Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

Prof Dr İrfan Serdar Arda

http://blog.milliyet.com.tr/driserdararda

26 Nisan '13

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
421
 

Kuzum Benim

Kuzum Benim
 

(Dr. Taner Özek tarafından çizilmiştir)


(Meslekleri uğruna ölen beyaz önlüklüleri anılarına…)

 

Annesi "kuzum” diye severdi çocukken. Annesinin kuzusuydu emeklediğinde, ilk kez ayaklarının üzerinde durduğunda, “anne” dediğinde ve ilk dişi çıktığında. Televizyonda reklamını gördüğü bankanın yazısını okuduğunda önünden geçerlerken, kuzusunun zekasıyla gurur duymuştu babasıyla birlikte içlerinde sakladıkları “nazar değer” korkusuyla. Zeytin siyahı gözleri merakla dolanırken çevresinde, gördükleri kazınıyordu belleğine yıllar sonra kullanılmak üzere yeri geldiğinde. Okumayı sökmüştü ilkokula geldiğinde; sayıları ise yanyana getirip 999’a kadar ulaşabiliyordu ama neden sonrasında yanında üç tane sıfır olan 1 geldiğini kavramakta zorlanmıştı birinci sınıfta! Hızla bitmişti ilkokul ardıardına eklediği takdirnamelerle, aldığı ek dersler ve İngilizce kurslarıyla kapatmıştı farkı sınıf arkadaşlarıyla başladığında koleje.

 

İlk yılın sonunda derslerindeki başarısı ile kazandığı burs babasına rahat bir soluk aldırmıştı öderken okulun taksitlerini, ama o yıllar sonra anlamıştı bunun ne demek olduğunu biriktirirken parasını yurtdışına gitmek için birşeyleri daha iyi öğrenmek amacıyla. Ortaokul, ardından lise yılları hep daha iyi olmak ve hep daha önde olmak için arkadaşları ile yarıştığı yıllardı çocuk olmaktan ergenliğe geçerken; ama kuzusuydu hala terlediğinde yeni bir fanila ile yanında biten ya da sabah okula gitmeden zorla portakal suyunu içiren annesinin gözünde isyan ederken “yeter anne ya” diyerekten!

 

Kışlar yazları, yazlar kışları kovalamış; kimi zaman annesi beklemiş kapılarda, kimi zaman babası işini ertelemiş kurstan kursa koşuşmuşlardı birlikte. Neden başka kardeşi olmadığını sorgulamayı artık bırakmış, arkadaşları kardeşleri olmuştu sırlarını paylaştığı. ÖSS’ye girerken ağzına zorla konan “okunmuş pirinç”miydi hiç anlamamıştı Tıp Fakültesini kazanmasının nedeni ama, anne ve babasının elele vererek sınava girdiği okulun bahçesinde beklerken yüreklerinin kendisininkiyle aynı anda attığını hiç bilmeyecekti. Sınav sonuçlarının açıklandığı o gece eve gelmeyen babası, kendi hayallerini süsleyen beyaz önlüğün oğlunun üzerinde olduğunu düşünerek yıldızlara bakarak şükretmişti yuvarladığı iki kadehin arkasından yürürken sokak lambalarının altında yüzünde bir türlü engelleyemediği mutluluğun gülümsemesiyle. Annesi ise, gebeliğinde karnını okşayarak sevdiği kuzusuna hayrandı, o onun idoluydu! Anatomi dersinde dokunduğu ilk cansız beden, sonrasında başkalarına yaşam vermek için kendini adayacağı mesleğini iliklerinde ilk kez hissettiği andı aynı zamanda. DNA zincir sarmalından girip hücrelerin porlarından çıkarken dışarı, eritrositlerin üzerine binip vücudun her noktasında dolaşmanın keyfini yaşıyordu keşfederek insan bedenini ve yaşamı. Stetoskop ile ilk kez dinlediği kalp sesleri, bagetlerin davula dokunuşundaki ilahi ritmin yansıması gibi gelmişti ki o sırada Pink Floyd’u yeni keşfediyordu! Cerrahi stajında tepeden yansıyan ışıkların altında çalışan cerrahların o anki dünyadan sıyrılışlarını, hiçbir anını kaçırmamacasına seyrederken soluksuz kalıyordu. Hissediyordu ki, yüreğinden gelen sesin gösterdiği yol onun bir “cerrah” olmasıydı. Ama o hala bir kuzuydu, annesinin sınav öncesi gecelerde sabahlara dek bekleyerek çay, kahve ve kurabiye taşıdığı ve her yanına gelişte başını okşayarak “kuzum benim” diye sevdiği. Hiç unutmuyordu, beşinci sınıftayken annesinin karnı ağrıdığında “anne, safra kesende taş olabilir” deyip de ultrasonda taş çıktığında önce sevinip sonra da üzüldüğünü! Hele ki babasını Kardiyoloji hocasına götürdüğünde, hocası “babana anjiyo yapacağız” deyince içini bir korku kaplamıştı ama, babası hiç öyle düşünmemişti, çünkü söyleyen müstakbel doktor olan oğlunun hocasıydı! Mezuniyet günü kepleri fırlattıklarında hepsi artık birer hekimdi bayrağın dalgalandığı ülkesinin her yerinde insanlara şifa dağıtmaya hazır olan.

 

Nitekim, zorunlu hizmet için gittiği ağaçsız bir yamacın dibindeki ilçede ağlayan çocuklara çare olmaya çalışırken annelerin yüzündeki gülümseme mutluluk kaynağı olmuş, ama hastasından ilk azarı işitince kendi çaresizliğine çare olmadığını da ilk kez orada keşfetmişti. Bir an önce kazanmak arzusu ile girdiği TUS sınavı sonrasında o artık bir cerrahi asistanıydı. Gecelerin gündüzlere karıştığı, ameliyathane odalarında zamanın kaybolduğu, ekartör çekmekten yorulduğu günlerden bistüriyi kullananın kendisi olduğu günlere ulaştığı yıllar sonrasında kartvizitine “cerrah” yazıldığında önünde daha askerlik ve zorunlu hizmet yılları vardı. Bir gün eski resimlere bakarken farketti ki, babasının saçları eskiden siyahtı ve annesi daha dik yürüyordu. Gözünden düşen bir damla yaş resimlere karıştı ve geçmişe aktı. Annesinin kuzusu 32 yaşındaydı ve artık bir cerrahtı! Uzaktaydı ama olsun cep telefonu vardı ve her gün annesi sanki yanındaydı. Yanında bir de siyah saçlı, kendisi gibi zeytin gözlü bir meslektaşı vardı, her gördüğünde yürek atışlarını hızlandıran ama annesinin haberi olmayan!

 

O gün günlerden mavi, sabahlardan beyazdı. Acil Servisten çağırdıklarında hastaneye daha yeni gelmişti. Servise vizite çıkmadan önce gidip çağrıldığı hastayı görmenin daha uygun olacağını düşündü. Kapıdan içeri girdiğinde gece ekibi nöbeti devretmiş, o günün ekibi de güne hazırlanmanın mahmurluğundaydı. Çağrıldığı hastayı sordu ve o tarafa doğru yöneldi. Yatakta yaşlı bir hasta ve çevresinde de birkaç kişi vardı. Sakallı olanı ise dik bakışlıydı. O gece güzel uyumuştu, çünkü dün çok yorulmuştu. O yüzden yorgun değildi. Gülümseyerek “amca neren ağrıyor?” dedi. Amca, “ıh” dedi, karnını gösterdi. Elleri amcanın karnındayken dik bakışlı sakallının bakışları daha da dikleşti, saatler sessizleşti, ama o duymadı! “Kaç yaşındasın amca” dedi, “88” diye yanıtladı hemşire. Amcanın karnı yumuşacıktı, ama ağrıdığına göre ya birşey varsa diye düşündü ve “bir ultrason yapılsın, bir de kan sayımı” dedi. Sakallının omuzları dikleşti, bakışları donuklaştı, sanki bir atmacaydı avını bekleyen! “Tamam doktor bey” dedi hemşire. Saatine baktı, ameliyata girmesine daha 20 dakika vardı. Annesi geldi aklına, eli telefona gitti. Sakallı adam konuştu: “Doktor! bu adamın ağrısını geçir.” Sesin geldiği yana döndü. “Amca iyi, merak edilecek birşeyi yok, tetkikler çıksın, konuşuruz” dedi. Sakallı kararlıydı. “Doktor! bu adamın ağrısını geçir”. “Geçireceğiz elbet, ama sonuçlar çıkmadan birşey yaparsak yanlış olur, merak etme sen”. Sakallının bakışları bildiği bakışlardan değildi, bir an korktu ama, burası hastaneydi, kendi eviydi! Elini uzatıp sakallının omzuna doğru uzattı, “merak etme, ben gelip tekrar göreceğim” demeyi aklından geçirirken, ışıkta parlayan metal bir şey, sakallının arka cebinden çıktı, ki arkasında sadece duvar vardı!!! Bir, iki, üç kez girip çıktı ucu sivri bıçak bedenine... İlki karaciğer dedi, hemen ayakları üzerinde yukarı kalktı bir daha girmesin diye, ikincisi herhalde bağırsak dedi, üçüncüsünü anlayamadı, çok sıcaktı!!! Sadece baktı, “naptın sen” der gibi. Hemşirenin çığlığı beyaz sabahı deldi geçti. Beyni o kadar hızlı çalışıyordu ki, ameliyathaneye yetişirse eğer... Bir adım attı, karşısında bir kuzu vardı, ikinci adımı attı, kuzu annesinin kucağındaydı, üçüncü adımında dizi büküldü, babasının eli annesinin omuzundaydı, dizlerinin üstüne çöktü, “gitme sakın” dedi anne ve babası, doğruldu ve bir adım daha attı, zeytin gözlüsü de oradaydı, uzattı elini, dokunmaya çalıştı, beyni dedi ki ellerin soğudu mu, şokta mısın, hayır daha değil dedi, ama parmak uçları yoktu, çevresinde bağıranları duyuyor muydu, ellerindeki kana baktı, kendi kanını daha önce hiç görmemişti, rengi ne güzeldi, birden çocuk oldu, koştu annesine sarıldı, ama yoktu, elleri boştu, bir davul sesi vardı, ama giderek yavaşlıyordu ve sesi çok uzaktan geliyordu, renkleri hiç böyle güzel görmemişti ama neden giderek herşey donuklaşıyordu, neden herkes bağırıyor ama o duymuyordu, okumuştu bunu ama kaçıncı sayfadaydı, anımsamaya çalışırken başını bir kez daha kaldırmak istedi, yıldızlar reddetti, günlerden mavi sabahlardan beyazdı, başı düştüğünde herşey karanlıktı...

 

Uzaklarda, çok uzaklarda ise zeytin gözlü bir kuzu, dünyaya daha yeni gözlerini açmıştı....

 

Sağlıklı günler dileklerimle.

 

Prof. Dr. İrfan Serdar ARDA

Çocuk Cerrahisi Uzmanı

 

driserdararda@gmail.com

http://driserdararda.com

https://www.facebook.com/ArdaCocukCerrahisiSayfasi

https://twitter.com/drserdararda

https://tr.linkedin.com/in/isarda      

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Sevgili yazarım, güzel bir paylaşım denemeniz, ve acıklı bir öykü, yazım ve ifadeleriniz çok güzel kutlarım. Sağlık ve mutluluk dileklerimle. Sevgiler.NAHİDE ÇELEBİ NOT: Yarın Ankara'da Hamam Önündeki Ata Konağında saat 13.15 de Milliyet Blog yazarları toplanacağız, gelirseniz mutlu oluruz.

NAHİDE ÇELEBİ 
 26.04.2013 20:27
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 59
Toplam yorum
: 11
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 14735
Kayıt tarihi
: 02.03.13
 
 

Prof. Dr., Çocuk Cerrahisi Uzmanı...   "Çocuk Cerrahisi", çocuklarda tedavisinde cerrahi yöntem g..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster