Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Mart '12

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
331
 

Kuma

Kuma
 

Yağmurun serpintileri  ta kasıklarına kadar vurduğundan eşek durmadan geri çekilmek istiyordu. Yağmur onu ürkütüyordu. Yeri rahat değildi ama saman veriyorlardı ya; buna karşılık onun baş eğmesi gerekiyordu.
İçerdeki kadın kendi kendine inliyordu. İçten içe seziyordu gökyüzünden inen bunca yağmurun toprak damların üzerinden süzülüp avluya aktığını, oradan ince damarlar halinde arka karıştığını. Gidip avluda yağmurun altında yatmak isterdi. Ölecekti. Ölüm gelecekti ne zaman olsa. Ama yağmurun altında yıkanarak arı duru ölmek daha başka olurdu. Tanrı büyük, Tanrı iyiydi, bağışlayıcıydı; yani kötüleri, bilerek ya da bilmeyerek kötülük yapanları, kötülere uyanları, kötülüklere karşı çıkmaya gücü olmayanları bağışlardı, acırdı. Çok büyüktü onun acıması. Uzun süreler namazını, niyazını bırakmamıştı. Yakarılarda bulunmuştu. Ondan ne ev ne tarla, ne de parayla satın alınabilecek bir şey istemişti. Bütün gücüyle göklerde olduğuna inandığı Tanrısına el açtığı zaman:

“Tanrım,”derdi. “Bir oğul istiyorum senden. Varsın gözleri mavi mavi olmasın; saçları kehlibar rengi olmasın; ama bir kara oğlan kımıl kımıl kımıldasın ciğerimde, onu tutup bağrıma basayım; Murad’ım, oğlum diye seveyim..”
Boşuna onca yalvarma yakarma; çocuğu olmuyordu işte. Adadığı adaklar tutmamış, iki eli belinde kalmıştı. Ahmet’de anlamıştı zorlamayla elden bir şey gelmeyeceğini, kadından elini çekmiş, dayaktan küfürden vazgeçmişti.

Eh bu kadar  yakarı Tanrı’nın indinde boşa mı gider. Bir gün.. “Ahmet,” dedi Elif.”Çocuğumuz olacak; bak duyuyorum onu; tekmeciklerini ta yüreğimin başında işitiyorum. Korktum, şimdiye dek; inanmazsın, kızarsın diye, sakladım senden. Ama şimdi, İşte burada. Ne koyacaksın onun adını?”
Dinledi de  Ahmet çıkaramaz oldu sesini. Ne sevineceğini bildi, ne de üzüleceğini.  Daha önceden olsa neyse.. Şimdi ne yapacağını, ne edeceğini bilemedi; hesabını  şaşırmıştı Ahmet. İstemiyecekti; çünkü öteki hoşnut olmayacaktı bu işten.

Sonra Murat doğdu, büyüdü üç yaşına geldi ama evdeki dirliksizliği değiştirmeğe yetmedi.
Gelin  Elif, güzel Elif aylardır yattığı  yatağında hep bunları düşünüyordu. Yıllar öncesini, Murat’ın doğuşunu, üç yaşına gelmesini..
“Anne, anne..”diye koşardı ona doğru avluda.
“Ne var yavrum?”
“Anne yine gelmiş o kadın. Kapıda babamla konuşuyor. Kim o kadın anne; kovsana onu anne..”
Kovamazdı. Bir gün komşu kadınlarından haber almıştı ki Ahmet adı kötüye çıkmış bir kadına dadanmış. Zaten çoktandır anlıyordu bir kötülük olduğunu gidişte. Ahmet önce çok geç saatlerde gelmeye başlamış, sonra sonra  bazı geceler de uğramaz olmuştu. Elif yatağına gömülür, Murat’ını okşar, Ahmet’ini beklerdi. Gelmezdi. Sağ yanına döner, Murat’ını, biricik oğlunu, zavallısını, görür; sol yanına döner, Ahmet’ten kalan boşluk ilişirdi gözlerine.

Hiç sormadı değil sordu:

“Etme Ahmet, dedi. Geç kalma. Gelmemezlik etme. Korkarım, yatamam yatağımda sensiz. Düşme o kadının bucağına. Sen gidersen ben niderim. Bundan ötesi benim için yalnızlıktır, ölümdür. Koyma beni tek başıma.”
Susmuştu Ahmet hep, ya da kendi kendine küfürler savurmuştu. Önceleri  öyle miydi? Köyden alıp getirdiğinde ne diller dökmüştü Elif’e. Sinemaya götürmüştü. Sinema.. Sonraları, “Karı milleti hep kötülükleri sinemadan öğrenir,”  demiş; o da inanmış, sesini çıkarmamıştı. Eskiden gezmeye giderlerdi. Park’ a giderler, sıralardan birine otururlar, gelip geçenleri seyrederlerdi. Ahmet oldum olası çok konuşmazdı. Ne zaman kızacağı, küfredeceği belli olmazdı. Elif’cik zaman  zaman bir şeyler söylemek ister, yanına yöresine bakar, davranır,diyemezdi. Bakışından anlardı; çarşafını değil de mantosunu giydiği için. Yine de o zamanlar gönlünü yapmasını bilirdi onun. Çok şey istemezdi Elif’cik.

Bir gün, bir yılbaşı günüydü. Alışılmadık, kar yerine ince sızılı bir yağmurun yağdığı yılbaşı günü. Güneş batmış, karanlık, odaların köşelerinden kentin köşelerini sarmıştı. Bir ara aşağıdan tahta kapının açıldığını duydu. Önce ayak seslerini işitmişti tahta merdivende. Bir çift ayağın sesi değildi duyulan. Kim ola ki, demiş yatağından fırlayıp kapıyı açmıştı. O vardı yanında. Karanlıkta sezdi yabancıyı, elindeki gaz lambasını yüzüne doğru tuttu; bir kara yüzdü, sevimsiz.. Tıp tıp atan yüreği yerinden fırlayacakmış gibi  çarpıyordu.. Olan olmuştu, kapıdaydı, yapabileceği bir şey yoktu.

Kendisini kenar iteledi, kapıyı omuzuyla açıp, içeri girdi Ahmet; arkasından öteki de süzüldü içeri.

“Bundan sonra Neziha’da seninle kalacak,”dedi.

Buz gibi oldu da Elifcik, bir şey söyleyemedi. Dudaklarındaki itiraz, ses olup gidip yüzüne yapışamadı adamın. Hem söylesene, bağırsa, çağırsa ne olacaktı.

Odaya girdiler. Sağa seğirtti, sola seğirtti. Köşede daldı gözleri masanın nakışına. Dayanamadı kaçtı öteki odaya.
Kapılar açıldı kapandı. Işıklar yandı söndü. Elif’cik kapadı yüzünü yastıklara. Öylece hıçkırdı kaldı.


 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Üstat... İstanbul'dan bula bula bunları mı getirdiniz? Şaka bir yana, çok duygusaldı.Ülkemizden ırak... Sağlık, neşe, mizah olsun günlerimiz...

Şahin ÖZŞAHİN 
 26.03.2012 13:07
Cevap :
Yok bu değil... Sen yanlış yazı okuyorsun... Bunlar Doğu'dan taa eski yazılar... Yeni yazılar. Altta..Bir İstanbul Masalı..! yalan da olsa, oku... Zaten dünya yalan... Amin.  26.03.2012 15:18
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 2579
Toplam yorum
: 10204
Toplam mesaj
: 237
Ort. okunma sayısı
: 740
Kayıt tarihi
: 24.10.10
 
 

Mesleğim eğitimcilik… Şimdi artık emekli bir vatandaşım… biraz şairlik, biraz hayalcilik, biraz s..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster