Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Ağustos '11

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
320
 

Külah dolusu mutluluk

Külah dolusu mutluluk
 

Fotoğraf Hülya Yavuz


“İştahından fazlasını yiyemezsin. Somunun diğer yarısı ötekine aittir ve bir dilim ekmek de tanrı misafirine kalmalıdır…” 

Küçük şirin bir köyde ailelerin komşu, komşuların aile gibi yaşadığı bir yerde geçti çocukluğum. Yemyeşil tarlaların arasında yan yana dizilmiş müstakil, geniş avlulu, çardaklı evler; her birinin önünde evin en büyük çocuğu doğduğunda dikilmiş birer ulu ağaç ve o ağaçların kollarında evin en küçük çocuğu için atılmış koca bir salıncak… İlkbaharın gelmesiyle evin bir köşesine kurulan kocaman köşkler sonbahar gelip de bulutların gözünden bir damla yaş düşene kadar ağırlar misafirlerini… 

Bu kardeş evlerin birlikteliklerinin en güzel zamanlarında, en koyu sohbetlerinde, en şen kahkahalarında çocuk oldum ben. Paylaşımlar maddiyattan öte maneviyat üzerineydi; ailem, evim, sofram bir değil birden fazlaydı… 

Zamanla gelişen değişen dünyanın peşi sıra getirdiği yenilikler, alışkanlıkları da değiştirmeye başladı. Renkli bir kutu geldi kondu evlerin köşe başlarına. Her akşam çaydanlıklarda demlenen sohbetlerin sayısı azalmaya, misafirliklerin süresi kısalmaya başladı. Eskiden genci yaşlısı kadını erkeği karşılıklı keyifle muhabbet ederken, küçükler sustu, söz artık sadece büyüklere kaldı… 

Değişim bununla sınırlı değil ki! Dünya da büyüdü, insan aklı yeni makineler üretti, yeni güçler geliştirdi ve el emeği göz nurunun yerini, akıl ürünü aldı, emekçilerin boynu büküldü. Bu gelişimle doğru orantılı olarak değişen iş imkânları ve çalışma şartları insan denen varlığa artık daha fazla sorumluluk daha az duyarlık yükler oldu. Genç nesil daha hayatlarının en coşkulu dönemlerindeyken dört duvar arasına hapsoldu. Kural tekti: değişime ayak uydurmayan, saf dışı kalır! 

Hâlbuki öncesinde ne de farklıydı hayat… Küçücük dünyalarda insanlar kendi kurdukları hayatlarını yaşardı, sahip olduklarını el üstünde tutar, hayallerini ise cam kavanozlarda saklarlardı dua ile şükür ile... Kimsenin diğerinden bir farkı yoktu, aynı havayı soluyup aynı sofrada aynı tabaktan yemek yemek vardı. Zor zamanda sırdaş, dar zamanda yoldaş olurdu herkes birbirine, insana sırf insan olduğu için değer verilirdi, kıskançlık, haset, kin, nefret nedir bilen mi var... Kapılara kilit vurulmaz, girene neden geldin diye sorulmazdı. Evin en güzel köşesine bir şilte atılır, en güzel fincanlardan bol köpüklü, az şekerli, çok muhabbetli kahveler ikram edilirdi… Dünden dem vurulur, gelecek için hayal kurmak yerine, geçmiş için şükredilirdi... 

Şimdilerde dünya yavaş yavaş kirleniyor, insanlık son sürat yozlaşıyor, değerler hızla kayboluyor. Anadolu’yu Anadolu yapan, bu toprakların insanını birbirine kenetleyen yardımsever, cömert, şefkatli, misafirperver ruh göz göre göre ellerimizde can veriyor… 

Biz sahip olduklarını yoktan var etmiş, ekmeğini taştan çıkarmış, alın terinin hesabını vermiş bir milletin evlatları, torunları olarak ne yazık ki bu yapay düzene ayak uydurup robotlaşıyoruz. Sahip oldukça daha fazlasını istiyor, bir türlü yetinmek bilmiyoruz. Kendimizi “Anadolu” dururken yeni kalıplara sığdırmaya çalışıyoruz. Yeni isimler ararken, soy ismimizi unutuyoruz. Avrupalılaşıyoruz mu der bazıları, hayır: düpedüz yozlaşıyoruz! Çünkü bizi biz yapan özümüzü kaybediyoruz. 

Ben yine de tadabildim bu güzellikleri, ama ne var ki çocukluğumda renkli renkli, küme küme dondurma külahına sıkıştırdığım mutluluklarım çocukluğum yitip gittiğinde, zamanın vitrininde bir biblo oldu kondu köşe başına. Ben de hapsoldum bu keşmekeşe, ne olduysa oldu işte, dondurma külahının sapı kalıverdi elimde… 

Yine de çocuklarıma torunlarıma kitaplara gerek duymadan anlatabileceğim güzel hikâyelerim var… 

Velhasılıkelam nereden geldiğini bilmeyen kimse, bulunduğu yerde “var” olmayı başarabilir belki ama o yere “ait” olmayı asla… Değerlerini kaybeden, kültürüne sahip çıkmayan bir toplum da, yok olur gider… 

Siz siz olun bir kahve içimliğine de olsa hoş tutun eş dost kalbini, bu hayatta en büyük mutluluk, ne paradır ne puldur aksine sevgidir, dostluktur, ihmal etmemeliyiz, zira kurulmuş bir saat gibidir hayat, gün gelir vade dolar, zil çalar ve biz ceketimizi alır yürür gideriz… 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

sevgili hulya, bu yazdıklarını bu genç yaşında o güzel hislerinle anlatman ve yaşamış olamayacağını düşünürken de hayranlık uyandırdın..tebrikler

Aydın ADAM 
 17.08.2011 13:47
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 9
Toplam yorum
: 10
Toplam mesaj
: 19
Ort. okunma sayısı
: 517
Kayıt tarihi
: 18.10.07
 
 

Mersin Üniversitesi Mütercim-Tercümanlık (Almanca) Bölümü mezunuyum. Profesyonel olarak fotoğrafl..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster