Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Aralık '15

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
668
 

Kumdan kaleler yapmak...

Kumdan kaleler yapmak...
 

Görsel kaynak: www.fotokritik.com


"Sen ki ey gül, çayırda kızarıp / kurumlanıyorsun
kıpkırmızı bürünmüş allara / kır şen ve hoş
ama mutsuz olacaksın / nice güzel olsan da..."
 
16. yüzyılda yaşamış mistik İspanyol şairi Juanna İnes de la Cruz'un "Sonrası" adlı şiirine ait bu  dizeler ünlü yazar Umberto Eco'nun büyük emek ürünü kült eseri "Gülün Adı"na  isim koymak için esin veren dizelerdir. "Bir zamanlar büyük olan şeyler, ünlü kentler, güzel prensesler, her şey zamanla hiçe dönüşür. Yitip giden bütün nesnelerden elimizde adlar kalır" diyen 12. yy. da yaşamış bir Benedikten olan Bernando Marliancense'den de esinlenerek...
 
Dünyaya kozmik bir rastlantı eseri fırlatılmış ('atılmış' ya da 'gelmiş' de diyebiliriz) tamamlanmamış, taslak, (ateos) bir varlık olarak hep gelecekteki eylem ve rastlantılarla değişip dönüşen... Amansızca "öz"ünü gerçekleştirmeye çalışan, gerçekte hiç bir zaman dilimine sıkışmayan, tüm zaman dilimlerine (geçmiş, an ve gelecek) dağılmış, farklı olanakları gerçekleştirerek sürekli kendi dışına taşan bir varlık!
 
Çok sıkılsa da okullara giden, çoğunun işe yaramayacağını bilse de sürekli öğrenen ve deneyimleyen, boşanacağını hesaba katsa da evlenen, bir gün gelip de kendilerini unutup gideceklerini hatta göremeyeceğini bilse de üreyen, kazalar olacağını bilse de araçları icat edip kullanan, ölüm riskine rağmen savaşlara giden, sonsuz uzayın derinliklerine de göz diken... Velhasıl öleceğini bile bile yaşayan bir varlık...
 
Koru(n)masız bir ortamda, donmamış bir beton gibi, üzerine düşen her şeyin kalıcı izler bıraktığı, o şekilde biçimlenen bir varlık... Uzun, yorucu, inişli çıkışlı çoklukların sonunda tek’liğin sakin limanına yeniden demir atmak… Doğarken de ‘tek’ olduğunu, sonsuzluğa intikal ederken de ‘tek’ olacağını anımsamak … Hatta apansız sevişmelerinde bile kendi hazzının çemberinde çırpınan  türden bir tek'lik…
 
Gerçeği arayan biri olarak kendi deneyim ve bütünlüğünden başka insanı bu yönde destekleyecek şeylerin pek de tatminkâr olmadığı bir noktaya ötelendiğini hissetmek... Çok aramak, çok çalışmak, çabalamak.. Ama hep gerçeğin peşinde olmak.. Onun şu ya da bu çıkar uğruna eğilip bükülmesine, abartılıp azaltılmasına, yok sayılıp üzerinin örtülmeye çalışılmasına, çekip çekiştirilmesine olanca gücüyle karşı durmaya çalışmak... Ve bu duruşu sergilerken sağının, solunun, önü ve arkasının, her tarafının boşalmış, etrafta pek kimsecikler kalmamış olduğunu görmek...
 
Her yükseltisinde kendine batan bir yan olduğunu görmek.... İnançların altlarına gerilmiş direklerdir insanlar diye düşünmek, kendine doğru yükselen basamakları kendin sanmak, her şey düşman gibi olsa da ona yine de o dost kalmayı denemek hepsine....
 
Giderek derinleşmek... Ilık bir rüya serpintisinden kendine damlaya damlaya... Gözlerinin yanı sıra zihninin de aydınlatabildiği kadar ufukta bulmak arzusu köklerinden yansıyanları... Bütün sorularının muhatabı, aslında olamayan ('Taslak', ateos) yanıdır insanın!  Onca bilin(e)mezlik ve kaosun içinde duymak istediklerini söylemek için konuşurken yakalar kendisini çoğu kez. Bilir; sözcüklerle yapılan yine sözcüklerle yıkılmaya mahkumdur. Su ve kumdan yapılıp su ile yıkılan kumdan kaleler gibi... Rüzgarın ya da bir dalgacığın dahi yıkacağını bilerek ellerinle bir görkem sağlamaya çalışmak, hayat gibi! Kadere karşı durma isteğinin dışavurumu... Ya da bir şeyi yok olsun diye yapmaya dayalı küçük bir Tanrı'cılık oyunu gibi...  Hayata ne zaman yön vermeye çalışsak beklenmeyen bir rüzgar ya da bir dalgacık alır götürür bütün emekleri... Kum zerrecikleri dolar gözlerimize.. Geriye kalan bir kaç damla gözyaşıdır, geriye kalan hoş sedalara arkadaş...
 
Anlarız zamanla iyice; bilinebilir parçaların oluşturduğu bir bilinmezliktir, gidilebilir yollardan oluşan gidilemez bir diyardır hakikat.
 
Mutluluk ise;
 
Sanki bir tür seraptır çoğu zaman... Düz bir çizgi değil hayatın orasına burasına -renkli rafya kâğıt parçacıkları gibi- serpilmiş noktalar halinde... Bu da, yaşamda kendi amacımızı yaratıp uygulama şansı bulabilirsek gerçekleşebilir ancak... Noktalar arasındaki anlamlı çizgi ancak bu şekilde çizilebilir. Ama iyi bir insanın mutlu olabilmesi için yaşadığı şartların, çağın geçerli değerlerinin de ona uygun olması gerekir...
 
Peki, gerçek mutluluğun kökleri var mıydı? Ya insanın kökleri? Bu ikisi bir yerlerde birleşiyorlar mıydı? Yoksa bunlar birbirleriyle ilgisiz şeyler midir?
 
Soruyu duymuşçasına varoluşçuluğun babalarından (ünlü Danimarkalı filozof) Soren Kierkegaard'ın dedikleri duyulur fısıltı gibi bir yandan; "...Umutsuzluk evrenseldir, umutsuzluk kaçınılmazdır. Onu bir an olsun yabana atamayız. Benliğin iflah olmaz hastalıklarına karşı umut üzerine topyekûn bir felsefe geliştirmek ruhumuza yapılabilecek -belki de en ağır- saldırıdır. Bir mustarip kötü bir teselliyle avutulabilir mi? Umut üzerine gerekli gereksiz sarf edilen sözler ölümcül bir hastanın yanında yapılan gaflara benzeyecektir. Umutsuzluk insanın karşıtların bir sentezi olmasının, daha doğrusu diyalektik bir varlık oluşunun gereğidir. Sonlu varlığı ile sonsuz varlığı arasına sıkışan insan "kendi olma" sürecini umutsuzluk içinde yasar. Çünkü insan, sonsuzluk ile sonlunun, geçici ile kalıcının, özgürlük ile zorunluluğun bir sentezidir..." diyen...
 
Ya inanç; akılla açıklanamayan, içinde varoluşun gizeminin akıldışılığını barındıran bir şey belki de...
 
Bu düşünceler içinde, meselemizi ya umutsuzluğa bırakacağız ya da hiç'liğe... Gerçek varoluşa ulaşmak için!
 
O halde, çoğu zaman umutsuzca da olsa kumdan kaleler yapmaya devam...
 
 İ. Ersin Kabaoğlu,
7 Aralık 2015, Ankara

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmıştır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Çok anlamlı bir yazı gerçekten.Okurken daldım gittim.

Kerim Korkut 
 25.12.2015 16:27
Cevap :
İşin içine felsefi bilgi katınca, konuyu felsefenin derin sularına doğru çekince bu türden bir 'tılsım' ister istemez oluşuyor sanırım. O zaman, az çok bilinen ve belli yerlerde açık olarak bulunan, gündelik ya da genel soru ve yanıtların (yani'retorigin') dışına çıkıyorsunuz. Gündelik zamanın da dışına çıkıyorsunuz, moda olanın, fayda=çıkar beklentilerinin de öylece dışında kalıyorsunuz. Zaman tüm zamanları, sorular ve yorumlar hem evreni hem de kozmik gerçeklikleri sorgulayan tekinsiz, özgür, açık uçlu ve aşkın bir duruma bürünüyor. Bunlardan kaynaklanıyor olsa gerek diye düşünüyorum saygideger, sevgideger Korkut...  26.12.2015 17:47
 

(3) Ancak en azından maddeye değişik bir bakış açısı getiren kuantum fiziği bu yolda bilgilenmeyi hızlandıracak. Umutsuzluk ya da hiçlik dışında da seçenekler var. Bunlar da zamanla karşımıza çıkacak, geçmişte görünür oldukları gibi. İnsanın yalnızlığı ise, bir fizik yasası gibi yakasını ölünceye dek bırakmaz. Gerçekte öyle midir peki? Ya mutluluk? Konuşulacak, tartışılacak nice nitelikli yazılarda buluşmak dileğiyle, selamlar, saygılar.

Güz Özlemi 
 17.12.2015 14:03
Cevap :
'Varoluş' konusunda bana yakın gelen görüş ise Martin Heidegger'in yaklaşımıdır. Onun düşüncesine göre, insan bu dünyaya öylece bırakılmıştır. Varoluşa bırakılmışlığı ile insan kendi varlığını oluşturma özgürlüğüne zorunlu olarak bırakılmıştir. Ama başlangıçta, bırakılışın kendisi bir özgürlük yokluğudur -sondaki ölümün kaçınılamazlığı gibi... İnsan, varoluşun ortasına öylece, orada-bir-varlık-olarak (Dasein) atılmıştır. Bu bir tercih ya da seçimin sonucu değildir. İnsan, bu bırakılmışlık içinde tercihler ve seçimleriyle kendi yaşamını ileriye dogru kurar. Burada zorunlu bir özgürlük deneyimi sözkonusudur. İnsan kendi varlığını gerçekleştirmek üzere sürekli seçimler ve tercihler yapmak durumundadır, yani özgürlüğünü gerçekleştirmek zorundadır. Yazımı derinleştiren, anlamını büyüten katkı ve eleştirinize içten teşekkürler, saygı ve selamlarımla...  18.12.2015 12:51
 

“Taslak” olması da insanın sürekli öğrenen, kendisini geliştirerek kusurlarından olabildiğince arınan ve olgun (kâmil) insan olma durumuna ulaşma çabasıyla açıklanabilir ki bu sürecin bir karşılığı da tekâmüldür. Felsefenin ve bilimin mutlak gerçeğe ulaşma yolunda hangi kilometre taşında olduklarını bilemediğimizden kuşkucu ve belki de (şimdilik) bilinemezci bir bakış açısıyla yaklaşıyor olabiliriz. Bu durumda inanç bir destek olma görevi üstleniyor. İnandığımız şeylerinse mutlak gerçeğe çok yakın olabileceğini de göz ardı etmemek gerek. Evrensel bilgiye sezgi yoluyla da ulaşılabileceğini de düşünüyorum. İnsanı salt madde olarak düşünsek bile duyguyu ve düşünceyi nasıl açıklayacağız? Görünüşte bir olan herhangi bir canlıdaki sayılamayacak kadar çok “can”ı nasıl değerlendireceğiz? Varlığın ardındaki neden ve amaç ne olabilir? Belki insan olarak bu soruların gerçek yanıtlarını yaşamımız boyunca gerçekten bilemeyeceğiz. (2)

Güz Özlemi 
 17.12.2015 14:02
Cevap :
....Gnostiklerle Emprisistler arasındaki felsefi çatışmaya... Sezgisel bilgiye, aydınlanmaya inanan anlayış Gnostik; bilgiye ancak tecrübeyle ulaşılabileceğine inanan ve öyle davranan J.Locke da emprisist tarafı temsil ediyor.(John Locke, emprisizmin temeli sayılan ‘İnsan Anlayışı Hakkında Makale’yi 1690 yılında yazmıştır). Daha sonra D.Hume, Lock'un yöntemini daha da ileri götürüyor fakat tüm bilgilerin bir inanç olduğu ama zihnin de bir 'töz' olmadığı sonucuna varıyor ve bu şekilde pozitivizmin kapısını da aralıyor. Bildiğiniz gibi işte bu noktadan sonra da Kant devreye giriyor. 'Saf aklın eleşirisi'nde 'Bilgi'de, deneyden ve akıl'dan gelen ögeler ayrımına yöneliyor. Aklı'da geniş anlamda akıl ve dar anlamda akıl ayrımına tabi tutarak.... Sonuçda bir bilim olarak metafiziğin mümkün olmadığını ama ahlağın metafiziğin temeli olabileceğine işaret ediyor...  18.12.2015 12:36
 

İnsanın varlığı(nı) sorgulamaya başlamasıyla varlık ve yokluk, varoluş ve yokoluşla ilgili birçok önerme ortaya atılmış, bunları bilimsel bir temele dayandırma gereksinimi de zamanla felsefeyi doğurmuş. Günümüze dek bu konuda benzer, aynı ve karşıt görüşler açık seçik bir sonuç vermek yerine ortalığı biraz toza ve dumana bulamış gibi. Felsefenin çalışma alanı laboratuar ortamı olmadığı için vardığı sonuçlar bir noktaya kesinliği kanıtlanmamış önermeler olacak. “Kumdan kaleler” bu bağlamda bilim ve felsefenin de bazı noktalarda önermelerinin değişebileceğine güzel bir simgesel örnek. “İnsanın kozmik bir rastlantıyla dünyaya gönderilmesi” önermesini bilimin rastlantıya yaklaşımını da sorgulayarak düşünmek gerek. Rastlantı örneğin nedensellikle çatışan bir durum değil mi? İşin içine inanç girdiğinde durum çok ayrı ve tartışmaya uzak bir yere sürükleniyor. (1)

Güz Özlemi 
 17.12.2015 14:01
Cevap :
Belirttiğiniz temel konu ('varlık'/'Var oluş'/'Töz') başta olmak üzere Tanrı'nın varlığı/yokluğu, uzayın sonsuz olup olmadığı ve özgürlüğün gerçekte ne olduğu meselesi felsefenin temel konuları... Buna ek olarak "erdem nedir?", "adalet", "iyilik/kötülük", "mutluluk" da diğer önemli konuları oluşturmakta... Felsefe bu temel dünyevi ve kozmik konulara değinirken -"dünya görüşü" denilen tutumdan tamamen- farklı olarak zamansız, pratik-guncel dünya sorunları karşısında yararsız, zor olan ve fazlalık içeren, soruları donmuş olan, konuları moda olmayan ve tekinsiz olan bir yolda ilerler! Rastlantısallığın nedensellikle çatışması esasında XVII. yy. daki temel bir tartışmaya işaret eder:   18.12.2015 12:20
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 338
Toplam yorum
: 3217
Toplam mesaj
: 251
Ort. okunma sayısı
: 2364
Kayıt tarihi
: 05.10.07
 
 

Samsun/Ladik doğumluyum. Çocukluğum ve ilk gençlik yıllarım babamın görevi gereği ülkemizin Orta ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster