Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

27 Mayıs '08

 
Kategori
Dünya Şehirleri
Okunma Sayısı
3195
 

Laz Hans Nürnberg ve Prag' da

Laz Hans olarak çıktığımız önceki seyahat serisinin devamında bu defa Nürnberg’e düştü yolumuz. Döndükten sonra her zamanki soru kafama takıldı: Türk turizm şirketleri Almanya’ya neden pek itibar etmezler? Koca koca ilanların yayınlandığı gazete sayfalarına bir göz atın, Almanya’ya neredeyse hiç tur bulamazsınız. Yerleşik Türkleri dışlamalarından gıcık kaptığımız için mi, gezecek yer bulunamayacağı kaygısından mı, Almanların pek de turist istemediğinden mi?... Halbuki Almanya’nın her kenti, her kasabası görülecek güzelliklerle dolu...

Nürnberg havaalanından şehir taksiyle 10-15 dakika. Trenle de o kadar. Cebimizdeki Eurolar alerjik reaksiyon, biraz da ağırlık yaptığından hızla eksilsinler diye taksiyi tercih ediyoruz. Kent merkezine geldiğimizde şehre nötron bombası atılmış bir hava sindiğini gözlemliyoruz. Hani Amerikalıların keşfettiği binalara zarar vermeyen, sadece insan yok eden bomba. Hafta içi olmasına rağmen etrafta canlı namına bir şey yok.

Taksi şoförüne eşsiz Almanca’mla sebebini soruyorum, o da anlamamam için inadına Acun gibi sözcükleri boğarak konuşuyor. Çıkardığım kadarıyla Nürnberg’in düşman işgalinden kurtuluşunun ya da Atatürk’ün Nürnberg’e gelişinin yıldönümü gibi bir şey olduğundan, tatilmiş. Sadece insanlar değil; kediler, köpekler, martılar, bıldırcınlar, piliçler, kelebekler... herkes tatilde. Koca Nürnberg yalnızca eşimle bana kalmış...

Oysa şehirde o gün başlayan bir fuar var ve Almanya, neredeyse tüm kentlerinde hemen her iki-üç haftada bir düzenlenen fuarlarıyla tanınıyor. Her nerede fuar yapılıyorsa, oraya dünyanın dört bir yanından insan akını oluyor. Besbelli o gün yabancılar da yerli halka uyarak yeraltına geçmiş.

Atıyoruz kendimizi sokaklara... Kiliseleri, kalesi, nehri, meydanları, garı, mağazaları ile gerçekten çok güzel bir kent. 500 bin civarında bir nüfusa sahip. Türklerin en yoğun olarak yaşadıkları şehirlerden biri. Belli başlı yerleri dolaşmak için bir gün fazlasıyla yetiyor insana. Hele bizim gibi az zamanda çok yerler gezmeyi becerebiliyorsanız...

Dolaştıkça açık bir iki restorana da rastlıyoruz. Camlarında kocaman puntolu yazılar ilk bakışta göze çarpıyor: Doner Kebab...

İkinci gün Nurnberg’in 200 km. batısındaki Frankfurt’a geçmeye karar veriyoruz. Önce araba kiralamayı düşünüyoruz ama Hauptbahnhof’ta (Merkez Gar) bulunan iki kiralama şirketinden birinde fuar dolayısıyla hiç araba kalmamış; diğerinin bankosunun ışıkları yandığı halde içeride kimse yok. Tezgahın üzerine müşterilere hitaben Almanca bir yazı bırakılmış. Çıkarabildiğim kadarıyla “Namaza gidiyorum. On dakika sonra geleceğim, ” gibi bir şeyler.

Biriken kaza namazlarını da icra etmeye kalkışan görevlini gelişi uzayınca trene yöneliyoruz. Hem daha ucuzdur, hem de yorulmayız türünden züğürtsel bir teselli ile avutuyoruz kendimizi. Yoksa kiralık araba kullanmak gerçekten çok daha ehven. İstediğiniz yerde duraklayabiliyorsunuz, zamanla yarışmak zorunda değilsiniz...

Sıra bana geldiğinde gişe görevlisi birinci mevki mi, ikinci mevki mi tercih edeceğimi soruyor. Birinci sınıf adam olduğumuza göre tereddütsüz birinci sınıfı tercih etmemiz gerekse de, istem dışı aradaki farkı soruyorum.

“Business class ile ekonomi farkı gibi...” diye net bir anlatıma gitmekle kalmıyor, bir de bilgisayar ekranında bu farkın parasal etkisini gösteriyor. İki kişi birinci mevki gidiş dönüş 280 Euro, ikinci mevki ise 180. Her halükarda araba kiralamanın birkaç kat üstü bir bedel.

Hemen istatistik, cebir ve geometri bilgimi kullanarak, bu koşullarda üçüncü mevkiin 80 Euro olacağını hesaplıyorum ve bilet talebinde bulunuyorum. Görevlinin kafası anında ambale. Böyle bir mevki yokmuş...

Sonunda en az benim kadar akıllı Almanların yüzde doksanının kullandığı ikinci mevki bileti alıyoruz. Tren dakikası dakikasına tam zamanında kalkıyor istasyondan. Ve planlandığı gibi iki saat üç dakikada Frankfurt’a ulaşıyor. Ne bir dakika fazla, ne de bir eksik.

Gardan çıkar çıkmaz bir Türk kentine geldiğinizi sanabilirsiniz. Almancadan çok Türkçe konuşmalar kadar garın hemen karşısındaki THY bürosu ve İş Bankası ile Türk restoranları bu hissi fazlasıyla veriyor size.

En az Nürnberg kadar güzel bir şehir burası. Fazlası bile var. Farkı tarihi binalarla uyum içinde yükselen devasa gökdelenler. Yerleşik nüfus 600 bin olmasına rağmen, borsası ve beşyüzden fazla bankasıyla Avrupa’nın en önemli finans merkezlerinden biri olan kent, gündüz birkaç milyonu buluyormuş.

Gardan şehrin merkezine doğru yürürken yoldaki Japon lokantası mıknatıs gibi içeri çekiyor bizi. Bu kadar suşi meraklısı bir aileyi fahri konsolos ilan etmeyen Japon hükümetinin aklına şaşarım zaten. Türkiye’ye henüz gelmemiş türden olan lokantada yer alan yirmi kadar dikdörtgen masa, aynı zamanda bizim ocakbaşı tarzında pişirme tezgahı. Üç kenarı müşterilere ayrılmış, dördüncü kenarda sizin masanıza tahsis edilmiş aşçı yemeğinizi pişiriyor. Beşinci kenarda ne var diye sormayın! Dikdörtgende beş kenar olur mu hiç!

İki kişi olduğumuz için masamızı mecburen ve kurallar gereği başkalarıyla paylaşmak zorunda kalıyoruz. Aşçı önce onların yemeğini pişiriyor; tezgahı temizleyip özel bir solüsyonla temizledikten sonra bizimkine başlıyor. O anda garson da ön tarafı Japon harfleriyle dolu önlüklerimizi kafamıza geçiriyor. İdam mahkûmlarına yapıştırılan yaftaya benzer bir şey.

Garsona, önlükte ne yazdığını soruyorum. Sanki Japon ilk mektebine başlamış talebeymişim gibi harfleri tek tek göstererek lokantanın isminin yazıldığını söylüyor.

“Peki, ” diyorum, “Ya burada ‘son of a bitch’ yazıyorsa!”

Fırlama bir bakış atarak gülümsüyor.

“Onu buraya denetime gelen belediye görevlilerinin boynuna asıyoruz.”

Yemekten sonra kentin Nişantaşı’sına gidiyoruz. Cuma gündüz vakti herkes alışverişte. Böyle kalabalık ancak hafta sonları Beyoğlu’nda görülür. Nürnberg’den kaçanların yarısı buraya gelmiş anlaşılan.

Almanya’nın ilginç bir özelliği var, mesai saatleri dışında açık mağaza görmeniz mümkün değil. Bu süre de genelde 18.00’de sona eriyor. Saat altı oldu mu, sireni çalan fabrikalar gibi alışveriş anında durur, “Hanım aş eriyor, yüz gram erik almam lâzım, ” deseniz, kimse yüz vermez size. Bu yüzden alışverişler gündüz yapılır; bizdeki gibi iş saatleri sonrasında değil.

Geniş bir meydana geldiğimde her türlü müziğe duyarlı kulaklarıma bir flüt sesi geliyor. Melodi tanıdık. Adımlarım sese doğru götürüyor beni. Önüne açtığı şapkasına para atılması için nefes almaksızın çalmaya devam ediyor adam. Yüksek sesle eşlik ediyorum:

“Ay bir yandan sen bir yandan sar beniiiii, leylim ley!”

Sonra cebimdeki iki Euro’yu şapkasına atıyorum. Flüt ve bıyık altından tebessüm ediyor adam; “Nasıl da geldin kavalıma, koyunum benim, ” der gibi...

Başka Alman kentlerinde görmediğim yan yana üçerli dörderli sıralı çınarlar dikkatimi çekiyor. Benim bildiğim çınar; kavak gibi düz değil, yamula yumula ve genişleyerek uzar. Almanlar nasıl becermişlerse, Frankfurt çınarları esas duruştaki Cumhurbaşkanlığı Merasim Alayı askerleri gibi, hepsi aynı boyda. Tek bir aykırı dal görmek mümkün değil. Bu Almanlardan korkulur hakikaten. Ağaçları bile yola getirdikten sonra...

Şehir turu yapan üstü açık arabalardan birine atlayarak kenti dolaşmaya koyuluyoruz. Gerçekten etkileyici bir kent. Main nehri üzerinde kurulmuş devasa bir finans merkezi. Rehber geçtiği yerleri tanıtmakla kalmıyor, Alman yaşam tarzından da örnekler veriyor zaman zaman:

“Biz Almanlar bira ve şarap içeriz. Su mu? Onu da hastaneye düştüğümüzde zorla içirirler bize.”

Bu gezileri önceden planlamadığımız için otele ödemeyi önceden yapmışız, hava kararınca mecburen trenle gerisingeri Nürnberg’e dönüyoruz.

Nürnberg’deki rent-a-car şirketinin Türkiye ofisinden rezervasyon yaptırıp ertesi gün araba kiralayarak Prag’a gitmeye karar veriyoruz. Nasılsa Çek Cumhuriyeti’ne birkaç aydan beri yana Shengen vizesiyle girilebiliyor.

Ertesi sabah sekizde ofisin kapısına dikiliyoruz. Ama bizi karşılayan yine o yazı. Adam gece gündüz namazda galiba. Neyse ki, yazının sonunda bir telefon numarası dikkatimizi çekiyor, arayıp rezervasyonumuzu hatırlatıyoruz. Telefonun ucundaki genç kız İngilizce konuşuyor; rezervasyon numaramı ve ismimi soruyor, anlamadığından kodlatıyor. Kodlama bitince,

“Türk müsünüz?” diyor aniden...

Meğerse esas ofis iki sokak ötedeymiş, bankoyu sadece irtibat noktası olarak kullanıyorlarmış. Vakit geçirmeden oraya geçiyoruz. Kızcağız, rezerve ettiğimiz en ucuz aracın ellerinde kalmadığını, mecburen bir BMW vereceklerini söylüyor. Tabii en ucuz araç fiyatından...

Ayrılmadan önce, olası bir kaza anında arayabileyim diye Çek Cumhuriyetinde bir irtibat numarası istiyorum. Hay istemez olaydım!

“O zaman size BMW veremeyiz!”

Kiralama şirketleri Çek Cumhuriyetine gidecek müşterilerine Alman arabaları vermeme kararı almışlar, zira Alman arabalarına düşkün bazı Çekler aracı çalıyormuş. Ford Focus’a razı oluyoruz mecburen.

Prag, Nürnberg’in 300 km doğusunda. Yol üzerinde Pilsen diye bir kent üzerinden ulaşılıyor. Pilsen türü biraların doğduğu yer.

Sınırda polis kontrol kulübeleri var ama ne kontrol yapılıyor ne de bu kontrolü yapacak tek bir görevli var etrafta. Gazlayıp geçiyoruz. Doğrusu Çek Cumhuriyeti’ne geçince ortamın birden bozulacağını umuyordum ama öyle değil. Otoban zeminindeki hafif pütürlük dışında Almanya’dan bir fark yok. Yol kenarına alelacele inşa edilmiş binalar göremiyorsunuz; daha doğrusu bina filan yok. Her taraf ormanlarla kaplı; yemyeşil.

Tanrı Avrupa’ya, özellikle de Orta Avrupa’ya gerçekten cömert davranmış. Göz alabildiğine geniş ve dümdüz topraklar yazın sıcaktan kavrulmuyor. Nehirleri bizdeki gibi azgın değil; dikkatli bakmadıkça aktığı yönü bile kestiremiyorsunuz. Haliyle bu topraklarda dünyanın en tanınmış müzisyenleri yetişiyor: Beethoven, Mozart, Bach, Chopin, Haydn, İsmail Türüt...

Bir kilometre kadar içeride bizdeki pazar yerlerini andıran bir alışveriş yeri dikkatimizi çekiyor, yanaşıyoruz. Asya Pazarıymış. Çoğunluğu Vietnamlılardan oluşan satıcılar Uzak Doğu’dan aklınıza gelen her şeyi burada satışa sunmuş. Müşteriler çoğunlukla Alman.

Biraz oyalandıktan sonra yarıladığımız yolumuza devam ediyoruz. İki saat kadar sonra Prag’dayız. Eskişehir’de gitmiş olanlar bilir, hep güzel şeyler beklediğiniz kente girerken bozuk yollar ve bakımsız binalardan hayal kırıklığına uğrarsınız. Ta ki kent merkezine girip Porsuk Çayını görünceye dek devam eder bu durumunuz. Sonra büyülenirsiniz. Aynı durum Prag için yüz misli geçerli.

Vltava Nehri’nin iki yakasına kurulu kenti gördüğümüz anda çarpıldık adeta. Bir kent bu kadar alımlı ve etkileyici olabilir mi? Ne Roma, ne Paris, ne Viyana, ne New York! İstanbul’dan sonra gördüğüm en çarpıcı kent burası.

En geniş meydanlardan, Arnavut kaldırımıyla döşenmiş en dar sokaklara; köprülerden kafelere kadar her yer turist kaynıyor. Her renkten insan var, bir tek Türkler eksik. Zaten Prag’ı, dönerin girmediği kent olarak tanımlamak da mümkün.

Nehrin etrafındaki Barok tarzı (Adamdaki kültüre bakar mısınız!) binalarda ve saraylarda hiçbir aykırılık göze çarpmıyor. Eski Doğu Berlin ya da Bükreş’te inşa edilmiş zevksiz ve hantal yapılardan burada eser yok. Tarihi binalar olduğu gibi korunmuş.

Çok sayıda Sinagog var kentte. İkinci Dünya Savaşı ve Nazi katliamı öncesinde oldukça yüksek nüfusa sahip Yahudilerden kalma.

Fiyatlar Türkiye’deki gibi. Birkaç yıl önce gidenler çok ucuz bulmuşlardı. Bu demektir ki, birkaç yıl sonra el yakacak hale gelecektir. En ucuz şey helâ. 3 Çek Korunu, yani 25 Kuruş. Süreye veya miktara bakılmaksızın fiks tarife. Bizden farkı para peşin. Girişte paranızı yatırıyor, hacetinizi sonra görüyorsunuz...

Bütün eski sosyalist ülkelerde olduğu gibi Çek Cumhuriyetinde de satıcılar müşteriye kızmakta, gerektiğinde azarlamakta herhangi bir sakınca görmüyor. Müşterinin her isteğine olumlu cevap vermek konusundaki katı kurallarıyla ünlü Mc Donalds’ta bile. Restoranlarda, pastanelerde servis zayıf, adeta zoraki yapılıyor.

Önce nehirde gezinti yapan bir tekneye biniyoruz. Nehri birer gerdanlık gibi süsleyen onlarca köprüden en ortadakinin altındaki iskeleden kalkan tekne kuzeye doğru ağır ağır hareket ediyor, sonra da kalktığı yere geri dönüyor. Etraftaki her şey görülmeye değer. Ardından, teknenin ulaşamayacağı yerleri tur aracıyla dolaşıyoruz.

Hava kararınca yeniden Nürnberg’e dönüyoruz. Ertesi gün de İstanbul’a... İster iş, ister gezi amacıyla dünyanın neresine gidersem gideyim, ne kadar kalırsam kalayım, İstanbul’a inişte hep aynı heyecanı hissediyorum. Ülkeme kavuşmak cennette yaşamaya bile değer her koşulda.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 179
Toplam yorum
: 304
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 2050
Kayıt tarihi
: 03.10.07
 
 

1958'de Trabzon'da doğdu. Darüşşafaka Lisesi ve M.Ü. Siyasal Bilimler Fakültesi'nden mezun oldu. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster