Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Ocak '16

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
479
 

Kuma yazılı yaşamlar...

Kuma yazılı yaşamlar...
 

Şimdi yoklar. Uzun zamandır. Eskiden yük taşımakta kullanılan, tek direkli 25-30 metre var yok boyda tekneler. Gelip giderlerdi; allı yeşilli. Çoğu zaman küpeşte bodoslamaları hizasına kadar suya oturmuş, Ayvansaray yapımı ahşap tekneler. Kum motoru derlerdi onlara. Genellikle kum ve inşaat malzemesi taşıdıklarından olsa gerek. Yolların henüz ulaşamadığı sahil köylerine, adalara, Tekirdağ'a ve hatta İstanbul'a gidip gelirlerdi. İşte onlaran karaya vurmuş birisinin kaptan köşkünü mekan edinmişti kendine. Rıhtımın iskeleye dirseklenen köşesinde, hemen yanıbaşında denizin. Elden, ayaktan belki de gönülden uzak, orada... Çok az görünürdü dışarıda. Ne yapar, ne yer içer, kimdir bilinirdi ama, nasıl yaşadığı, nasıl böyle olduğu bilinmezdi pek. Belli ki bu dünyayla derdi vardı, dünyanın da onunla...

 Epeyce eskiden tanırdı onu. Dostluk denilmese de bir yakınlığı, konuşmuşlukları, birlikte olta sallandırıp balıklara yem edilmiş, paylaşılmış günleri vardı. Yazdı. Şenlenmişti kasaba gelen gidenle. Akşamdı. Çay bahçelerinin ışıkları düşüyordu denize renk karmaşasında. Kalabalıktan yükselen neşeli bir uğultu karışıyordu akşamın renklerine. Rıhtımın aydınlatma direklerinin en sonuncusunun yanında, uzaktan hayal meyal görünüyordu kaptan köşkü neon lambanın ölgün sarı ışıkları altında. Geldiğinde sormuştu tanıyanlara, ziyaret etmek istediğini söylemişti. Gitmesen iyi olur demişlerdi. Tanımıyor kimseleri. Saldırganlaştı hem. Koptu bu dünyadan, ulaşılmaz oldu.

-Sen biraz yalnız otur, ben birirsini görmeye gideceğim.

-Geç kalma, meraklanırım.

-Merak etme...

 Eşini masada yalnız bıraktı. Kalktı. İki şişe Avşa Şarabı, biraz meyve, ekmek peynir, kuru yemiş alarak rıhtımın yolunu tuttu. Yaklaştığında ağır bir koku yaktı genzini. Adını seslendi.  Ses vermedi. Yaklaşıp kapı aralığı olan açıklığı örten naylonu aralayıp kafasını ıçeriye uzattı. İçerinin karanlığında kendi karanlığına gömülmüş sigara içiyordu. İçerisini şöyle bir yalayan dışarının ışığına aşırı tepki göstererek, sert el kol hareketleri ve baş çevirmesiyle bağırdı. 

-Kapat.

-Merhaba, tanımadın mı?

 Döndü. Uzun uzun ürkütücü parıltılarla yanıp sönen gözleriyle baktı bir süre. Sonra adını söyleyerek yüksek sesle,

- Vay, sen misin doktor, sen misin be ya. Ne zaman geldin?

 Aldıklarını yere bıraktı. Gözleri şarap şişelerine çevrildi. Birisini çekti aldı sorgusuz. Dikti kafasına.

-Yeni geldim, göreyim istedim seni.

-Yani, benden geriye ne kalmışsa onu, deği mi? Gel diyeceğim ya, yer yok burada oturacak. Hem kokarsın. İyisimi ayakta dikil sen dışarda. Öbür şişeyi açıp uzattı.

-Al sen bundan, şişeden matizlen. Bardak vereceğim ama yok. Maşrapa da kirli çok. Gelmez sana, iğrenirsin.

 Epeyce yaşlanmış olmalalıydı. Sesi sigara ve alkolden çatallanmıştı iyice. İki kelimesinin arkasını yakası açılmadık küfürler tamamlıyordu. Akla gelen her şeye, herkese, en çok da kendine küfür ediyordu. Eski bir denizci kalıntısıydı şimdi karşısında duran. Tuzun, güneşin, rüzgarın, en çok da kahırın şekillediği kırışıklarla dolu keskin hatlı yüz çizgileri ve kenarındaki sayısız kırışıklarla ağırlaşan gözkapaklarının iyice daralan açıklığında yoksulluk, çile ve denizle yoğrulmuş bir yüreğin ve hala ince bir zekanın deniz mavisi ışıkları çakıp duruyordu. Uzunca bir süre kaybolmuştu kasabadan. Görünmez olmuş, izini karıştırmıştı. Kimisi alkole düştüğünü, kumara battığını, kimisi suça karışıp biryerlerde kodesi boyladığını anlatır olmuştu. Oysa kimse tam olarak ne olduğunu bilmiyordu.

-Görünmez olmuşsun epeydir, nerelerdeydin.

-Sorma be ya. Burada bize ekmek kalmadı. Kapağı attım İstanbul'a. Belki paçayı kurtarırım diye. Baştan iyiydi. Sonra daha beter battım boka. Nerede miydim, bıçak sırtında. Düşecektim sonunda, düştüm. Sivastopol açıklarında kalkanda, Hopa'nın oralarda hamside. Karadeniz'de. Adam yamuk olunca işleri de hepten yamuk gider. Tutmadı. Olmadı bir türlü... Bir akşam Beyoğlu'nun arka kirli sokaklarında suça, esrara, içkiye, kumara aklına gelen ne kadar pislik varsa bulanmış, kendimden arta kalan ne varsa toparladım, kaçtım gittim Kumkapı mendireğine. Oralarda sürttüm bir zaman. Sığınacak bir yeri kalmayan insan ne yapar? Durdu. Gözleri sustu. Yüzüme baktı öylece. Cevaplamadığımı görünce devam etti.

-Kendi içine sığınır. Kendi içimde de sığınacak yer kalmamıştı ki... İçim çok evvelden düşmüş, tuzla buz olmuştu. Sığamadım, sığamadım bir türlü . Olmadı...

 Şişeyi bitirmişti. Gözlerini dokunmadığı ikinci şişeye dikti. Çekti aldı.

-İçme sen bu mereti. Önce yüzüne güler, sonra arkandan çevirir onca dümeni. Uzun bir yudum aldı. Soluklandı derinden. Bıyıklarını ve kesmediği sakalına bulaşanları kuruladı elinin tersiyle.

-Yak bir sigara da ver. Çok titriyor ellerim. Sigara bile yakamaz oldum artık. Çakmağın anlık ışığında göz pınarlarında, içinin arta kalan yıpranmamış bir köşesinden kopup gelen gözyaşları domurdu. Ağlıyordu. Başını çevirdi; bağırdı.

-Söyle; bu ellerle bu kaderi nasıl tutayım. Nasıl çevireyim iyiye güzele. Bitti artık. Anlıyor musun doktor. Bitti...

 Donup kaldı. Ne söyleyebilirdi ki...İçinde kalmış, kopmamış son insan köşesinden ağlıyordu. Gözlerinde yaş yoktu ama. İçine...

-Kusura bakma be ya. Cıvıdım, üzdüm seni, aldırma. Bir sabah baktım olmuyor, kalktım. Yanaştım balıkçı teknesinin birine. Açılmak üzereler denize. Güvertedekilere beni kaptana çıkarın dedim. Kıyıda denize dönmüş sigara içen meşin ceketli birisini işaret ettiler. Ayaklarında denizci çizmeleri, bir yün bere başında. Yanaştım. Beni de al kaptan dedim, boğaz tokluğuna... Döndü baktı gözlerime, arar gibi. Acı çekmeyen adam yapamaz denizle dedi. Benden iyisini bulamazsın o zaman dedim. Uzun süre yeniden baktı gözlerime, konuşmadı. Belli buldu birşeyler, belki tanıdık geldi gözlerimdeki acı. Atla dedi, o kadar...

 Sustu bir süre, geniş bir yudum daha aldı şişeden.

- Sonra, sonrası yok ki. Başlangıcı da olmamıştı zaten. Uyamadık, uyamadık gitti bu koca dünyaya. Sığamadım deryalara. Sonra, boğulacaksan büyük denizde boğul, derler ya, ben büyük müyük bilmem, kendi denizimde boğulmaya geldim. Döndü...

 Bitmişti. Ben de döndüm. Bir kelime bile edemeden. Ağırlaştı akşam.

-Nerede kaldın, meraklandım. Sahi, nereye gittin sen. Üstün başın leş gibi sidik kokuyor. Kalktık...

 Uğramadım bir zaman. Bir sabah erkendi. Rıhtımda bir arkası açık pikapa yüklüyorlardı kaptan köşkünü. Kalabalık vardı. Belediye işçileri ondan arta kalanı topluyor, yerleri yıkıyorlardı. Sabah gün ışırken balıkçılar görmüş denizde. Yüzükoyun kapaklanmış, bir yükselip bir alçalan ceseti dalgalarla. Acısı kendi denizinde bitmişti. Bitmiş miydi... Kuma yazılı bir yaşam öyküsünü silip süpürmüştü deniz. Adı mı, bir adı vardı elbet.

 Dede Memet derlerdi...

 

 Akın Yazıcı

12 Ocak 2016/İzmit

 

 

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Merhabalar trajik bir yaşam,kaleme alışınız çok etkileyici idi. Sevgiyle kalın Sağlıcakla

SAHAFÇA 
 29.09.2016 21:19
Cevap :
Teşekkür ederim, tanıdığım bir kişiydi Dede Mehmet, gerçek bir yaşam öyküsüdür. İyi günler dileklerimle...  30.09.2016 12:27
 

Bu öyküyü yayına verdiğiniz gün okudum aslında. Yorumu sonra yazayım diye düşündüm ve koşturmaca içinde kaynadı gitti. Yine hayatın içinden yine sade bir insan öyküsü. O kadar çok var ki Dede Mehmet gibiler aramızda. Büyüdüğüm ilçede vardı Hacı lakaplı biri. Hayata küsüp kendini alkole vermiş, geçtiği yeri çiş kokutan, sarhoşken sürekli gülen, ayıkken ana avrat söven. Belediye kaldırmıştı cenazesini. Okuyunca Hacı geldi aklıma nur içinde yatsın. Sizin de kaleminize yüreğinize sağlık hocam. Saygılarımla.

Adil Serkan SATI 
 03.02.2016 0:15
Cevap :
Tanıdığım birisiydi Dede Memet, gündemden bunalıp kaçacak yer arayan zihnimde belirdi birden, yazayım dedim. Sağ olun Serkan Hocam, iyi gün dileklerim, sevgi ve saygıyla...  03.02.2016 20:25
 

Deniz, zaman ve insan...Her ucu arasındaki derin bir akrabalık göze çarpıyor bu değerli öykünüzde:Yitirmiyor, aslında biriktiriyorlar içlerine atilanlari... Zaman zaman bozularak, bazen de arıtarak... Görünmese de! Ve hayat (omurler) kiyiya vuruşları gibi degil midir zaten dalgaların? Engin bir sonsuzluktan gelinir, kıyıyı (dünyayı) ıslatarak aynı yere geri çekilir! Nemdir kalan ardından...Hoş seda! O kişiyi anımsayıp anan son kişi de gittiğinde o da buharlaşır gider...Usta kaleminize ve şahsınıza sonsuz saygim, sevgi ge selâmlarımla...

Ersin Kabaoglu 
 19.01.2016 23:29
Cevap :
"Her hayat zaten kıyıya vuruşları gibi değil midir dalgaların" tanımlamanızdaki engin anlam ve derinlik... Uzun, çok uzun bir meslek yaşamımın doğası gereği insanların en zor ve acılı anlarına ortaklık etmek sonucu oluşan birikim ve gözlem, kıyıya vuran yaşamlardan özümlemeler yapma olanağı da sağlıyor. Dede Memet gerçek bir kişilik ve sonu da ne yazık ki öyküdeki gibi gerçek oldu. Kim bilir nice benzeri habersizce sönüp giden yaşam öykülerinden yalnızca birisi. İçimdeki yazma (aslında gündemden bir an olsun uzaklaşma) isteğini canlı tutan yorumlarınız için sonsuz teşekkürler. Sevgi ve saygılarımla iyi günler dilerim...  20.01.2016 10:24
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 190
Toplam yorum
: 437
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 383
Kayıt tarihi
: 07.05.14
 
 

1965 Ankara Üniversitesi Tıp fakültesinden asker hekim olarak mezun oldum. Gülhane Askeri Tıp Aka..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster