangi noktasında yer edinirsek edinelim, bulundugumuz yere mahsus etrafımızı sarıp sarmalayan pek çok sorun her daim olacaktır. Hayata gözlerimizi açtıgımız güzelim toprakların uzagında, sürgün hayatı yaşayan bizlerin de, kendimize ve yer aldıgımız cografyaya özgü, belirli güçlüklerimiz yok degildir. Bu zorlukların başında, elbette geldigimiz yere ve orada bulunan sevdiklerimize karşı ince bir sızı halinde, yüregimizin bir kıyıcıgında eksik etmedigimiz özlemimizdir. Bunu sırasıyla üstesinden gelinmesi zor olan, diger güçlükler takip ederler ki, onların olmadıgı bir hayat zaten tasavvur bile edilemez.

Fakat var olagelen bu güçlükleri ciddiye almak, bunlar üzerinde sürekli kara kara düşünmek ve çözüm aramak durumları da kişiden kişiye degişiyor. Kimi insan sorunların içine gark olsa dahi, hiç istifini bozmaz, en ciddi problemlere dogru yönelip, bana mısın demez. Biz “pinpirikliler” kişiligimizde olmayan bu rahatlıga ve vurdum duymazlıga kimi zaman içten içe imreniriz. Biraz olsun, gamsız olabilmeyi çok da arzuladıgımız olur. Ama bu yapıda bir karakterimiz yoksa, nafile. Bu yönde gösterecegimiz her çaba, hiç bir degişikligi getirmez. Gösterdiginiz bütün ugraş yanınıza kar kalır ki, aslında oldugunuz gibi kalmanız, çok daha iyidir. İnsanı çileden çıkaran aymazlıga, o denli özenmenize pek de gerek duymamamız, kişiligimiz için daha vaz geçilmezdir.

Oysa ara sıra da olsa; badem bıyıklı postacımızın getirdigi mektubu açmamak, gelen araba cezasını, çok kazanıyormuşuz gibi vergi borcunu, elektrik faturasını veya kirayı ödememek, bir süreligine de olsa her şeyi saman altına çekmek, bütün girişimler zamanında yapılacak diye, sıkıntı içine girememek, strese meydan vermemek, ne kadar da anlık rahatlıklar getirecektir. Böyle bir lüksümüz olmadı ve olmayacaktır. Ne olur ki, verilen randevuya, bir defaya mahsus, görüşmemiz beş yaşında bir çocukla da olsa, yarım saat geç kalsak veya unutup hiç gitmesek, yer yerinden mi oynar, yoksa dünyanın sonu mu gelir? Yok efendim yok, asla olmaz, biz buna gelemeyiz. Başkalarını bekletemeyiz, bir digerini hafif de olsa incitemeyiz, gelecek bütün zararın ihalesini, yorgun savunmamıza paşa paşa yükleriz. Sen kurallara, randevuma, başkalarına karşı saygıda kusur etmeyecegim, ödememi zamanında yapacagım diye kendi kendine hayıflanarak içten içe özünü tüketirken, ara sıra da olsa imrendigimiz gamsızlar; en işlek caddenin ortasına arabalarını park ederler, çok önemli de olsa sözleştigi yere gitmez, gelen haciz ve mahkeme  tebligatlarını zahmet edip, zarfını dahi açmazlar. Efsunlu mudurlar nedir bilinmez, parmaklarını dahi kıpırdatmadıkları halde, bu kişilikler hiç bir hasara uğramazlar. Kapısı açık arabasına kimse dokunmaz, günlerce illegal bir şekilde park ettigi veya kırmızıda geçtigi, trafikte, çok asosyal bir kabalıkta ve başkalarının hayatını riske atacak halde yer almalarına karşın, “zatı-alileri” her nedense, polisin gözlerinden ırak olurlar. Kimileri bunu şans olarak adlandırsa da, çogu insan, nereden sökün ettigi bilinmeyen, bahşedilen bu ayrıcalıgın zerresine sahip olamazlar.

Acaba, aylarca dünyada ne olup, bittigini merak etmemek, bulundugun gezegenin herhangi bir yerindeki, hiç tanımadıgın, görmedigin insanların acısını yüreginde hissedememek, açlıktan kıvranan çocukları düşünmemek, kurban seçilip,  sebepsiz yere sırtından kurşunlanan ile sendelememek, derisinin renginden dolayı bir kafeye dahi alınmayan birinin her şeye ve herkese kahredişini duymamak, Sunay Akın’ın bir şiirinde yer aldıgı gibi; bıçakla parçaladıgın bir elmadan çıkan kurtcugun öz yurduna yaptıgın saldırıyı görememek, müslümanlıkta söylene geldigi gibi; komşusu aç iken degil tok, tıka basa tıkınıp, zıbardıgı halde  ömrü boyunca islamı savunmak, zümrütler saçan agacın, inen baltalarla iniltisini duymamak, dengesi altüst olan dünyaya, hızla degişen iklim koşullarına seyirci kalmak, kanadı kırık yerde yatan minik serçeyi incitmeden alıp, minik gagasına öpücük verip, kanadını sarmamak nasıl bir hissiyattır.

Başını alıp, yitip gitmeli, sıkıntılara dur demeli, yakayı silkelemeli, gayrık yeter mi demeli? Peki bütün bunların bir yararı olur mu, bilemiyecegim. Gamsızlık; yine de ne yazık ki demeyecegim, iyi ki de pek çogumuza oldukça dar gelen bir gömlek. Yoksa nice olurdu dünyanın “pek de iyiye gitmeyen” acınacak hali. Her ne kadar imrensek de, bizlerin bildigimiz yoldan milimlik bir sapma gösterecegimizi hiç sanmıyorum. En hafif bir çıkışta da, yanı başımızdaki derin şarampole yuvarlanıp, kafamızı kolumuzu kırmaktan başka bir seçenegimiz olmayacaktır. Ama bazen hayatın bizleri ne denli yordugunu, bazı kısır döngüler ve usandırıcı rutin ugraşılarla, inanılmayacak kadar gına getirdigi de hepimizin malumudur.

Bilinen bazı şarkılara da konu olmuştur. “Öyle bir sarhoş olsam ki, dertlerimi unutsam“  gibilerinden, bu hafif dalgalı sulara açılmak insanın içinden geçmiyor degil. Belki bir an için de olsa, girdigimiz debdebenin dışında kalır, beynimizi, yüregimizi ve bedenimizi resetlemiş oluruz. Oturdugum yerde, böylesi bir özentinin akabinde, hayalimde ayakta dahi duramayacak kadar sarhoşmuşum gibi olur, tökezleyerek düşe kalka yürür, salyalar akar, gözlerim sonuna kadar açılır, bagıra çagıra içimden geçenleri avazım çıktıgı kadar bagırırım. Dünyayı parmagımın ucuyla yerinden oynatır, süper güçlere dahi kafa tutar ve herkesi buyrugum altında bulurum.

Bulundugum ülkede, pazarlardan zengin hanımlarının aldıklarını taşıyan küfeli hamallar yok. Ülkemde de artık bu yük taşıyan insanlara rastlamak mümkün olmasa gerek. Yukarıda gözlerimin önünde beliren hayalde, zomluk derecesindeki sarhoşlugun ardından, kendimi hep plastik kokan poşetlere doldurulmuş kilolarca domates, salatalık, elma, portakal yıgını gibi görür, bir hamalın küfesine konulmuş şekilde, evin kapısında yere atılmak üzere yol alırken bulurum. Bu hülya aralanıp, kendime geldigimde, göbegime ve agırlıgıma bakar, gördügüm ütopik rüyamdan dolayı, bu kilolarla bir insana kendimi taşıtmış olduğumu göz önünde bulundurur ve yine de bu denli sarhoş kılıp, taşıyamamış olmanın getirisi olan durumdan, kendimden utanırım.

Bu dünyadan bir günlük de olsa, her türlü sıkıntıyı takmayacak kadar mest olamadan, günü geldiginde tıpış tıpış çekip, gidecegiz. Küfecilik meslegi de yer yüzünden silindigine göre, bu hayale gülümseyerek el sallamak zorunlulugu ile karşı karşıyayız.

Güzelliklere özenmeyi yeglerken, temennimiz; her türlü sıkıntı ve zorluk bize ulaşılmayacak uzaklıklarda bulunsun. Agzımızda “baharın ilk sabahlarının“ hazzı, yüregimiz insani coşkularla dopdolu ve daha iyi nefes alıp verdigimiz bir ferahlık olsun.

 

Amsterdam, 13 Mayıs 2013  

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 102
Toplam yorum
: 11
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 401
Kayıt tarihi
: 17.12.10
 
 

Sevgili okuyucular; oluşturmaya çalıştığım bu blog vasıtası ile boş zamanlarımı değerlendirip, ço..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster