Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Nisan '08

 
Kategori
Kültür - Sanat
Okunma Sayısı
308
 

KULE GÜNLÜĞÜ / Kurabiye molası

KULE  GÜNLÜĞÜ / Kurabiye  molası
 

- Akıldan, tarihten, sanattan yoksun bir insan, rasgele bir canlıdan daha değersizdir.

- Umutsuz manzaraları görmemek için gözlerini kapayanlarla mutlu bir geleceğe ulaşılamaz. Gizli uçurumları bilinir ve görünür kılmak edebiyatın görevleri arasında yer alır.

- Ben, içten bir yazarın konularını özgür seçebileceği görüşünde değilim. Bütün yüreğimle şuna inanıyorum ki, biz konuları değil, konular bizi gelip bulur.

- Bir yazarın vicdanının sesi, onun mutlaka uyması gereken bir yasadır. Yasaya aykırı davranış, yazarın kendisine ve çalışmasına zarar verir.

- Aydın olmayan, düşünmeyi sevmeyen insan da yaşamında bir anlam arar, bulmaya çalışır. Anlamı ele geçiremedi mi, özel yaşamı, korkunç bir bencilliğin ve ölüm korkusunun içinde geçer.

- Sonuna kadar yaşanıp da çözümlenmemiş her sorun, dönüp dolaşıp ileride yeniden karşımıza çıkar.

HERMANN HESSE

Merhabalar.

Ünlü Alman düşünür Hermann Hesse ’in sözlerinden 6 adet aldım yukarıya. Gerçekten önemli gördüğüm için.

Efendim duygularımı, düşüncelerimi sizlerle paylaşmaya devam ederken, başlıktan da anlaşılacağı üzere, bugün küçük bir mola vermek istedim. Bunu aramızda geçecek bir sohbet olarak düşünebilirsiniz.

Yakında şiirlerimi de sunacağım. Fırsatım olmadı, bağışlayınız. Bilgisayarımda problem vardı, çözdük.

İzninizle konuya geçiyorum.

Geçmişte, İzmir - Alsancak ’ta bir resim sergisini geziyordum. Sergi soyut çalışmalardan oluşuyordu. İçeride insanı dinlendiren hafif, çok hoş bir müzik vardı. İlk kez duyduğum bir müzikti. Denizin yumuşak esintileri gibi yüzümü okşayan ve beni hareketsiz bırakacak kadar etkili bir müzikti.

Resimlerin arasında, uzaktan boş bırakılmış gibi duran bir kompozisyonun yanına doğru yaklaştığımda, köşesinde siyah leke gördüm. Bilinçli yapıldığını anladım. Kimyasal bir madde orada patlayıp yayılmış ya da böcek ezilmiş gibiydi.

Dış ölçüler: Yaklaşık 1.5 x 1.5 metre, yani büyük, beyaz bir kare.

Sergiyi açan ressam hanım, ileride, gülümseyen yüz ifadesiyle, soru sormamı bekler gibiydi ama sadece selamlaştık. Tablosunda öyle geniş bir alanı, öyle tasarlamış olmasına ziyaretçiler ne diyebilir ki ?

Aynı kare eserin, verdiği mesaj yönünden yorumlanması ise farklı bir şey. Birikimi olan, düşüncesini, görüşünü sanatçıya nazikçe iletiyordu.

Şimdi durup dururken bunu niye anlattım ? Aşağıda bir yere bağlayacağım.

Ağır konuşmak tarzım değil, gerekirse konuşurum. Fizikteki etki - tepki olayını bilirsiniz. Kendimi savunmuyorum. Elbette eksiklerim olabilir.

Yıllarca kitapçılara hiç uğramamış, yıllarca hiç şiir okumamış, yıllarca hiç kimseye iki cümle mektup yazmamış, yıllarca hiç kimseye küçük bir kitap armağan etmemiş, doğaya ve insanlara sevgiyle yaklaşamayan, yalnızca egoları ve maddi kazancı için yaşayan bir insanın, yolda ya da markette yanıma yaklaşıp, damdan düşer gibi, yazılarımın uzunluğundan ve anlayamadığından söz etmesi. Sanki ben Arapça yazıyorum. Bunu yapanlar da, her şeyin en doğrusunu bildikleri iddiasıyla toplumda kültürlü geçinen insanlar … Pardon, dün Rus klasiklerini ellerinde dolaştırıp, bugün Kapitalizmin içinde kendilerini kaybetmiş insanlar tanımı daha doğru olur.

Vitrinlerinin gerisindeki asıl yaşadıkları dünyalara bakıyorum. Sıradanın sıradanı. Yaşamlarında gerçek dostluk kavramı yok ya da kalmamış. Vermek yok, yaşatmak yok. Yokluklar zinciri uzayıp gidiyor. Fakat tüketimin en hızlısını, en şiddetlisini uygulamaktalar. Doyumsuzluğun pençesine düşmüşler. Her mekanda başarılı dedikodu seansları düzenlemekteler. Gerçekte, aydın, demokrat, uygar ve toplumcu değiller ama öyle görünmeyi seviyorlar. Damatları, gelinleri bilmem nerede çalışıyorlarmış da, 12 Eylül öncesi bilmem nerede protesto yürüyüşüne katılmışlar da. Tanrı, insan, ülke, dünya, aşk konularında artık uzman olmuşlar. Şimdilerde, her tür güç gösterisini onaylayan ruhsuz dinleyicilerin arasında demode nutuklar atmayı görev gibi düşünüyorlar.

Ninem de konuşur memleket meselelerini …

Konuşup konuşup, konuştuklarının 1 gramını bile kendi yaşamlarına geçirmeyenleri kınıyorum. Yalan söylüyorlar.

Yalan, yalan, yalan …

10 kişiden 8 ’i yalan söylüyor.

Çünkü sadece kendisi için yaşıyor, sadece kendisi için düşünüyor.

Demek istiyorum ki, kompozisyonlarımla ilgili arada aldığım bazı eleştirilerin samimi olduğuna inanmıyorum. Emeğe saygısızlık gibi, iş olsun diye, mantığı olmayan sorgulamalar yapılıyor … Çünkü hepsi biçime dayalı yakınmalar. Eleştiri böyle yapılmaz.

Örneğin: Fotoğrafçı, çektiği bir pozda, bazı nesneleri küçük, bazı nesneleri büyük aktarmışsa mutlaka bir nedeni vardır. Eğer siyah beyaz çekmişse mutlaka bir nedeni vardır. Onun bakış açısını yargılayamazsınız. Ressam Dali, duvar saatini hamur gibi eriterek çizmişse mutlaka özel bir nedeni vardır.

Seçtiğim konuları öncelikle yazıyorsam mutlaka bir nedeni vardır. Çünkü bazı şeyler bilinmeden, başka şeylerin bilinmesi çok işe yaramıyor. İşe yarayacağını sandığınız şeylerle yarı yolda kalabilirsiniz. Çölde bozulan bir arabada oturanlar gibi tıkanabilirsiniz.

İnsanlar artık tıkandıklarının bile farkına varamıyorlar.

Bütün istatistikler ortada. Toplumsal yapımızdaki derin çatlaklar ortada. Altımızı oyuyorlar. Hep birlikte göçeceğiz aşağıya ve yukarıdan kimse bize elini uzatmayacak kurtarmak için ( Müslüman ülkeler dahil ).

Nasıl bir yemek sofrasından ekmek, çorba, tatlı kaldırıldığında, kalan yiyeceklerle misafir ağırlanmış olmuyorsa, binanın duvarından tuğlaları söker gibi yazdığım yazının içinden cümleleri çıkarırsam, o acil ve önemli konu yeterince aydınlatılmadan kapatılmış olur.

Ben mi anlatamıyorum, yoksa anlatmaya çalıştığım insanlar farklı bir gezegende mi yaşıyorlar ?

Görüyoruz, televizyonda, canlı yayında kalkıp gidenler oluyor. Olabilir. Konular ilginizi çekmiyorsa okumak zorunda değilsiniz.

Yukarıda sözünü ettiğim şımarık tiplerin yazılarımı okumalarını hiç istemem. Onlar bence, Paris Hilton’un ne giydiğine baksınlar, Avrupa Şampiyonlar Liginde neler olduğunu araştırsınlar, Avrupa Yakası dizisinin yeni çekimlerinin yapılıp yapılmayacağını sorsunlar ki, İstanbul’daki virüslü medya hedefine ulaşmış olsun …

Dostlarımdan önce, kendime soruyorum:

Benim burada bir kibrit yakmam mı daha doğrudur, yoksa bir mum dikmem mi ?

Elbette kalın bir mum dikmeliyim.

Üzgünüm, yazılarımı kısaltamıyorum. Kahvehanede konuşulanları burada tekrarlayacak, erotik fıkralar anlatacak, bunalımlarımı yazacak insan da değilim. Ahlakçı değilim ama ahlaksızlık da yapamam.

Türkiye’de malum kalitelerini vurgulayıp duran gazetelerin renkli sayfaları var. Mankenlerin, popçuların nasıl birbirlerini aldattıklarını, hangi bardan gece nasıl çıktıklarını yazıyorlar. Nerelerinden yağ aldırdıkları haber oluyor. Öyle değil mi ? Özellikle gençlerimiz belki onlar sayesinde kurtulur. Kurtuluşlarının kanıtlarını sergiliyorlar. Görüyorum, dudağına, burnuna, kaşına çivi çakanları, dövme yaptıranları. Boş karton kutu gibi bekliyorlar köşe başlarında. Tembelliği, yozluğu benimsemişler. Atatürk’ün gençliği bu mu diye üzülüyorum ? Gözlerim doluyor.

Dünyada Anarşizmin bile kuralları vardır, yani yaşam felsefesidir, aptalca kopyacılık değil. Aykırı yaşamak, sanıldığı gibi bütünüyle sorumsuzluk ve her şeyi reddetme olayı değildir. Doğa yasaları çiğnenip geçilemez. Çevrede yaşayanlar çiğnenip geçilemez.

Edebi üretimlerin doğallığına, özgürlüğüne saygı duyulması gerekir. Ayrıca bütün güzel sanatlarda soyut, imgeli eserlere rastlamaktayız. Her eser, anında anlaşılacak, anında çözülecek diye bir kural mı var sanatta ? O ancak mektuplarda yapılır ki, okuyan, karşı tarafın mesajını hızla algılamış olsun. Ben mektup yazmıyorum. Pardon yazıyorum da, buradakiler mektup sınıfına girmiyor.

Yazarın duygularını, düşlerini, düşüncelerini, kurgularını, gözlemlerini kağıda dökmesi, yani yazması okuyucunun beklentisine göre, zevkine göre gerçekleşmez. Sipariş üzerine, konserve gıda hazırlamıyorum. Duyarlı, duygulu, vatansever dostlar için ama ancak içimden gelenleri yazıyorum.

Bu yaşımdan sonra ilkelerimden ayrılacak değilim. Bana verilen alanda, pembe balonlar uçurup okuyucuları oyalamak benim işim değil. Başkaları bunu çok iyi beceriyor. Ufkunuza yararlı bir şeyler bırakmak yerine, ufkunuzda darbuka ya da davul solo yapıp gidiyorlar. O yazarın sizi düşündürmek gibi bir kaygısı olamaz zaten. Çünkü kendisi de günü yaşayanlardan biri. Ne yazık ki …

Kalem tutmanın ne demek olduğunu daha önceki bir yazımda kısaca açıklamıştım. Dileyen tekrar okuyabilir.

Hangi konuyu, ne zaman ve nasıl yazacağıma karar verirken çok düşünüyorum. Uykusuz kalıyorum.

Sorumluluk hissediyorum. Orta Asya Cumhuriyetlerinden Balkan ülkelerine kadar bu kompozisyonları ulaştırıyorum. Devlet adamlarından çok davetler aldım. Bilen bilir, bu çabalarımdan maddi beklentim olmadı.

Yaratma özgürlüğüyle bütünleşmiş bir sanatçı, kendi alanının daraltılmasına, yolunun değiştirilmesine izin vermez.

Altını çiziyorum. Hiç kimse, ele aldığım problemlerin dışında olduğunu yani kendisini ilgilendirmediğini söyleyemez. Türkiye gerçeklerine, dünya gerçeklerine sırtını dönemez.

Sırtını dönenlere lanet olsun demeyeceğim. Belki Türk değildir onlar. Belki bilmediğim bir koyun türüdür.

Bu topraklar kolay kazanılmadı ama geleceğimizi kaybetme riski altındayız. Uzun zamandır, kuşatma altında, beli kırık, felçli yaşıyoruz. Geldiğimiz son durumdan, herkes sorumludur. Herkes suçludur ( özürlüler ve çocuklar hariç ).

Kurtuluş Savaşı, Atatürk’ün olağanüstü çabalarıyla kazanılmıştır. Derme - çatma bir orduyla. Para yok, silah yok, insan yok, moral yok. Bunların hepsi aşılmış. Düşman püskürtülmüş.

Düşünmemiz gerekir nasıl hazıra konduğumuzu …

Düşünmemiz gerekir her şeyi nasıl çar çur ettiğimizi …

Bana bir şiir yazmadın diyenler de çıkıyor. Onlara soruyorum: Peki benim yaşamımda ne gibi bir iz bıraktınız, acılı günlerimde ne gibi bir sıcaklık gösterdiniz ki, dünyanızdan, ruhunuzdan etkilenip duygularımı yazayım ve size armağan edeyim ? Yanıt yok …

Ayrıca, siyasi iktidara saldırmamı önerenler, benden hiç o tarz kaba makaleler beklemeyiniz. Çok istiyorsanız, hazırlayınız metni, altında kendi isminiz ve imzanızla birlikte kendiniz gönderiniz Başbakanlığa

( cesaretiniz varsa tabi ).

Hükümetler üstü güçler vardır bu ülkede. Zeminler hazırlanır ve oyunlar oynanır ( politikayı kastediyorum ). Karşı çıkanlar sadece kaybetmekle kalmazlar, yaşamları noktalanır. Bu demek değil ki her şeye, her uygulamaya boyun eğilecek. Mücadele, ortak bilinç ve tek yumrukla yürütülür. Bugün bu kararsız yumruklarla hiçbir masa kırılamaz.

Medyanın beslediği çok sayıda yazar var. Kalem tutan, daha doğrusu kalemi bilerek yanlış kullanan bu yazarlar artık figüran olmuşlar. Çünkü satın alınmışlar ve her şeyin, bütün değerlerin satılık olduğunu düşünüyorlar. Esprili yazıları fakat zehirli dilleri var. İsimlerini yazacak değilim. Hatırlamak bile rahatsız edici benim için.

Kimileri kesinlikle halk düşmanı ama saygı görüyor, ödüller alıyor kendisi gibi düşünenlerin elinden. Dış güçlerin gönüllü savaşçısı olmuş.

Kimi agresif yazarın elinde ağır bir tokmak, sözde uyarmak için her gün sırtımıza vurup duruyor.

Kimi onursuz yazarın çantasında bir yığın Amerikan reçetesi, kronik hastalıklarımız sanki o ilaçlarla iyileşecek.

Kimi bencil yazar, sokakta yoksul gördüğünde hemen başını çeviriyor ve geceleri rakı masalarında kurtarıyor her sabah köşesinde karaladığı bu ülkeyi.

Kimi saldırgan yazar kalemini dinamite dönüştürmüş, Türkiye Cumhuriyetinin köklü kurumlarının bir an önce yıkılması için uğraşıyor.

Kimi bunamış yazar da kendini filozof sanıyor, fikirlerini okuyanlar kısa sürede doğru yolu bulacaklar, iki cihanda mutlu olacaklar.

Kimi yazar üyesi olduğu internet sitesine yeni - güçlü bir kalem geldiğinde kıskançlık krizlerine giriyor.

Biz yıllardır, böyle basitliklerin, böyle aptallıkların yaşandığı bir ülkede hala ileri gittiğimizi sanıyoruz. Hala bazı karanlık adamların sözlerini ağzımızı açarak dinliyoruz.

İnandığımız, bizi bilgilendirdiğini sandığımız gazete yazarlarını ne kadar tanıyoruz ? Tanımamız güç. Çünkü onlar hep uzaktadır, hep terasta otururlar. Maille bir soru sorarsınız. Kısacık yanıt göndermeye tenezzül etmezler. Çok az sayıda yazar, mailinizi aldım, teşekkür ederim der. Sorunuzu yanıtlamaz.

Bugün tekelleşmiş medya, insanımızı dilediği gibi bilgilendiriyor ve yönlendiriyor. Dilediği gibi de uyutuyor. Saf beyinlere, dilediği rüyaları yerleştiriyor.

İnsanlarımızı televizyon dizilerine boğdular. Kurtlar vadisi, sansarlar - tilkiler kanyonu …

Sakın yanlış anlamayınız, ben kimseden övgü ve teşekkür istemiyorum. Lütfen.

Sanatın her dalında, her türlü eleştirinin biçimselden çok, içerik açısından yapılması gerektiğini belirtiyorum. Bilmeyenlerin, biliyormuş havalarına girmelerinden içime baygınlıklar geliyor. Konuşmasalar daha iyi. Gürültü kirliği, başka bir şey değil.

Demek istiyorum ki, uzun yazılardan sıkılanlar, sıkılmayacakları, yorulmayacakları kısa yazıları okuyabilirler.

Beni sürekli izleyen çok değerli dostlarım dahil herkese bir kez daha söylüyorum:

Efendim özgürsünüz. Okuyabilirsiniz ya da okurken bir yerinde kesip gidebilirsiniz. Dedikodulardan hoşlanmıyorum. Fakat Sezar ’ın hakkını Sezar ’a vermeyi unutmayınız.

Dudaktan çıkan söz bir enerjidir, ulaştığı her varlığı mutlaka etkiler.

İnsan doğadaki konumuna bakarak, güzel düşünmeye, güzel konuşmaya ve elinden geldiğince güzel değerleri yaşatmaya çalışmalıdır. Olumsuz eleştirilerin ve uyarıların, benden önce, mümkünse her gün başımızda tepinen o sahte sanatçılara, Avrupa hayranı o sahte yazarlara gönderilmesini istirham ederim. Çünkü onların açtıkları kara deliğin içine sürüklendik ve çıkamıyoruz …

Sanırım anlatabildim.

Bir çay alayım. İkramınız olsun. Kurabiye getirdim, birlikte yiyebiliriz. Ardından ülkemize, geleceğimize tekrar bakabiliriz.

Marcel Proust’un bir sözüyle ayrılıyorum. Diyor ki:

Asıl keşif yeni topraklar bulmak değil, yeni bir gözle bakmaktır.

Lütfen dikkatle bakalım ve her şeyi görelim.

Lütfen birbirimize sıkıca tutunalım.

YAZAN VE PAYLAŞAN - Şair CLAUDIUS

Copyright

TYRANNOS Edebi Ürünler

0 546 7150094

Yazarın Notları

- Yayınlanmakta olan kompozisyonların izinsiz kopyalanması, çoğaltılması, yazıcıdan çıktı alınması, amacı ne olursa olsun başka internet sitelerine eklenmesi Fikir ve Sanat Eserleri Yasası ’na göre suç kapsamına girer.

- Değerli zamanınızı ayırıp dikkatle okuma inceliğini gösterdiğiniz için teşekkür ederim.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 56
Toplam yorum
: 29
Toplam mesaj
: 14
Ort. okunma sayısı
: 325
Kayıt tarihi
: 12.06.07
 
 

İzninizle hayatıma dair satır başlarını aşağıda sunuyorum. Yolunuz düşerse günün birinde beklerim. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster