Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

30 Nisan '07

 
Kategori
İnançlar
Okunma Sayısı
2371
 

Laiklik ve din eleştirisi

Laiklik ve din eleştirisi
 

Cumhurbaşkanı seçimi ekseninde toplumda ve medyada alevlenen laiklik duyarlılığı konusunda ben de bir şeyler yazmaya hazırlanıyordum. Bu sırada "Emekli Bir Subay" Mustafa Kemal Öztürk’ün Milliyet Blog sayfalarına taşıdığı bir resmi (1) alarak ilgili yazıya eleştiriler getiren bir başka yazarın yazısına rastlayıp (2) İslam’ın çağımıza uymayan yanlarının eleştirilmesi gerektiği görüşünü de içeren bir yorum getirince verilen "… Ve şunu da unutmayın İslamiyet tartışılmaz. Bu kimsenin haddine değildir" yanıtı üzerine yazacaklarım biraz daha belirginleşti.

Üniversitede lisans öğrenimi gördüğüm 1980’li yılların ikinci yarısında, kaldığım devlet öğrenci yurduna dışardan arada bir misafir olarak sosyoloji bölümünde okuduğunu bildiğimiz koyu dindar denebilecek bir öğrenci gelir, dini konularda sohbetler açar, bu doğrultuda bizimle felsefi tartışmalara girerdi. Bu şahıs şalvar giyer, çember sakal bırakır, elinden de tespihi eksik etmezdi, ilginç bir özelliği de yüzünden bir tür gülme ifadesinin hiç eksik olmamasıydı. Herkesi kendi gibi düşünmeye davet eder, böyle düşünmeyenin tam bir Müslüman olamayacağını söyler hatta tartışmalar sırasında içimizde ateist olduğunu dile getirenlere ya da tartışmanın gidişatından inançsız olduğu ortaya çıkanlara yine gülerek "… aslında sizin gibilere üç kez Müslüman mısın diye sorulur, üç kez şahadet getir diye ihtar edilir, eğer Müslüman’ım deyip şahadet getirmezse onun başını kesmek vaciptir!" der ve bizi güldürürdü. Gülerek söylemesine bizi güldürmesine rağmen söylediklerine inancı tamdı; yani şaka yapmazdı.

Sözünü ettiğim yer İzmir’di ve ortalıkta bu türden şahıslar tek tük değildi fakat o zamanlar kimsenin bunları ciddiye aldığı görülmemiştir. Buna karşılık durumun Türkiye’nin her yerinde böyle olduğunu söylemek mümkün değildi. İç Anadolu’ya ve doğu bölgelerine doğru gittikçe sözünü ettiğim türden şahıslar ve tehditkar tavırlar günlük olağan şeylerdi. Nitekim Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde oruç tutmadığı için Şirin Tekin’in, Sivas’ta dini duyguları tahrik ediliyorlar gerekçesiyle 37 aydınımızın ikisi vurularak 35’inin diri diri yakılarak katledilmeleri böyle bir sosyal ortamın ürünüydü. Turan Dursun, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, Onat Kutlar ve Ahmet Taner Kışlalı gibi aydınlarımız dine ve dinciliğe dair eleştirisel görüşlerini çekinmeden dile getirdikleri için katledildiler. Son zamanlarda Danıştay baskınında görevi gereği laikliğin tarafı Hakim Mustafa Yücel Özbilgin ya da Hıristiyan rahip Sontoro, Ermeni yazar Hrant Dink ve üç Hıristiyan misyoner cinayetleri şüphesiz İslam’ın kendileri gibi düşünmeyeni tehdit ederek; gerekirse öldürerek susturmaya cevaz verdiğini düşünenler tarafından işlenmiştir. Bu düşünceye sahip insanlar Danıştay baskınını gerçekleştiren Alparslan Arslan ve onun tavrını destekleyen babası (3) örneğinde olduğu gibi toplumumuzda istisnai değildir. Kuşkusuz bu görüşü savunan herkes eline tabanca, bıçak vb. silahlar alıp yollara dökülmemektedir; fakat bunu tavırlarıyla ve söylemleriyle onaylayarak eyleme geçenleri cesaretlendirip desteklemektedir.

Şu bir gerçektir ki, bugünkü haliyle İslam dünyası ve Müslümanlar batı kültürüyle tanışıklığı olan bir avuç dindar entelektüelin dışında dini konuların tartışılmasına hoş görüyle bakmamaktadır. Oran olarak bizde daha düşük olsa da bu hoş görüsüzlük en yalın biçimiyle "kutsalıma, dinime, peygamberime, kitabıma laf ettirmem!" sözüyle kendini açığa vurmaktadır. Bu şiar, halkının çoğunluğu Müslüman, yönetimleri de şeriat olan diğer ülkelerde söylenince kulağı pek tırmalamıyor; fakat devlet yapısı ve anayasası laik, demokrasi yoluna baş koymuş bizim memlekette söylendiğini duyunca insanın gözü korkuyor ve haliyle Tandoğan’da ve Çağlayan’da olduğu gibi meydanlara yürüyesi geliyor. Her ne kadar İslam kitabı Kuranı Kerim’de inanmayanları hafife alan ifadeler ve tehditler bulunsa da tabi ki içinde aşağılama, hakaret ve tehdit gibi anayasada suç sayılan ifadeler bulunmamak koşuluyla "kutsala, dine, peygamberlere ve kitaba" laf edilebilir, eleştiri getirilebilir olmalıdır.

Günümüzde anayasal anlamda din eleştirisinin önünde bir engel yoktur ama işlenen cinayetler ve saldırılar dikkate alındığında toplumun karşısında bunu yapmak cesaret istemektedir. Durum böyleyken okullarda zorunlu "din kültürü ahlak bilgisi" dersleri vardır, fakat bu derslerde peygamber, kitap ve din gibi kavramlar aynen dinin (İslam'ın) buyurduğu bakış açısıyla empoze edilmekte, böylece din ve ona ait kişi, görüş ve kavramlar daha baştan eleştirilmezlik zırhına bürünmektedir. Oysa ki laik bir devletin eğitim anlayışında dine ait kişi, düşünce ve kavramların bir kutsallığı bulunmamalı her hangi bir felsefe akımı ya da ideoloji neyse öyle yaklaşılmalıdır. Bir başka deyişle, günümüzde milliyetçilik, ırkçılık, liberalizm, komünizm, sosyalizm vb. akımlar ve bunların önde gelen temsilcileri, kitapları açıkça ve özgürce tartışılıp eleştirilebiliyorsa, aynı şey ilahi olduğu söylenen dinler, kitapları ve peygamberleri için de geçerli olabilmelidir; nasıl devlet televizyonunda düzenli şekilde "İnanç Dünyası" başlığıyla İslam'ı tanıtan (aslında tebliğ eden) bir program yayınlanıyorsa; aynı şekilde dini konularda eleştiriler getiren programlar da yayınlanabilmelidir.

Aksi taktirde sürekli ve tek yanlı olarak din ve bizim memleketin özelinde İslam, aynı kendi içinde iddia edildiği gibi eleştirilmezlik zırhıyla çevrilir, felsefe ve siyaset üstü kabul edilir ve bu anlayış devletin eğitim politikasının içinde yer alır, dine eleştiriler getirenler azınlıktalar diye kendilerini eşit koşullarda ifade olanakları sınırlandırılırsa giderayak tehditle ve baskıyla susturulursa, halkın belli bir kesiminin kendi gibi ve "seviyesinde" dindar ve inanç sahibi olmayanlara başta küçümseyerek, dışlayarak, nihayet düşmanca; dini siyasete alet eden zümre ve partilere de sempatiyle bakması, bugün olduğu gibi fırsatını bulduklarında onları hükümete, devletin başına getirmeleri ve bunu tekrar tekrar denemeleri normaldir. Hem insanlara arkasında koca bir kitabı, hukuku, içtihadı, gelenekleri olan bir inancın her fırsatta kusursuz ve olağanüstü olduğunun propagandasını yapıp hem de onlara "aman bu kendi bireysel dünyanızda kalsın" demek en azından bu işe kafayı takacak bir kitle için sonderece çelişkili, inanması güç bir şeydir. En azından aksi tartışılarak zamana yayarak öğretilmedikçe, er ya da geç özellikle de ekonominin bozulduğu, huzursuzluğun arttığı, büyük doğal afetlerin ülkeyi vurduğu, umutsuzluğun yükseldiği dönemlerde denemekte bir fayda var denilip siyaset olup peşinde koşulacak bir yapıya sahiptir din. Tarih bunun tekerrürleriyle doludur.

Şu son günlerde olduğu gibi, yüz binlerce insanımızın uğruna sokağa, meydanlara dökülmesine, bununla kalmayıp ordumuzun dönem dönem muhtıralar vermesine ve dünyada demokrasi aleyhtarı gösterilmesine neden olan laikliği yalnızca bu yöntemlerle korumak mümkün değildir. Anayasanın, devletin ve eğitim sisteminin dinin ayaklarını yere bastırması gerekir. Bu konuda aydınlarımıza (özellikle dürüst ve derin din bilgisine sahip ve dindar olanlara) politikacılarımıza ve medyaya önemli sorumluluklar düşmektedir.

(1) http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=37630
(2) http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=37668
(3) http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=4004

Not: Din eleştirisi öncelikle dine karşı laikliğin güçlendirilmesi temelinde yöntemsel bir yaklaşımdır. Dinin bizzat peygamberi, kitabı, tarihi, hukuku, içtihadı ve avam söylemini ele alarak eleştirmek ayrı bir çalışmanın konusudur ve her bir alan sayfalar dolusu kitaba konu olabilir. Ben şimdilik detayda din eleştirisine girmesem de bu alanda mevcut çalışmalardan yararlanılmasını salık verebilirim. İnternet üzerinden okumayı sevenlere İslamiyet Gerçekleri başlıklı İnternet sitesi tavsiye edilir: http://islamiyetgercekleri.wordpress.com/ (bu siteninin yapımcılarıyla hiç bir bağlantım, hazırlanmasında da katkım yoktur; site genelinde konunun ele alınışı, kaynak değerlendirilmeleri ve eleştiriler kendi yaptığım inceleme ve bakış açısıyla önemli ölçüde uyuşmaktatır. Buna karşılık site içeriğinden sorumlu değilim- 30.01.2008).

Hasbihalci bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Değerli kardeşim, cevabınıza ek yazdığım yorumlarım henüz daha yayınlanmadıysa da, yeni okuduğum iki cevabınıza kısmen cevap olacak, genel bir değerlendirmeyle yorumlarımı sonlandırmak isterim: Toplumsal kurumlardan “din”i bir tarafa, diğer toplumsal kurumları da, bir ayrı tarafa koymak doğru değildir. Din de diğer toplumsal kurumlar gibi, bir toplumsal kurum olduğuna göre, toplumun huzur, barış ve refahı; dinin de dahil olduğu tüm toplumsal kurumların kesişim kümesinde yaratacağımız “özgürlük” alanına bağlıdır. Bunun dışında geliştirilecek hiçbir çözüm sosyal sorunlarımızı çözmez, zaten çözmediği de görülmektedir. Görüşmek üzere, sevgi ve saygılar...

Rıza Üsküdar 
 20.01.2010 15:34
 

Tam tersine, iki büyük dünya savaşı ve daha sonra hemen hemen her toplumun yaşamak zorunda kaldığı terör olayları, sadece dinin değil, çıkara yönelik oluşturulan ideolojilerin de yarattığı bir gelişme oluştur. Din algısı eleştirisi derken, ortaya koymaya çalıştığım konu şudur: Dini meşruiyet aracı olarak kullananların, arka planlarındaki gerçek arzularını görmek ve tabiri uygunsa “kral çıplak” diyebilmektir. Ayrıca bunun bir de öteki yüzü vardır: 19. yüzyıldan itibaren de insanlar, üretilen ideolojiler üzerinden meşruiyet arayışı içerisine girmişlerdir. Bu durumda, algıların arka planlarını ortaya koyabilmek için, algıları sorgulamalıyız. Algıların sorgulanması, tüm değerlerin kötü kullanımını, diğer bir ifadeyle değerlerin araçsallaştırılmasını engelleyecektir. Bu yapılmadığı takdirde, araçlarımız değişse de “çatışma” gerçeğimiz değişmeyecektir. Görüşmek üzere, sevgi ve saygılar…

Rıza Üsküdar 
 19.01.2010 13:00
 

Laikliği, dünyevi konulara dinin karışmaması anlamında tanımlamışsınız. Bu güzel, ama gerçekte çoğu dinin dünyevi konulara, genel birtakım ilkeler dışında fazla müdahale etmediğini söylesen inanır mısınız? İnanmakta zorlanacaksınız, çünkü genelde bütün dünyada “din” algısı söylediğim biçimde değil. Bir başka ifadeyle, yönetim erkleri ya da ilerleyen zamanlarda toplumun belirli kesimleri, dini bir meşruiyet aracı olarak kullanmışlar. Bugün de etkileri görülüyor. Gerçekte ekonomik ve siyasal nedenlerle yapıldığı halde, savaşların önemli bir kısmını geçmiş toplumlar dine dayandırmışlardır. Haçlı seferleri, sadece bunun bir örneğidir. Aydınlanma Çağı ile birlikte, önce batı ülkelerinde daha sonra da kısmen doğu ülkelerinde “laik” anlayış egemen olmuştur. Savaş başta olmak üzere, tüm insanlığı tehdit eden acı ve gözyaşları önlenebilmiş midir?

Rıza Üsküdar 
 19.01.2010 12:59
 

Meteor Bey, hoş bulduk… Sayfanızdan anladığım kadarıyla ortak notalarımız var… Arkeoloji ve Eskiçağ Tarihi üzerine çalışmalarınız varmış, ben de yılardır tarih öğretmenliği yaptım. Yıllar sonra Arkeoloji eğitimi almaya başladım. Şu an Arkeoloji 4. sınıf öğrencisiyim. Bu sebeple tanıştığımıza memnun olduğumu belirtmek isterim. Ancak ortaya koymaya çalıştığım önerme, tekrar etmekte fayda var: “din” algısı eleştirisinin yapılabileceği, bunun da toplumsal olarak faydalı olacağına yönelikti. Çünkü “din” algısı dinin kendisi değildir. Sizin de belirttiğiniz gibi “laiklik” algısı da, farklı laiklik tanımlarında farklılaşmaktadır. Bu durumda, “laiklik” de bir dine dönüşmüş olmuyor mu? Kaldı ki, laiklik din özgürlüğü şemsiyesidir. Bu, kişisel bir tanım olmanın ötesinde, çağdaş uygulamaların da buna uygun olduğunu belirtmek isterim.

Rıza Üsküdar 
 19.01.2010 12:57
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 60
Toplam yorum
: 147
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 1287
Kayıt tarihi
: 09.06.06
 
 

Arkeolog olarak arkeoloji, Eski Çağ tarihi, günümüzde sit ve çevre sorunları başlıca ilgi alanlar..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster