Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Eylül '07

 
Kategori
Dünya
Okunma Sayısı
836
 

Kuzey Irak'ta 20 gün..

Kuzey Irak'ta 20 gün..
 

2004 yılı yılbaşından birkaç gün önce muhabir olarak Irak’a gönderildim.

ABD’nin yandaşlarıyla birlikte Irak’ı işgal operasyonu bitmiş, şimdi demokrasi getirme! operasyonu başlamıştı. Ben de çalıştığım ajans tarafından Diyarbakır büroda çalışan arkadaşım Ferit Aslan’la birlikte ilk kez yurt dışına çıktım. O daha önce defalarca gittiği için su yolu yapmıştı Irak’ı.

Pasaportlarımıza önce Türk tarafında sonra da Irak sınır kapısında mühür basıldı. Galiba üç ay kadar orada kalış iznimiz vardı. Habur sınır kapısından geçip Irak’a girdik.

Nereden mi girdik? Bir yanında Molla Mustafa Barzani, diğer yanında oğlu Mesut Barzani’nin büyük boy resimlerinin asılı olduğu kale kapısı gibi bir yerden. Üzerinde de ‘Kürdistan’a Hoş Geldiniz’ yazıyordu. Evet, Kürdistan yazıyordu.

Bizi sınıra kadar getiren araç bıraktı döndü, ondan sonrasını Ferit’in daha önce de kiraladığı jeeple devam ettik. Jeepin şoförü aynı zamanda sahibiydi. Yirmi beş yaşlarında Zana adında biriydi.

Zaho’dan, Musul’a, Musul’dan Erbil’e geçtik. Yollar bomboştu. Dağların yamacında kar vardı. Erbil’in ortasında bir otele yerleştik. Otelin karşısında bir tepe tepenin üzerinde büyük bir kale vardı. Şehir bu kale etrafında daire şeklinde genişlemişti. Kale Osmanlılar zamanında yapılmıştı.

Otele yerleştikten sonra kaleye çıkıp, şehri tepeden seyrettik. Otelin yan tarafında emniyet müdürlüğü, çarprazında hükümet konağı vardı. Yani hem emniyette hem de hedefteydik.

Ertesi sabah malzemelerimizi jeepe yükleyip Kerkük’e geçtik. Yol boyu ne bir ev ne de bir insana rastladık, birkaç kilometrede bir bizi durdurup kimlik kontrolü yapan sivil silahlı kişilerden başka.

Ferit geçtiğimiz yerleri daha önce gördüğü için yol boyu bana bilgi verdi. Zincirin halkaları gibi dizili sıra tepelerin üzerinde küçük karakollar vardı. Bunlar Kuzey Iraklı Kürt grupların, Orta Irak’a girmemeleri için Saddam tarafından yaptırılmıştı.

Kaleye benzer dev bir yapı gösterdi Ferit, bu daha önce cezaevi olarak kullanılıyormuş. Bir köşesi Amerikan bombardımanı sırasında yıkılmıştı. Mahkumların hepsi kaçmış o bombardıman sırasında.

Yarı yolda tuvalet ihtiyacı hissettik mola verdik. Ben araçtan biraz uzaklaşıp, işimi görmek isteyince Ferit uyardı;

“Tarlaya fazla girme havaya uçarsın, her yer mayınlı” diye.

Düşünebiliyor musunuz, gazetelerde bir haber,

“Türk gazeteci Irak’ta çişini yaparken mayına bastı, havaya uçtu.:))))

Beni gönderen genel müdürümün o an ne diyeceğini de adım gibi biliyorum;

“Daha bir haber bile geçmeden haber oldu hıyarağası…”

Kerkük’e girerken her zaman televizyonlarda gördüğüm petrol yangınıyla karşılaştık. Petrol boru hattından gökyüzüne kapkara bir dumanla birlikte alevler yükseliyordu. Önünde durup fotoğraf çektirdim, hatıra diye.

Kerkük’te Türkmen Cephesi temsilcileri ile görüştük. İki kişiydi birinin adı Mustafa Kemal Yaycili idi. Kanım ısınmıştı ona, önce sohbet ettik, sonra röportaj yaptık.

Bu kişinin biz Türkiye’ye döndükten sonra meçhul bir trafik kazasında yaşamını kaybettiğini duyunca çok üzülmüştüm.

Şehir, yıkık dökük, insanlar yoksulluktan kırılıyordu. Bir atlı arabada ikinci el ayakkabı satıyordu biri, ayakkabıların öteki tekini bulmak pek mümkün değildi. Bunlar ölenlerden geriye kalan eşyalardandı.

Dünyanın en zengin ve gelişmiş şehirlerinden biri olması gereken Kerkük’ü ben başka hayal etmiştim oysa, hayal kırıklığına uğradım.

Akşama kadar çalışıp, uydu aracılığıyla haber ve televizyon görüntüsü geçtikten sonra akşam Erbil’e geri döndük.

Ferit, Kütçe bildiği için çalışırken zorluk çekmiyorduk. O televizyona canlı yayın verirken, ben de fotoğraf çekip, bilgileri toplayarak ajansa haber geçiyordum.

Her sabah Kerkük’e gidiyor, akşam geri dönüyorduk. Çünkü haberin merkezi Bağdat’tan sonra Kerkük’tü. Bağdat’ta başka muhabirler vardı.

Gittiğimizden birkaç gün sonra benim için sürpriz biriyle karşılaştım.

Kerkük Valiliğinde üst düzey toplantı vardı. Vali baş köşede oturuyordu. Türkmen, Arap ve Kürtlerden oluşan meclis üyeleri vardı, . Otuz kişiye yakındı, oval bir masada oturuyorlardı. Birini bekler gibiydiler. Bu ara biz kamera görüntüsü ve fotoğraf çektik. Yarım saat kadar bekledikten sonra beklenen kişi geldi. Uzun boylu, askeri üniforma giymiş üst rütbeli bu kişi geç kalmış birinin hızıyla içeriye girdi, masanın kapıya yakın ucunda bulunan sandalyeye oturdu. Başıyla diğerlerini selamladıktan sonra, geç kaldığı için özür diledi ve sonra ayağa kalkıp uzun bir konuşma yaptı.

Talimat verir gibiydi.. Soğukkanlı, herkese tepeden bakan, adam yerine koymayan bir davranış içindeydi.

Onun da fotoğraflarını çektik. Konuşmasını bitirince geldiği gibi aynı hızla çıktı, odadan. Toplantı bitmişti. Bizimle birlikte başka gazeteciler de vardı, hep birlikte arkasından gittik. Korumasını yapan uzun namlulu silahlı askerler, etrafında etten bir duvar örmüştü.

Odası toplantı yapılan binanın ikinci katındaydı. Bir görevli aracılığıyla görüşmek istediğimizi söyleyince bizi odasına davet etti. Odası Kerkük Valisinin odasıydı. El koymuş, kendisi kullanıyordu.

Oda kutlama çiçekleriyle doluydu. Tüm gazetecilerin elini sıktıktan sonra masasına oturdu, soruları yanıtladı. Toplantı bitiminde diğer gazeteciler gittikten sonra Milliyet muhabiri Namık Durukan’la birlikte yılbaşı gecesi ABD karargahında çekim yapmak istediğimizi ilettik, kabul etti. Yılbaşı akşamı bizi beklediğini söyledi. Yılbaşına iki gün vardı.

2005’e birlikte gireceğimiz kişinin üniformasının göğsünde Myville yazıyordu. Evet bu kişi Türk halkının büyük tepkisini çeken o olaydan sonra ‘Çuvalcı Albay’ olarak tanıdığı William Myville idi.

Yılbaşı gecesi ABD karargahının yakınında aracımızı park ettik, bizi almaya gelen Amerikalıları beklemeye başladık. Üç gazeteci bir de şoförümüz Zana. Zana içeriye girmeyip, bizi bekleyecekti.

Bizim az ötemizde sivil giyimli silahlı kişiler vardı. Amerika karargahının dış güvenliğini sağlıyorlardı. Jeepin içinde beklerken silahlı adamların kolkola girip oldukları yerde zıpladıklarını fark ettik. Halay çekiyor gibiydiler.

Ferit araçtan indi, yanlarına gitti, biraz sonra ellerini oğuşturarak geldi, “Dışarısı çok soğuk” dedi.

Silahlı adamlar da ısınmak için öyle yapıyorlarmış, donmamak için. Çöl ayazı vardı Kerkük’te o gece.

Amerikalılar tam saatinde geldi. Bizi zıhlı bir araca bindirip karargaha götürdüler. Karargah, Kerkük Havaalanı’na kurulmuştu.

Karargahın girişinde araçtan indirip, kimlik kontrolü yapıp, üzerimizi ve çantalarımızı aradılar. Amerikalı erkek askerlerin arasında akıcı bir İngilizce’nin yanı sıra çok düzgün Arapça konuşan bir kadın asker vardı. Kısa boylu, kumral tenli biriydi. Diğer askerlere ne yapacakları konusunda talimat veriyordu. Arap kökenli, Amerikan ordusunda görev yapıyor olabilirdi.

Yılbaşı kutlaması bir hangarda yapılacaktı. Masalar dizilmiş, açık büfe yemekler, içecekler konmuştu. Biz canlı yayın için hazırlığımızı yaparken, Amerikalı askerler de birer ikişer hangara doldu. Gelenler uzun namlulu silahlarını rasgele yere bırakıp masalardaki üzerinde ‘Happy New Year’ yazılı şapkaları başlarına geçiriyor, pantolonlarının arka kısmına uzun parlak şeritleri kuyruk gibi takıp, üfleyince uzayan kağıt düdükleri öttürüyorlardı. Yaşlı, genç bir sürü Amerikan askeri yeni yıla girerken eğlenmeye çalışıyordu.

Bu sırada içeriye ‘Çuvalcı’ girdi, herkese selam verdi, bizim elimizi sıktı. Elinde küçük bir pet şişede su vardı. Arada bir şişenin kapağını açıp içiyordu. Kumral bir kadın tercüman aracılığıyla ayak üstü sorularımızı yanıtladı.

Bizi şaşırtan bir olay Amerikalıların yeni yıl kutlamasına iki subay, üç astsubay olmak üzere beş de Türk askerinin gelmiş olmasıydı. Irak’ta özel görevle bulunan askerlerimizi ‘Çuvalcı’ davet etmiş, onlar da komutanlarının emriyle orada bulunuyorlardı.

Kendileriyle konuştuk, sohbet ettik. Orada bulunmaktan memnun olmadıkları her hallerinden belliydi. Fazla da kalmadılar. Çünkü bizim askerlerimizin disiplin anlayışı ile Amerikalılar arasında dağlar kadar fark vardı. Bir yılbaşı kutlaması bile olsa bizim askerlerimiz tüfeklerini yere atıp, arkalarına kuyruk takmazdı.

‘Çuvalcı’ bir sandalyenin üzerine çıkıp, yeni yıl konuşması yaptı, herkesin yeni yılını kutladı ve bu arada askerlerimizi gösterip, ‘Türk dostlarım’ diye söz etti, Türkiye’ye selam gönderdi.. Bir özür, bir gönül alma davranışı sergiler gibiydi.

Zaten sorularımızı yanıtlarken de askerlerimizin başına Süleymaniye’de çuval geçirme olayının bir yanlış anlaşılmadan kaynaklandığını belirtmişti.

Sempatik görünmeye çalışsa da, benim düşüncelerimi değiştiremedi. Onu baştan beri sevmemiştim zaten. Çuval olayı her Türk gibi benim de gururumu incitmişti. ‘Bunun altında kalmamak gerek’ diye geçirdim içimden hep.

Ama Çuvalcı’nın askerlerinin o geceki halini görünce sadece güldüm. Bana göre onlarla, bizimkiler kurallarına uygun karşıkarşıya gelselerdi, çuval mutlaka onların başına geçerdi. O olayda mutlaka bir sinsilik var diye düşündüm..

Saat 24.00’de Amerikalılar Kerkük Havaalanı’ndaki hangarda huni şeklindeki sivri, parlak şapkalarını havaya atıp, ‘Happy New Year’ diye bağırarak, yeni yıla girdiler ve sonra silahlarını yerden alıp, görev yerlerine ya da yatakhanelerine gittiler.

Biz de gece yarısı Erbil’e doğru yola çıktık. O saatte yolculuk tehlikeliydi ama Zana tecrübeliydi. Araba lastiklerini yakarak hem ısınıp hem de bulundukları yeri aydınlatan Kürt Peşmergeler, kimlik sormak için bizi durdurduklarında, ‘Bunlar gazeteci, bizden’ diyordu ama benim tipim tutmuyordu ve yüzleri poşuyla sarılı adamlar, beni iyice süzüyorlardı.

“Neden?” diye sordum şöfor Zana’ya.

Ferit bize tercümanlık yapıyordu, ben Kürtçe, Zana Türkçe bilmiyordu.

“Gözleri renkli diye dikkat çekiyor, Amerikalı sanıyorlar” demiş, Ferit’e.

Bazen de, Kuzey Irak’taki Kürt yetkililerden aldığımız izin belgelerini gösterip, öyle geçiş yapıyorduk. Yoksa çalışmak mümkün olmazdı. Zaten biz döndükten sonra da başta yabancı gazeteciler olmak üzere bir çok kişiyi kaçırıp, fidye isteme olayları yaşanmaya başlamıştı.

Haberlerimizi, internet kafelerden geçiyorduk. Ayakkabılarımızı kapıda çıkarıp girdiğimiz internet kafelerde yerler halı kaplıydı. İnsanlar webcam’lerle chat yapıyordu.

Otelimizin yakınındaki internet kafede genç biri çalışıyordu, çok iyi İngilizce konuşuyordu. Ben de biraz bildiğim için anlaşıyorduk. Her gidişimde, “Welcome Mr.” diyerek karşılıyordu.

Irak’ta bulunduğumuz süre içinde Saddam tarafından yıkılan Kerkük’teki Türkmen köylerini gezdik. Yurtlarından, evlerinden sürülen Türkmenler, taş üstünde taş kalmayan yerleşim yerlerine geri dönüyorlardı. Üzerine TürkKızılayı yazan çadırların kazıklarını yağmurdan çamura dönüşmüş toprağa sevinçle çakıp, ıslak zemin üzerine yaydıkları şiltelere oturarak battaniye ve gaz sobalarıyla ısınmaya çalışıyorlardı.

Köylerinden kovulduklarında bebek olanlar genç erkek, genç kız olmuş, gençler yaşlanmıştı.

Geldikleri yerlerde dünyaya gelenler ise neden çadır kentlere taşındıklarına anlam verecek yaşlarda değillerdi. Oysa nineleri, dedeleri, anneleri, babaları yıllar önce o topraklarda gözyaşlarını bırakıp Saddam’ın zulmünden kaçmışlardı.

Kerkük’te bir Türkmen mahallesindeki Türkmen aileye konuk olduk. Türkmen Cephesi üyesi bir kadınla televizyon için röportaj yaptık. Ailenin en yaşlı üyesi kadının söyledikleri hala içime batar;

“Ne zaman gelecek Türk askeri bizi kurtarmaya. Buradaki Arap komşularımız, ‘Türkiye, Amerika’dan para aldı, sizi sattı’ diyor, bu da bizim gururumuzu kırıyor. Biliyoruz, Türkiye bizi satmaz, ümidimizi kaybetmedik. Ne zaman geleceksiniz? Bir gün hepimizi öldürecek bunlar” dedi, bana.

“Merak etmeyin. Türkiye hiç bir zaman sizi satmaz, moralinizi bozmak için söylüyorlar. Her şey düzelecek. Türkiye’ye güvenin” dedim.

O insanlar bizim insanımız, Türkiye’deki herkes kadar onlar da Türk ve çok ıraklarda korku içindeydiler…

Beni üzen bir başka olay ise, tanıştığım Türkmen bir doktordu. Ferit daha önce tanışmış, görev yaptığı sağlık ocağını bulduk. Öyle çok sevindi ki bizi görünce. Ellili yaşlardaydı. Çalıştığı sağlık ocağı dökülüyordu, her taraf, toz, pislik içindeydi. Burada 50 dolar maaşla çalışıyordu.

“Saddam okumuş insana değer vermiyordu. Doktorlar, öğretmenler, mühendisler karın tokluğuna çalışıyor” dedi.

Mesaisi bitmişti, bizi evine davet etti. Bizim arabayla birlikte gittik. Bir oda bir mutfak, sağlık ocağından daha kötü durumda, darmadağın bir evde tek başına yaşıyordu. Zemin kattaki evin önündeki holde elde yıkadığı pantolan, gömlek, çamaşırlarını ipe sermişti, kuruması için.

Holde plastik sandalyelere oturduk. Mutfaktan iki tane meyve suyu getirdi, ikram etti. Sonra odaya geçti, parça parça olmuş kalın bir kitapla döndü. Bu bir tıp kitabıydı.

Adını şimdi hatırlayamadığım Türkmen doktor İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olup, Irak’a dönmüş. Dönerken hocalarından biri o kitabı kendisine verip, “Buna çalış uzmanlık sınavına gir” demiş ama o bir daha Türkiye sınırlarına dahi yaklaşamamış, yaklaştırmamış Saddam’ın askerleri.

Bir kez dağlardan kaçmaya çalışmış Türkiye’ye, yakalanmış, “Bir daha teşebbüs edersen seni hapse atarız, kaçarsan da tüm aileni öldürürüz” demişler. Orada kalmış doktor, pratisyen olarak.

“Acaba şimdi gidip sınava girsem olur mu?” diye sordu, gözleri ışıl ışıldı. Sanki yeni bir kapı açılmış, yeni bir dünya doğmuştu önünde.

Az para kazandığı için hiç evlenmemiş doktor. “Elli dolarla karnımı bile doyuramıyorum, nasıl evleneyim ki” dedi.

Ona, “Artık Türkiye’ye gelebilirsin” dedim. Hem doktorluk yaparsın, hem de evlenirsin, seni havada kapar kadınlar, daha yaşın çok genç” deyip, moral verdim.

“Gerçekten mi?” diye sordu, inanmaz gözlerle bakarak. Bana inanmasını söyledim. Öyle çok sevindi ki.. Adımızı adresimiz aldı, gelince bizi bulmak için.

Kerkük’ün caddelerinde para tezgahları kurmuşlardı. Üzerinde Saddam’ın resimleri olan eski paralar değiştiriliyordu. Çok değersizdi Irak parası, yüz dolar bozdurduğumuzda bize bir tomar para veriyorlardı. Yediğimiz bir öğün yemek için ödediğimiz hesap da aynı şekilde bir tomar paraydı.

Yemek konusunda çok sıkıntı çektim. Lokantalar vardı ama yemekler hep etliydi ve bir kişilik porsiyonlar üç kişiyi doyuracak çokluktaydı. Bu yüzden arabanın bagajında elma doluydu. Şoförümüz Zana sonunda dayanamadı,

“Saddam’ın adamlarının yerini söyleyene ödül vereceklermiş, adamları ben bulursam, Ferit’e bir jeep alacağım, sana da bir kamyon alırım, dönüşte elma satarsın. Bu kadar elma yemeye senin maaşın yetmez, Irak’ta elma bırakmadın, yedin” diyerek bizi güldürdü.

Musul ve Erbil Mesut Barzani, Süleymaniye ise Talabani’nin yönetimindeydi. Süleymaniye diğer iki şehirden daha modern ve bakımlıydı. Dükkanlar tertemiz, ışıl ışıldı. Şavaş yıpratmamıştı, bombalar buraya atılmamıştı. Gençler güle oynaya okuldan dönüyorlardı. Son model arabalar dolaşıyordu caddelerinde. Görüşeceğimiz kişilerle görüşüp, pizza yedikten sonra döndük.

Ferit, “Barzani’nin peşmergeleri burayı işgal etmişti ama Amerika izin vermeyince geri çekildiler” dedi.

Irak’ın her şehrinde yaşayan insanlar, başlarındaki kişinin Amerika ile olan ilişkisinin olumlu ya da olumsuz yansımasını, günlük yaşamlarında, hayatlarında, kaderlerinde sonuna kadar hissediyorlardı.

Kerkük’ün Kürt yönetimine geçmemesi için Araplar ve Türkmenler tarafından büyük bir miting düzenlenmişti. Konuşmalar yapıldıktan sonra insanlar gruplar halinde caddelerde yürümeye başladılar. İnsan selinin arasında gidiyorduk. Nereye gittikleri belli değildi, dahası biz bilmiyorduk. Olay olursa çekim yapacaktık.

Karşımızdan gelen biri geri dönmemizi söyledi, “ileride olay çıkacak” dedi. Nasıl geri dönelim, olay çıkacaksa bizim orada olmamız gerek.

Zana’yı arabanın yanında bırakmıştık..Ferit’le yan yana yürüyorduk. Namık’da bize katılmıştı. Benim boynumda iki fotoğraf makinesi, omzumda çantam asılı, kamerayı Ferit taşıyordu.

Ben hayatımda ilk kez bir savaş ortamında bulunuyordum. Türkiye’de de mitinglere katılmıştım ama bizim burada adamlar bir iki sloganla ya da polisin müdahalesiyle dağılıyor, olay bitiyordu.

Karşımızdan gelen adam haklıymış “geri dönün” demekle.

“Tııııırrrrrrr”, “Tııırrrrrrrrrr” diye aniden başlayan makineli tüfek sesiyle, caddeyi dolduran kalabalık çil yavrusu gibi dağıldı. Herkes bir yana kaçtı vurulmamak için.

Ben boynumdaki fotoğraf makineleri, omzumdaki çantayla bir evin iki metrelik bahçe duvarını yüksek atlamacılara taş çıkartacak şekilde aşmışım. Nasıl atladığımı halen hatırlamıyorum.

Oradaki evler de nedense hep yüksek duvarlarla çevrili. Makineli tüfek sesleri bir süre sonra kesildi. Gizlendiğim duvarın arkasından çıkıp, “Ferittt, Namıkkk“ diye seslendim, onlar da beni arıyormuş, bulamayınca korkmuşlar. Duvar yüksek olduğu için onlar beni, ben onları göremiyordum. Onlar da yandaki evin bahçesine atlamışlar.

“İyi misin?” dedi Ferit, iyi olduğumu söyledim. “Sen nasılsın?” diye sordum, “Bende de bir şey yok” dedi.

Tekrar caddeye çıktık ama yola devam edemedik. Nereden geldiği belli olmayan dev gibi tanklar ani ve sert manevralarla yolu kesti, insanları geri döndürüp, dağıttılar.

Tank paletleri kaldırımdaki, refüjdeki ağaçları, çimleri ezip, asfaltta derin izler bıraktı. Biz de arabanın yanına döndük. Bizi gören Zana sevindi…

Bazı ajanslar tarafından görevli gönderilen gazeteciler aylarca orada kaldıkları için bunalıma girmişlerdi. Her şey stres yüklüyordu insana.

Bizi yirmi gün sonra geri çektiler. Zana bizi Kuzey Irak’taki sınır kapısına getirdi, vedalaştık.

Habur sınır kapısının Türk tarafına geçiren taksiyi arayan askerler, tüm eşyalara baktı, şoförün koltuğunun altında bir küçük çuval toz şeker vardı.

Asteğmen, “Bu da her zamanki gibi şoförün, anlaşılan” dedi, gülümsedi.

Taksi şoförleri, Türkiye’nin kuzey Irak’a sattığı şekeri oradan ucuza alıp, Türkiye’de daha pahalı satıyorlardı….

Irak şimdi benim için çok ıraklarda kaldı. Belki bir gün kısmet olur yine giderim. TürkKızılayı yazan çadır kentlerin kurulduğu yerlerde Türkmen köylerini görürüm, mutlu olurum…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

hayat ne zor şimdi oralarda allah yardımcısı olsun orada yaşayan insanların

Havva 
 13.09.2007 20:53
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 121
Toplam yorum
: 246
Toplam mesaj
: 75
Ort. okunma sayısı
: 1451
Kayıt tarihi
: 23.08.07
 
 

Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü mezunuyum. 28 yıllık g..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster