Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

27 Kasım '07

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
324
 

Kürt realitesi mi? Kürt feodalitesi mi?

Atatürk ve arkadaşları Kurtuluş Savaşı akabinde yepyeni bir devlet kurma işine giriştiler. İşleri gerçekten çok zordu, çünkü resmen bir enkaz devralınmıştı. Siyasal bağımsızlık kanla kazanılmıştı ve bu bağımsızlığı pekiştirmenin yolu da ancak ekonomik bağımsızlık ile olacaktı. Bunun yöntemi de öncelikle yaklaşık 12 milyonluk nüfustaki 1 milyon olan okuma yazma oranını arttırmak, daha sonra da güçlü bir ekonomiye sahip olabilmenin ön koşulu olarak sanayileşmek idi.

Ama tüm bunlardan da önce Osmanlı'dan devralınan "ümmeti", "padişah kulluğunu", çağdaş bir ulusa döndürmek lazımdı. Atatürk bizzat kaleme aldığı "Medeni Bilgiler"kitabında hemen hepimizin bildiği tanımı yaparak işe başladı;

"Türkiye Devleti'ni kuran Türkiye ahalisi Türkiye Devleti'nin yurttaşıdır ve ona Türk denir." Anlaşılacağı üzere burada ırka değil vatandaşlığa dayalı bir birliktelikten bahsedilmektedir.

Atatürk ve Cumhuriyeti kuran kadrolar amaçlarına ulaşabilmek için devlete ve devletçi kalkınmaya büyük önem verdiler... Zaten sermayesi ve burjavazisi olmayan bir ülkede başka çıkar yolları da yoktu. Bir devlet politikası olarak uygulanan devletçilik sayesinde bir taraftan süratle büyüyebilen bir ekonomi oluşmaya başladı, diğer taraftan da aynı ülkü birliği içerisinde uluslaşma sürecinde çok önemli aşamalar kaydedildi.

Bu süreç Demokrat Parti'nin 1950'lerde başa geçmesi ile iki ana temelden, etnisite veya başka hiçbir öğeye dayanmayan Türk tanımından ve devletçilikten vazgeçilmesi ile kesintiye uğradı. Bu iki ana temelin de o günden bugüne uğraştığımız ve iç-dış çıkar çevreleri tarafından acımasızca bir saldırıya hedef olan en önemli iki ana sorun olduğunu da hepimiz biliyoruz.

Demokrat Parti'nin kurucuları olan toprak ağaları, toprak reformunu engelledi, taşradaki bireylerin hem mesleki hem de kültürel gelişmelerini sağlayacak olan Köy Enstitülerini de kapattırdı. Böylelikle demokratikleşme süreci de donduruldu! Coğrafi nedenlerle de Batı Türkiye gelişti, Doğu Türkiye geri kaldı...

Tespiti doğru yapalım;

Doğu ve Güneydoğu'da ki ana sorun etnik kökene dayalı Kürt Realitesi değil Kürt Feodalitesidir. Meclise bu bölgelerden seçilen milletvekillerinin hemen hepsi aşiretlerin hakimi olan ailelerdendir. Sorun demokratikleşme ve/veya etnik kimlik meselesi değildir. Doğu ile Batı arasındaki en önemli fark da buradan ileri gelmektedir.

Bugün bakınız Kürt Milliyetçiliğini yüksek siyaset yaparak savunanlara ya da "aydın-yazar"kılıklı numaracılara, Kürt sorunu daha fazla demokrasi ile çözülür, Kürt sorununa Sivil Çözüm naraları atarlar da bir türlü bunun içini dolduramazlar. Siz hiçbirinin buradaki halkın ekonomik kalkınması için, eğitim ve yaşam düzeyinin arttırılması için herhangi bir çözüm önerdiğini duydunuz mu?

Bence Doğu ve Güneydoğu'nun öncelikli sorunu etnik köken ya da demokratikleşme değil, kapitalistleşmedir. Bu bölge kapitalistleşirse söylenenlerin aksine demokratikleşme(feodaliteden(aşiret baskısından)kurtulma) de hız kazanır, halkın gözü açılır, birey olur ve ulus bağları güçlenir. Bu Batı'da örneğin Belçika'da olduğu gibi ayrıştırmayı hızlandırmaz bilakis bağları güçlendirir. Çünkü Türk devlet geleneği ve devletin halkı ile olan ilişkisi binlerce yıla dayanır ve diğer uluslardan daha farklı bir kültüre sahiptir. Ekonomik ve kültürel alanlardaki gelişme farklı kökenlerden birarada yaşayan Türk halkını birbirine daha da bağlar. Aynen ülkemizin Batı'sında görüldüğü ve yaşandığı gibi...

Kapitalistleşme ise ancak devletin bu işe el atması ile olur. Özel sektöre yalvarılarak, ona teşvikler verilerek gerçekleştirilemez. Hızlı ve planlı bir sanayileşme programı ile Batı'da özellikle de İstanbul'a giderek daha ağır yükler getiren üretim tesislerinin üretim birimlerinin Anadolu'ya taşınması ve bölgesel sanayi bölgeleri kurularak bölgesel kalkınmanın yolunun açılması lazımdır. Her bölgeye ayrı bir sanayi dalının taşınması Anadolu'nun da nefes almasını sağlayacak, bölgeler arası gelir uçurumunu giderecek ve yarattığı katma değer ile ülkemizin kalkınmasına büyük faydalar sağlayacak bir süreci de beraberinde getirecektir.

Bu bölgelerin tarımsal kalkınması da GAP projesi çerçevesinde yine planlı ve organize tarımsal uygulamalarla sağlanabilir. Ekilebilir hazine arazileri 100'er dönümlük arazilere bölünebilir. Devletin belirleyici olacağı hangi arazide hangi ürünün yetiştirileceği, hangi zamanlarda nelerin yapılması gerektiği bilimsel olarak saptandıktan sonra, halkımıza bu araziler tahsis edilir, kiralanır ve ellerine bir çizelge verilerek organize bir şekilde tarımsal uygulamalara başlamaları sağlanır. Devlet de çizelgenin uygulanıp uygulanmadığını kontrol eder. Her 4 adet 100 dönüme de bir traktör ve gerekli tarım aletleri ile ambar verilerek kaynak israfının önüne geçilebilir. Bu yöntem yöre halkını Feodal yapıdan kurtaracağı gibi bireylerin mesleki ve kültürel gelişmelerine katkıda bulunacaktır.

Özellkle Doğu ve Güneydoğu bölgesinin hızla çehresinin değişmesine yol açacağından emin olduğum bir diğer radikal önerim de; bu bölgelerde seçilecek belli merkezlerde "kumarhaneleri" serbest bırakmaktır. Böylelikle gelir artacağından hem feodalite hem de yöre halkı bu durumdan hoşnut olacaktır. Ayrıca, komşu ülkelerde bulunan potansiyel kumar turizmi potansiyelini bu yolla ülkemize ve özellikle de bu bölgemize çekebiliriz.

Bu yöntemler geliştirilebilir, değiştirilebilir, dikkate alınmayabilir, üzerinde konuşulabilir ya da konuşulmaz..Burada önemli olan sorunun kaynağının Realite değil Feodalite olduğunun bilinmesi ve çözümün ancak bu yapının kırılması ile elde edilebileceğinin anlaşılmasıdır.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

"Tesbiti doğru yapalım," cümlenizden sonra yazdıklarınza bir sözüm yok. Öncesi ise, resmi öğretinin bildiğimiz anlatımı... Çözüm olarak gördüğünüz fikirlerinizi nesnel bir biçimde ortaya koymuşsunuz. Ben, sizden farklı olarak, aşiret sisteminin çözülemediği yerde, demokratikleşme olmaz diye düşünmüşümdür. Buna karşılık aşiret, kapital biriktirmeye uygun bir sistemdir. Çünkü kaynakların başında aşiret reisi bulunur. Eski Avrupa'da derebeyler, yeni Çin'de parti üyeleri buna örnek sayılabilir. Bizim aşiretler, yatırımlarıyla batıyı kapitalistleştirmişler, doğudaki konumlarını da korumuşlardır. Böylece kapital aşireti çözememiş, demokratikleşmeyi sağlayamamıştır. Konuyu yukarıyla bağlantıladığımızda, " Demokrat Parti'yle devletçilik ve demokratikleşme durduysa, kapitalistleşme de mi durdu; toprak reformu yapacakların, 1945 yılına gelinceye kadar akılları neredeydi," gibi sorular sorulabilir... Bahsettiğim cümlenizden sonra kendi içinde tutarlı bir öneri sunmuşsunuz. Saygılar.

Hüseyin Atacan 
 28.11.2007 0:13
Cevap :
Toprak reformu yasası 1935 lerde gündeme alındı ama Atatürk'ün ölümü ve 2.Dünya savaşı bunun gerçekleşmesini engelledi.Zaten ortamda uygun değildi..Ondan dolayı 1945 yılında gündeme geldi ama maalesef gerçekleşemedi...Keşke olsaydı...Katkınızdan dolayı teşekkür ederim...  28.11.2007 18:31
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 115
Toplam yorum
: 166
Toplam mesaj
: 40
Ort. okunma sayısı
: 580
Kayıt tarihi
: 29.01.07
 
 

Tarsus Amerikan Lisesi (1984) O.D.T.Ü - İnşaat Müh. (1989) SUNY at Buffalo - Yüksek Lisans (1992) 19..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster